Wednesday, November 14, 2012

Çıkmaz



Düşünceler sorulara evriliyor,
Sorularsa çıkmaz sokaklara dönüşen cevaplara!
Tek çözüm kesip atmaktaysa,
Ne soruya gerek var ne cevaba....

Monday, November 05, 2012

Durum


Durup bir bakacağım geçen zamana,
Akıntıyla akmayacağım bir süre daha...

Wednesday, October 17, 2012

Düşüş

Düşüncelerimin karanlık uçurumuna yuvarlanıyorum,
Kararsız ellerin tehditkar ağırlığı önce yüreğimin, sonra nefesimin üstüne çöküyor,
Hızlanıyorum boşluğa ve umutsuzluğa,
Bir zamanın kibiri tünelin ucundaki solgun ışık gibi uzaklaşıyor,
Düşüş mutlak, son muallak...

Monday, October 01, 2012

Derin


İnsan ruhunun bilinmeyen derinliklerinde yüzüyorum,
Karşıma ne zaman ne çıkacağını bilmeden.
Karanlık tüm yoğunluğuyla benliğime sarılmış,
Çığlıklar onun siyahlığında boğulmuş,
Gözler hep arıyor, cevaplar hep kayıp...

Benden taşıyor, kendime bakıyorum:
Gördüğüm manzara hep aynı sessizlik,
Kum saatinin taneleri gibi akıp gidiyorum,
Dur diyen ben, çok uzaklara gideli çok uzun zaman olmuş.
Kulaklar hep dinliyor, sesler hep kayıp...

Ben uzun uzak adam,
Derinlere daldıkça dalıyorum,
Gün ışığına umudum yok,
Karanlık kabulüm.

Friday, August 03, 2012

Algıların Penceresinden


Kendi kendime düşündüğüm günlerden biriydi.
"İnsan kendini algılamak için değil, dış dünyayı algılamak için var olmuş." Deyiverdim kendi kendime.
Gözler, kendini görmez de hep dışa bakar,
Kulaklar, hep başkalarını duyar,
Ses, hep dışarıdan gelir, kendi sesini bir başkası gibi duymaz kişi hiçbir zaman!
Algılar hep dışa dönük, düşüncelerse hep içten gelir, algıların yönlendirmesiyle.
Bu dışa açılan algıların kaçta kaçı gerçekten ama gerçekten kendi sesiyle yoğrulmuş, kaçına "ben"i tanıyan bir duruş eklenmiş?
Sonra kendi kendime düşünmedim...

Sunday, July 29, 2012

Pencereler

Evimden dış dünyaya açılan 3 pencere var: Evin pencereleri, televizyon ve internet. Evin pencereleri yalnızca sokağı ve dışarıdaki binaların izin verdiği mesafeyi görmeye elveriyor. Televizyon, kullandığınız alıcının yayınına izin verdiği televizyon kanallarının uygun gördüğü dış dünyayı gözler önüne seriyor. İnternet diğer ikisine göre daha geniş bir görüş açısına sahip. Şayet yeteri kadar araştırırsanız, belli sınırların ötesine geçip farklı dış dünya görüşleri yakalayabilirsiniz. Burada da karşınıza binalar yerine devlet politikaları dikiliyor. Düzenleyici kurumlar belli noktaları tutarak, dış dünya görüşünüzün belli bir noktaya uzamasına izin vermiyorlar. Sonuç olarak, dış dünya evimdeki pencerelerin bana gösterdiğinden çok daha fazlası. Dışarı çıkıp görmeli, deneyimlemeli, ancak burada da sorunlar var...


İngiltere 2012 Olimpiyatlarını izlerken, farklı yaşantıların öykülerinde kendimi kaybediyorum bazen ve kendi pencerelerimden içeri geri geldiğimde, yaşadığım bu şehrin kanser gibi benliğimi her taraftan kuşatmış; sümüksü uyuşukluğunu her yanıma bulaştırmış olması beni çileden çıkarıyor. Ruhum sıkılıyor, nefesim daralıyor. "Kaçmak" bir kurtuluş umudu barındırmıyor, savaşmak zaten sonu belli olan bir mücadeleden öteye geçmiyor düşüncelerde. O halde kaybedilmiş bir yaşamda çaba göstermenin itici unsurlarını nerede bulacağım? Hangi unsurlar bana evimdeki pencerelerin ötesinde yaşam ve umut vaadedecek de ben adımımı sokağa atıp, posterlerden fırlamış görüntüler gibi gök yüzüne umutla bakacağım?

İçine doğduğumuz bu dünyada, vizyonumuzu oluşturan pencerelerin ötesine geçip, pencerenin gösterdiği dünyanın çekirdeğinde, yaşam enerjisini bulabilmek bir mucize gibi görünse de, nefes almak her zaman için insanoğlunun en değerli varlığı ve aynı zamanda hayatta kalma güdüsü gibi görünüyor. O zaman pencereleri açalım da içeri biraz hava girsin...

Wednesday, July 25, 2012

Geçmişin Kırıntıları


Kitaplığımdayım; etrafıma bakıyorum... kitaplarım raflardan bana bakıyorlar, her birinden süzülen binlerce evren ve en az bir o kadar hayat bana doğru uzayıp geliyor. Bunların bir kısmı aşina geliyor, bir kısmı ise tamamen yabancı.

Geleceğimizi şekillendiren "şey"lerin içerisinde geçmişin tozlu raflarında unutulmuş onlarca yaşanmışlık saklı. Saklı diyorum çünkü geçmişe gidip unutulmuş sayfaları karıştırmadıkça ve gelecekte geçmişin yitik parçalarının karşılığını bulmadıkça, bizi biz yapanların neler olduğunu anlamak mümkün değil.

Raflara göz gezdiriyorum. Mesela: Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı - Nabokov. Bu kitabı aldığımı ve okduğumu hatırlıyorum, ancak bu kitap bana ne kattı... hayatımı ne şekilde değiştirdi, hatırlayamıyorum. Elimi uzatıp, alıyorum. 09 Kasım 2008 tarihini not düşmüşüm kapağa. Tüyaptan almışım Nabokov'un bu kitabını. Her kitapta yaptığım gibi mutlaka en son sayfaya notlarımı almışımdır; Çeviriyorum arkayı. ... Hiç not yok. Şaşırtıcı. Sonra sayfaları çevirirken hatırlıyor gibi oluyorum. İntihar edecek olan ve hayatı üzerine bahse giren bir adamın öyküsü olabilir miydi bu? Hayır, o kitap bu kitap değildi. Birkaç sayfa karıştırıyorum ve sonuç kocaman bir "boşluk". Bu kitabın satırları arasında tam 4 senedir yitik bir ben dolaştığı kesin ve bu gece ben onu bulamıyorum. Bu kitabı yerine koyuyorum.Şimdi rafları taramaya devam. Hatırlamadığım başka bir kitabın satırlarına dalmak istiyorum. Bu gece ben, uzun uzak adam, kendimi hangi satırlarda bulmuş ve yitirmişim onu görmek istiyorum.
...
Geri geldim raflardan, ağlamak istiyorum: O kadar çok yabancı var ki bana "beni tanımadın mı?" gözleriyle bakan. Ben, bu beni oluştururken, o kadar çok tüketmişim ve sessizce ve unutarak uzaklaşmışım ki... Birkaç kitabı açacağım şimdi. Korkarak, çekinerek...

Shan Sa - Tienanmen'de İsyan - 01 Şubat 2007 tarihinde almışım ve hiç not değişmeksizin 19 Şubat 2007 tarihinde bitirmişim okumayı. 5 Koca yıldan sonra beni ben yapan ne var bende bu kitaptan? Cevabım yine bir sessizlik olacak. Beni sorgulasanız da işkence de yapsanız bilemeyeceğim. Belki aklıma Tienanmen meydanında yaşanan katliam geldiğinde biraz hatırlar gibi olacağım, başkaldırı ruhum ayağa kalktığında belki de kırıntılarını bulacağım, 19 Şubat 2007 tarihinin kalıntılarının...

Sırada başka bir yazar başka bir kitap var: Ha Jin - Çözülme Bu kitabı tartıştığımızı hatırlıyorum. Ha Jin severim, basit dili içerisinde sıradan hayatların sistemle dertlerini acı acı sıralar satırlarında. 07 Mart 2005 tarihinde almışım bu kitabı. Son sayfayı çeviriyorum. Notlar almışım. İşte kendime ait bir takım izler buluyorum sonunda. Şimdi bakalım: sayfa 62: "iyi de sen herkes değilsin" Bu paragrafın devamını okumaya gerek dahi yok aslında. Ha Jin burada annemin babamın yerine geçip bana bir şeyler söylemiş. Ve devamında söyledikleriyle benim yapı taşlarımdan birini dikmiş. Sayfaları çevirdikçe aslında içimde bir umut ışığı parıldıyor. Kendimi buluyorum. Düşüncelerimi var eden temelleri yakalıyorum.

Sayfa 142: "Çin'de entelektüel mi var? Çok saçma! Üniversite eğitimi görmüş herkese entelektüel deyip çıkıyoruz. İŞin aslı başka. Beşeri bilimlerle uğraşanlar memurdur; pozitif bilimler takımı da sadece teknisyendir, o kadar! Söyle bakayım, gerçekten bağımsız düşünebilen, özgün düşünce üreten, gerçekleri dile getirmekten çekinmeyen aydınımız kim? Ben böyle birini tanımıyorum. Biz hepimiz dili tutuk, devletin eline bakan, giderek yozlaşan bir amele takımıyız, hepsi bu."

İşte bu paragrafla dizlerimin üstüne çöküyorum, ellerimi iki yana açarak göğe sesleniyorum: "Yaratıcı kaynağım burada!!!" Beni şekillendiren düşünceler buradan fışkırıyor, bu beni ben yapan sonsuz kaynaktan bir yalnızca bir tanesi. Aslında Ha jin entelektüellerden bahsederken aklıma Edward Said geliyor. Onun tanımlamaları, yorumlamaları...

Neyse gece yolculuğuma devam ediyorum: Andrew Jolly - Seni İçime Gömdüm...06 Şubat 2005... Sayfalar bomboş ve yine yardım çığlığıma cevap veren yok. O halde Daryush Shayegan'a geçiyorum: Yaralı Bilinç (Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni)! Kapağı açmadan duraksıyorum. Genel olarak bir fikrim var. Bu kitabın saldığı sondanın bilincimin ne kadar derinlerine indiği konusunda en ufak bir fikrim var mı? Hayır... O halde size aklımda geçen 3 şeyi hızlıca sayayım: Meşhur Pidenin çay pideleri, orkestra ve sıcak... (İnsan zihni gerçekten akıl almaz bir yapıya sahip) 23 Kasım 2006'da almışım bu kitabı. Arka sayfa dolup taşmış, notlar almış yürümüş. Bakalım neler çıkacak diyorum ve ilk notlarımı açıyorum. Sayfa 13'teki girizgah paragrafı ile büyüleniyorum. Orkestra yine coşuyor:

"Daha açık olabilmek için burada biraz konu dışına çıkacağım. Bu çatlağın kenarları arasında cendereye alınmış olan ve çelişki dolu ikili bir büyülenmeye karşı mücadele veren bir "ben" olduğunu farz edelim: Bu "Ben" hala kolektif hafıza halesine bağlı olan bir dünyadaki büyülü görüntü ile, bundan aşağı kalmayan yeni ve tuhaf olanın çekici görüntüsüne karşı mücadele etmektedir. Bu farazi "ben", hem etkisine maruz kaldığı radikal değişim karşısında; hem de atıfta bulunduğu evren, eli kulağında bir yok oluşun yıkıntılarını her tarafa saçarak dünya sahnesinden azar azar çekildiği için daha da can yakan bir nostalji karşısında, kendini ilkin yabancılaşmış hissedecektir."

Gözlerim yaşarıyor, zihnim bulanıyor, aklımın ardalanında "Aysel Teyze" ve Bratislawa Radyo Orkestrası var. Radyo orkestrasını bir nebze alıyorum da Aysel Teyzeyi bilemedim. Çıldırıyor olabilir miyim?

Bir sayfa daha çeviriyorum: Shayegan demiş ki: "Şeyler, gerçeklik algılarımın evriminden çok daha hızlı değişmişlerdir." Ve ben sayfanın kenarına not almışım: "Sarhoşluk" Hafif bir tebessüm hatta sırıtma dudaklarımda gezinirken gayri ihtiyari seçilmiş sıradaki kitaba bakıyorum: Ömer Hayyam! (Hem de Sabahattin Eyüboğlu Türkçesiyle) Selam olsun zihnimin ustalarına... Rastgele bir sayfa açacağım derken bir sayfa açıyorum ki içinde eskiden kalma bir kısım gazete parçaları (20 Ekim 1989'dan kalma). Bu bir işaret olsun, bu sayfadaki dörtlükleri alıntılayarak, bu garip gezintiyi sonlandırayım bu gece:

"Bülbül ötmeğe başlayınca bahçemizde;
Bir lale gibi açsın şarap elimizde;
Elde kadeh öldü diyecekler bir gün,
Ko desin cahil herifler, ne umurumuzda"


Sunday, July 22, 2012

Che, Ali, Kemal


Başım ağrıyor...
Bir yanımda Che Guevara bir yanımda Sabahattin Ali, öte yanımda Kemal Tahir. Dudaklarımdan dökülen puro dumanı bir şelale olup akıyor ve şiddetli rüzgarla karıştığında azgın bir denize dönüşüyor. Uzaklardan gelen saksafon sesi ile karışıp, düşüncelerimde lezzetli bir karışıma dönüşüyor. Şef, benim. Malzemeler Che'den, Ali'den, Kemal'den... Buna rağmen o kadar yorgunum ki, bırak ayağa kalkıp üretmeyi/mücadele etmeyi, düşüncelerimi kağıda dökecek kadar bile güçlü hissetmiyorum kendimi. Üretme isteği var fakat benliğim tükenmiş. Peki elimdeki malzemeleri kullanarak bu yemeği yapabilecek miyim?

Bir yemek niçin yapılır? Niçin yenir? Açlığın giderilmesi, haz alınması yoksa paylaşımın artırılması için mi? Ya da tüm koşullar bir arada mı gerçekleşmeli?

Soru işaretleri düşüncelerimdeki lezzetli karışıma baharat oluyor. Durup anın tadını çıkarıyorum...

Monday, July 09, 2012

Saygı duruşu

Koca çınarlar ya da gencecik fidanlar, Zaman er ya da geç hepsini çiğneyip bir kenara ativeriyor, Peki hala vakit olduğunu düşünürken, Neden çekildi bu kuyunun suyu, Neden kurudu bu toprakların bereketi... Neredesin ey yaratıcı güç, Sana bu kadar yaklaşmışken, neden bu kadar uzak durmak benden... Gecen dakikalar önünde saygı duruşundayım.

Monday, May 28, 2012

Çaresizlik

Gördüğüm fotoğraflardaki gülen yüzler hep solgun...
Gelecek hiç gelmeyecek...
Bu bedene sıkışmış "ben", "yarın" iz bırakmadan silinecek...

Bugün korku ve yılgınlık içinde yaşanıyor.
Hayatı emen bu kara deliğin adı "çaresizlik".
O çaresizlik Umudu yeşertmiyor, enerjiyi sömürüyor, ruhu çekilmiş bedenler üretiyor.

Geriye, yaşadığını sanan insan müsveddeleri kalıyor ve ağızlarda yavan bir tat!

Sunday, May 13, 2012

Bu sabah...

Karanlık bir sabah, yağmurlu bir güne işaret ediyor,
Tıpkı koyu gözlerin, derin bir geçmişe ayna tuttuğu gibi,
Biri gelecekten haber veriyor, diğeri küf kokulu geçmişi gün yüzüne saçıyor...

Tuesday, March 27, 2012

Sevgili Ölüm

Ölüm kollarını kavuşturmuş arkamda dikiliyor. "Bu yazı bittiğinde alırım canını." demiş ve sonrasında sessizliğini korumuş. Kararlı ve sert bakışlarda süzüyor beni ve ondan ölümüne korkarak kağıt üstünde kaçan kalemimi.

Kör gardiyan bir yandan kulağıma öte dünyanın türkülerini fısıldarken, ben hayatı düşünüyorum; Anlamsız buluyorum onu. Her geçen gün daha da anlamsızlaştığını, değerini yitirdiğini, daha dogrusu değersizleşttirildiğini düşünüyorum.

İletişimi ele alalım mesela. İletişim insanoğlunun türünü devam ettirirken hem cinsleriyle aynı çizgide olduğunu teyit eder ve anlaşılmayı sağlar ve işte bu nedenle iletişimde yüksek sadakat önem kazanır. Sadakat, düşüncelere, duygulara sadakattir. Şayet sadakatten ödün verirse insanoğlu, iste o zaman kendini ifade etmekten uzaklaşır ve iç dünyasının yansıması tam bir hilkat garibesine dönüşür. Günümüzde iletişim bilinçli olarak, zaman yokluğu/darlığı uydurmacası altında, köreltiliyor, kısırlaştırılıyor, zavallılaştırılıyor.

Kendini ifade edemeyen ancak ifade ettiğini zanneden bireylerin sayısı her geçen gün artıyor. Akıcı, planlanmış ve keskin zeka ürünü ifadelerin yerini, anlamsız bağlarlar, garip kelimeler, duraksamalar ve anlatım bozuklukları alıyor. Daha da kötüsü ifadeler kısaldıkça kısalıyor. Önce kelimeler sınırlanıyor sonra harfler ve iletişimde sadakat ortadan kalkıyor... Geriye bu savaştan arta kalan kolu bacağı kopmuş zavallı insancıklar kalıyor.

Kalemim ölümün varlığını unutmuş gibi yavaşlıyor... Göz ucuyla yokluyorum onu hala orada mı diye.? Keskin gözlerle beni süzüyor, ya da hayır hayır, yazdıklarımı okuyor. Kimbilir belki de bana hak veriyordur. Ne de olsa o da bu dünyaya sık sık gelip gidiyor. Saçmalamaya başlıyorum sanıyorum.

Gecenin saatleri ilerledikçe gündüzün kalabalığı bir bir kendi dünyalarına çekildiler ve ben kendi iç seçimle bir basıma, deliliğin dağlarına doğru yola çıktım.

Susuyorum... Dinliyorum... Uzaktan bir araba geçiyor, bir köpek iki sokak ötede havliyor. Ruhum hızla oraya gidip geliyor. O sırada bir zaman kayması oluyor korkarım. Burnuma bacalardan çıkan duman kokuları geliyor. Yıllar oncesine gidiyorum. Mahalleden gecen bekçinin
düdüğü bir huzur veriyor icime. Sessiz sokaklardan o sorumlu. Hırsızlara göz açtırmıyor biliyorum. Ve sonra kendime geliyorum. Yıllar gecmis, bekçi gorevini yapamamış, hayat benden calabilecegi seyleri bugüne kadar yılmadan usanmadan almış götürmüş. Geriye bakıyorum, ruhum daralıyor. Derin bir nefes alıyorum, canım puro çekiyor. Keşke şöyle kallavi bir purom olsaydı, yarın sabah erken kalkma derdim olmasaydı, derin derin nefesler çekip uzun uzun üfleyerek anın tadını çıkarsam geçişe gitseydim, ama hayır! Purom yok ve yarın sabah erken kalkılacak.

Yapabilecek olduğum şeyler varken bunları yapmaksızın var olanı kabullenmiş olmak, gelinen noktada bir zafer mı yoksa mutlak bir yenilgi mi? Bu soruyu bir insanın kendi kendine sorması neye yarar peki? İş işten geçtikten sonra bazı soruların sorulmasının bir anlamı var mıdır? Hele de geri dönülemeyecek yola girmişsen ve bir daha bu yola girme şansın yoksa o halde ne demeye insanoğlu sorgular ki böyle seyleri? Önüne gelen veya geldiğini düşündüğü fırsatlar son gemiye binmiş ve bir daha dönüşü olmayan yolculuklara çıkmışken ben neyi soruyorum ki kendime o zaman? Sormuyorum! Sorumu geri aldım.

Şimdi sen, ey ölüm !! Soruma cevap ver: "ne istiyorsun benden ve bu masum kalemimden. Bu
kadar mı eğlenceli kalbimi sıkmak ya da kılcal bir damarımı çatlatıp benden kurtulmak, yoksa sen de gorevini mi yapıyorsun? Nasıl kolay mı? Sen de birçoğumuz gibi işini yapmak zorunda oldugun için mı yapıyorsun yoksa mutlu azınlık gibi sevdiği işi yapanlardan mısın? Şayet öyle ise durup bir düşünmek gerekir bence! "Ben ne yapıyorum?" Diye sormalı sorgulamalısın. Aksi takdirde ruhsuz bir katile dönüşürsün ve gün gelip geçmişe dönüp baktığında "ben neden bunca sene böyle bir yapmışım?" diye sorarsın kendine.

Neyse, bak ne diyeceğim, ben şimdi yatıyorum. Uyku ağır bastı. Sen de bu söylediklerimi bir düşün ve düşünürken bana da biraz mühlet ver... o arada ben de düşüneyim. "Ben nerede yanlış
Yaptım..."

Tuesday, January 31, 2012

Aziz Dost

Ey Ölüm, Can dostum!
Tüm yaşamım boyu bir an bile yalnız bırakmadın beni,
Gün gelip de beni benden alana dek...

Wednesday, January 18, 2012

Yakarış

Üretmek zordur, tüketmek kolay. Tembellik zamanı fütursuzca tüketmektir. Oysa, acı veren, yoran çalışmaktır. Üretmenin mükafatı her zaman tüketmenin sinsice yerleştirdiği tembellik hissinden daha haz verici değildir. Tembellik karşısında aynaya dönüp baktığında tükenip giden birşey varsa o da benliktir.

Karanlık ve rüzgarlı yalnızlık çöllerinde kokuşup küflenen ömür, elinizi kolunuzu bağlıyor ve hayat, suyu çekilmiş, yağmura aç ve neme hasret kurak topraklara dönüyor.

Elini uzat ey ruh... çek kurtar beni bu bataklıktan...

Friday, December 30, 2011

+-1

Biri gelir, biri gider...
yıl olur, insan olur,
yıl geçer, insan ölür...

Umut, yol geçen bekçisi,
heybesinden çıkartııklarını gelene geçene sunar,
Ne zaman ki hediyesi reddedilir,
Bilir ki o geçen bir daha geçmeyecek.

Yeni yılda da umudun hediyesini kabul edin.

(U)mutlu seneler

Friday, December 23, 2011

Nerede?

Kalemimden kan damlıyor... Deftere yanaştıkça ucu, hüznü ta yüreğime değiyor...

Soğuğun sınır tanımadığı rüzgarlı gecelerden birinde, düzün orta yerindeki barın kapısını hafifce aralıyorum. İçeride sıcak ve tanıdık yüzler görmeyi umuyorum, ama beklentiler yerine dışarıdan da soğuk bir sessizlik ve kimsesizlik karşılıyor beni. Derinden bir ürperme kabarıyor içeriden. O günler çok geçmişte kaldı... Güzel günler her geçen saniye daha da uzak ufuklara yöneliyor. Yoksa bu hayallerin sıcaklığını mı hayal ediyorum? Hayalimde kendi kurduğum tuzaklara düşüp boğuluyor muyum?

Bu gece kalemim yüreğime batıyor, nefesim duman olup bacadan kaçıyor. Ruhum aklımla son dansını yapıyor. Neredesiniz o günler? Neredesiniz beni benden çalanlar?

Sessiz bara arkamı dönüyorum, çölün yalnız yoluna koyuluyorum: fazla söze ne hacet... yolcu yolunda gerek...

Friday, December 16, 2011

Tahammül?

Bir insan diğerine neden ve nereye kadar tahammül eder?
Verdiği değere oranla ne kadar yıpranır, bunun hesabını yapar mı?
Bu hesabı yapmasına ve sonuç olumsuz çıkmasına rağmen hala tahammül etmeye devam ediyorsa, sonuçlardan kim sorumludur?

Monday, November 28, 2011

Yok...

Gücüm yok, elimi kaldırmaya.
İçimden gelmiyor, sövmek dahi
Susmak istiyorum... kendi çığlığımda boğuluyorum...

Thursday, November 10, 2011

Gecenin Sahipleri

Gecenin sahipleri var.

Onlar geldiğinde nefes çekilir, kalp atışları azgın davul gümbürtülerine dönüşür. Onların İfadesiz yüzleri, Sessiz çığlıklar altında korkuyu bir battaniye misali gecenin üstüne örter. Battaniyenin altında büzüşen bedenler sabahın ilk ışıkları altında buza keser...

Onlar geldiğinde yaşam gitmiş, ölüm gelmiştir.

Şayet,

Onlar geldiğinde gitmeye hazırsan, onların gözünün içine için titremeden bakabiliyorsan, ölmeden ölmüş, gömülmeden mezara girmişsin demektir.

Ve Unutma!

Bu yediğin yemek son yemeğin,
Aldığın nefes son nefesin olabilir.
Her günün bir gecesi, her gecenin bir sahibi vardır...

Monday, September 26, 2011

Monday, September 05, 2011

Bir Dakika!

Bir dakika durup önündeki 100 yılı düşün...
Bu yüzyılın bitiminde sen de dahil olmak üzere,
Anneannen,
Babaannen,
Dedelerin,
Annen,
Baban,
Kardeşlerin,
Kardeşlerinin doğmuş çocukları,
Önümüzdeki 5 yıl içinde doğacak çocukları,
Ve şu anda hayatta olup da tanıdığın herkes ÖLMÜŞ olacak...
Senden geçmiş zaman kipi ile bahesilecek...
Bir dakika dur ve 100 yıl sonrayı düşün. Yüzyıl sonra 1 dakika vaktin olmayacak.

Monday, August 22, 2011

Kibrit alevi

Bir kibrit alevi kadar yazacağım...

Aynı kelimeler tekrarlanmaktan yıprandılar. Öyle ki artık içsel yolculuğumu anlatmakta kullandığım kelimeler anlamlarının içini doldurmuyorlar. Yerleştikleri boşluklardan birer birer hiçliğe kayıyorlar. Onların yerinde kalan kör gözler ise aciz birer sembolden öteye geçemiyorlar. Boşluğun, işe yaramazlığın, tek düzeliğin, sıradanlığın sembolleri.

"Bir dağ kadar sağlam bir tüy kadar hafif" Bu deyiş zihnimin kör karanlık ve boş kordiorlarında bir sağa bir sola çarpıyor. Kafam kazan olana kadar aynı sözleri duyuyorum. Sözler anlamsızlaşıyor, yer ayağımın altından kayıyor, göçen toprakla ben de daha derinlere doğru emiliyorum. Her yutkunduğumda gırtlağımda düğümlenen göz yaşları yer çekimine karşı daha şiddetle mücadele ediyorlar.

Dipsiz kuyunun derinliklerinde bir yerlerde kör gözlerin bakışları altında, ayağımın altında yeryüzü yokken, sessizlik dansına başlıyorum. Bu öylesine bir dans ki dışarıdan bir dağ kadar sağlam ve kıpırtısız, içten içeyse tüy kadar hafif hissediyorum kendimi. En ufak bir rüzgarda dirençsiz salınımım beni bir diyardan bir diğerine sürüklüyor. Aydınlıkta kalan bakışların tek gördükleri ise yalın, yalnız dikelen bir silüet kendi sessizliği içinde. Bu akşam sessizlik dansının son perdesinde, bir puro daha yakıyorum. Kibritin alevi parlıyor, kıpırtısız yüzümde sahte mimikler oluşturuyor. Puronun ilk dumanı ile azgın bir denizde sallanan geminin güvertesinde, belki de hiçliğe giden bir seferin kaptanı kadar umutsuzca durduğumu hissediyorum. Hava soğuk, ıslak ve delici. Bir nefes daha çekiyorum, rahatlıyorum... İşte ufukta çakan şimşekler beni etkilemez hale geliyor, zaman geçirmez, hissetmez, nasırlamış bir açık deniz kaptanıyım artık. Ey azgın deniz! Sana ve senin önüme bir tehditmişçesine serdiğin gazabına sesleniyorum... sizden korkmuyorum artık. Sessizlik dansı tüm dinginliğiyle devam ediyor, bir nefes daha çekiyorum... enfes!

İçimdeki kor ateşle, beynimdeki dondurucu buzla ve her türlü hisse kalkan olan umutsuzluğumla elimdeki kibriti söndürüp karanlıkla bütünleşiyorum...

Wednesday, August 17, 2011

Ölüm

Süregiden çizgide kırılma,
Dümdüz bir yolda dipsiz bir çukur,
Yaz ortasında güneş tutulması,
Bir paragrafın sonundaki nokta,
Ve
Nefes alıp verirken, son kez vermek ve derin bir sessizliğe gömülmek sonsuzlukça.
Hiç sorgu sual etmeden sürdürdüğümüz hayatın birgün, ansızın, geliyorum demeden, haber vermeden gelen ölümü misafir edebileceğini hiç düşündün mü?Ben hergün düşünüyorum. Susuyorum. Nefesimi tutuyorum. Bazen soğuk terler töküyorum bazen yüreğim tekliyor, sonra bakıyorum hayat devam ediyor.

... (Kafamdan geçenler kalemime akmıyor, akamıyor. Neden aksın?)

Artık yazamıyorum. Ben uzaklara gitmişim, ölümse yeni dönüyor seyahatinden... kimbilir belki de huzurlu bir tatil geçirmiş, görevini yapmaya hazır ve nazırdır.

Ne çorak toprakların yağmurları ne tüten puronun dumanı... artık herşey koyu suskunluğun ağırlığı içinde boğulup gidiyor. Miskinlik, kokuşmuşluk, umutsuz gözlerle etrafı süzen bana küçümsercesine bakıyor.

Hey ölüm! Sen bir anomali değil, bu bezgin haneye ev sahibisin. Sen gel ben çekileceğim... Gittiğim yerden haber etmeyeceğim. Geçip gidenlerin diyarında, söz geçirmez, göz görmez, gönül titremez bölmelerde yaşayacağım. Ta ki o seyahate çıkana kadar.

Bakir topraklara düşen yağmur damlası,
Nasırlaşmış yüreklerden süzülen ilk göz yaşı,
Volkanın ağzından fışkıran ilk hıçkırık,
Sen gittin gideli senin yerine gelen kara delik...

Ölüm: kendinden menkul.

Monday, August 01, 2011

Alice'in kedisi

Kedi eti yedi,
Tedi kedi dedi...
Kedi ne dedi?
Tedi ve kedi arasında nasıl bir bağ var?
Bundan kediye ne?
Kedi eti yiyip nereye gitti?
Nasıl olacak bu işler?

Wednesday, July 20, 2011

Uzun İnce Bir Yoldayım... Umudum nerede?

"Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece

Kırkdokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece

Şaşar Veysel işbu hale
Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece"
AŞIK VEYSEL
(selam olsun ustaya)

Sıcağın yapışkan ağırlığında, gittikçe ağırlaşan adımlarıma bakıyorum, omuzlarım çöküyor, yorgun ve bitik hissediyorum, ağlamaklı oluyorum. "Eğer" diyorum kendi kendime, "bugünü yaşamak için yaşıyorsam, bugün zaten kayıp zira günü kurtarmak bizimkisi, dolu dolu yaşamak değil."... "yok yarın için yaşıyorsam, dedik ya "günü kurtarmak için yaşıyorum diye" yarından ne bekliyorum ki?

İnandıkları uğruna mücadele edebilecek gücü kendinde bulabilenlere hayranlık ve gıpta ile bakıyorum. Bir de asalaklar, sülükler var. Hayata yapışan, onun kanını emen, yeterince emdikten sonra ya da hayattan düş yakamdan dercesine bir fiske yedikten sonra asfaltın sıcağına yapışan, beş para etmeyen sümüksüler.

Her hafta başında hafta sonunu iple çekerek geçen hayatımızda, bu hayatın sonu da bir hafta sonu gibi mi olacak sorusunu kendime sormadan edemiyorum. Ya da hayatın sonunu farkında olmadan, hafta sonunu bekler gibi mi bekliyoruz...

Gençlik, tepede parlayan güneş gibi yükselirken, hayatı çölde yaşamayı tercih eden ben ve benim gibiler için o "gençlik" bir işkenceye dönüşüyor. Ter sırtımızdan boşanırken, üzerimize giydiğimiz rahatsız elbiselerle ayaklarımızı sürüye sürüye, çölün uçsuz bucaksız kum denizinde kaybolmuşçasına geziniyoruz. Diğer yanda ise bizim ancak seraplarda görebildiğimiz bir dünya hüküm sürüyor: inandıkları uğruna kaybetmeyi göze alarak, bunun verdiği heyecanla hayata sıkı sıkıya sarılanların dünyası. Onları ve onların değerlerini kabul edip etmemek bir yana, asıl ilgi çekici olan o mücadele hissini kendi içlerinde hissedebilmelerinin güzelliğidir.

Yanlış bir şey mi yapıyorum sorusu sürekli kafaları meşgul ediyorsa, orada bir yanlışlık var demektir. İhtimaldir ki o yanlışlık sorunun kendisindedir. Yine de doğru olan birşey varsa ortada bir "eminlik" durumu olmayışıdır.

Bu yazının, bir kararlar zincirinin ilk halkası ve beni gitmek istediğim yöne götürecek bir trenin lokomotifi olmasını isterdim, ancak bu kararı verebilecek kadar gücü dahi içimde hissedemiyorum. Belki de bu nedenle alıp başını uzaklara gidenlere hep hayranlık ve biraz da kıskançlıkla bakarım. Dönüp geldiklerinde ise içimi garip bir sevinç kaplar, ne de olsa kürkçü dükkanına geri döndüler diye. Tilkinin dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına dönme hikayesi de oldukça traji komik ve bir o kadar da gerçekçi. Sonuçta postu kaptırmak bu hayata/düzene, bu sistemin gerçeği/gereği. O halde, çırpınmak nafile. Buna karşılık kurtulmak boş bir umut olsa bile günü kurtarmak için değil de en azından onu dolu dolu yaşamak için sağlam bir gerekçedir. Bu gerekçeye inanmayanlar ise çoktan kürkçü dükkanına doğru çöl sıcağının ortasında yola koyulmuşlar demektir.

İşte ben, uzun uzak adam, Temmuzun 19'unda milattan ikibinonbir yıl sonra yukaırdaki tüm kaygıları içimde taşıyarak, gözlerimi kısıyor ve uçsuz bucaksız çölün üzerindeki sıcak hava dalgasının dansını seyrediyorum. Arkama bakmıyorum, önümde ise yalnızca sıcak ve uzun bir yürüyüşün sonunda gelecek ölüm var... Bunu biliyorum ve dönemiyorum.

Friday, July 08, 2011

Kısaltmalar...

Hayat hızlıca akıp giderken, artık herşey sıkıştırılmış ve özet yaşanır oldu. Kitaplar yerine özetler okunuyor, uzun uzun mektuplar yerine kısa mesajlar yazılıyor. Bu paketlenmiş hayattan kelimeler de nasibini alıyor, kısaltmalar havalarda uçuyor:

- Mrb. ii misin?
- tşkler.
- syglarımla
- fyi

Derken sınırlı sayıda karaktere sığdırılmış, kullananların çoğunun laf olsun diye kullandığı "minik ifade grupçukları" hayatımızı

ele geçirmy bşlyr:

"Şu anda evin önündeki büfede tost yiyip arkdşlarla şakalaşıyoruz."
"Bordumda serin rüzgara karşı yelleniyorum."

Afrn. Bu bilgiler bu etkileşim nereye gidiyor böyle. Kitap okumak için zaman ayırmayan, düşünecek kadar vakti olmayan ama zirzop

msjlr peşnd kştrp yşnan saçm br yşm.

Szn bttğ yrdyz. Artk smslr knşyr. tvtlr şkyr.

Tşklr, syglrmla

Kısa Küçük Sıkıştırılmış Adam

(Bu yazıdaki eksik harfler emekliye ayrıldı.)

Thursday, July 07, 2011

Nasılsın?

iyiyim...
Ne kadar iyiyim?
Olmak istediğim kadar iyiyim.
Aslında herkes olmak istediği kadar iyi.
Sorun şu ki, kim gerçekten ne kadar iyi olmak istediğini biliyor?

Thursday, May 05, 2011

Haber - Kaynak - Bilgi Eksikliği

Vakti zamanında, Richard Saul Wurman'ın "Information Anxiety" ("Bilgi Karmaşası" olarak çevirebileceğimiz.) adlı kitabını okumuş çok beğenmiştim. Orada, yanlış bilgilendirme, eksik bilgilendirme ve bilinçli yanlış bilgilendirmeden bahsediyordu. (Misinformation, Disinformation ve şimdi üçüncüsünün İngilizcesini hatırlayamıyorum)

Bugün, "Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu"nun (http://www.btk.gov.tr) yapmış olduğu düzenlemelerle ilgili haberleri okurken içim içimi yiyor, sinirden kendimden geçiyorum. Zira, yasaklanan veya tartışmalara konu edilen 138 kelime ve ilgili hukuki düzenlemeye ulaşmaya çalışıyorum ama ne çare? Eksik bilgilendirme bu mudur? Budur... Hiçbir haber sitesinde doğrudan haberin kaynağı olan mevzuata bir yönlendirme yok. Sadece, yok o yasaklandı yok bu yasaklandı...ama yasaklayan kaynak nedir diye sorduğunuzda ulaşabileceğiniz hiçbir adres yok. Ne "Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu" ne haber kaynakları doğrudan bu mevzuata bir gönderme yapıyor...

Richard Saul Wurman'ın kulakları çınlasın!

Friday, March 11, 2011

Taze - Bayat

Taze...

Kılıçlar çekilip, kan perdesi gözleri kapattığında, arkada yatan öfke denizi kabarır. Uyuyan düşünceler kan kızılı kabuslarını dört bir yana magma sıcağında saçarken, korkuyla seyreden gözlere birer birer mil çekilir...

Karanlığın siyahı ve öfkenin kan kırmızısı sessizliğin yoğunluğunda nefes alan her varlığı tarif edilemez acılara boğar. Buna seyirci kalan korkaklar ilk sırayı alırken, karşı koyan cahiller acının koyu kahvesini yudum yudum tadarlar.

Sonuç yeni doğan günün serin şafağında taptaze bir mavilik, durgun denizin hoş kokusudur. Geride kalanlar ise yalnızca unutulmuş toz zerrecikleri...

Bayat...
Dönüp bakıyorum yazılanlara, gelenlere geçenlere. Yabancı bir adam bakıyor bana oradan. Gözlerinde buğu, öfke, umutsuzluk, uzaklık. Bir adım atacak oluyorum kendime. "Kendim" kendime değil artık anlıyorum. Daha doğrusu "kendim" olmayalı uzun zaman geçmiş kendimden. Neden? diye düşünüyorum, geçmişe bakar ve yazdıklarımı, düşündüklerimi anlamaya çalışırken; cevabın olmadığını anlamam çok vaktimi almıyor. Kesiyorum geçmişle aramdaki göbek bağımı, doğumun acısına salayım kendimi diye. Kan saçılıyor etrafa, gözlerimin buğusunu kızıla boyayarak.

Sonra etkileşimin gücü devreye giriyor. "Boya" kelimesi, dışarıdan bir gözün anlam veremeyeceği bir çağrışımla beni, "öngörülemezliğe" itiyor. Düşüncelerin bir diğerini tetiklediği, domimo etkisinin ölçülemez bir hızla geçrekleştiği bir dünyadan, zamanın insan basitliğine indirgendiği dünyaya döndüğümde, gözüm duvardaki saate takılıyor. Kulağıma gelen tik tak sesleri, tavana yığılan dumanı yardıkça, düşünceler dünyasından uzaklaşıyorum.

Nihayetinde usul usul yürüyüp eski usül yapılmış pencereyi açıyorum ve kendimi aşağıya bırakıyorum.

Göz açıp kapayıncaya kadar çakılıyorum.

Wednesday, March 09, 2011

Menzil

Uzun uzak bir adam aynanın karşısında duruyor,
Aynaya, ölen bir dünyaya yaşayan bir adamın gözleriyle bakıyor,
Düşünceler dans ediyor içten içe...
O'ysa susmuş ve sinmiş.
Hedefi yitirmiş...
Ölen bir dünyada yaşamak niye,
Yaşamak hissi nerede?
Enerjinin membası kurumuş,
Ayak yürümüyor, akıl kesmiyor, el kalkmıyor.
Kelimelere sığınmak anlamsız.
Çaresizlik tam burada, ayaklarının altında...
Aynaya bakan gözler buğulanıyor,
Görüntü sulanıyor...
Sonsuzluk çukuru kör karanlık ağzını açıyor:
Çığlık yoğun boşlukta boğuluyor...
Emirler ardı ardına geliyor:
Çırpınma.
Kabullen.
Öl...

Tuesday, March 01, 2011

Böcekler...

Bizler, bu hayvanlar aleminde hamam böcekleriyiz.
Bir fiske ile sırt üstü düştük mü, vay halimize!

Thursday, February 03, 2011

Ucube nedir?

"Bakımsızlıktan, pislikten yaralı bereli, karınları şiş, yüzleri sarı, sıska iki ucube hâlinde süründükten sonra ölmüşler." diyor Halide Edip Adıvar "ucubelerden" bahsederken... Bir edebiyat eserinde, bir nesneyi tasvir ederken, o nesnenin insanda yarattığı hissiyatı tasvir etmek için bu ifadenin kullanılması hepimiz tarafından gayet tabii karşılanmaktadır. Ve bu ifade Halide Edip'in diliyle ve yerli yerinde kullanıldığında bir sanat eserinden almayı beklediğimiz hazzı almamızı sağlıyor.
Sanat eserleri, tabiatları itibariyle bir amaç için var olurlar ve bu amacı ifade edebildikleri oranda başarılı/başarısız kabul edilirler. Bu amacı gerçekleştirmek yolunda estetik olarak tatmin edici olanlar, ayrıca başarılı addedilirler.
Ne var ki, bir "sanat eseri" kendi içerisinde barındığı unsurların ötesinde ve arz ettiği bütünlük içerisinde bir "ucube" olarak adlandırılamaz. Ne de olsa bu eser, onu vücuda getirenin o esere kattığı maddi ve manevi unsurları barındırır ve bir emeğin hakarete uğraması hiçbir şekilde kabul göremez.
Eserin varlık amacının algılanması ise ona bakan gözün estetik anlayışına, algısına, deneyimlerine, temeyüllerine ve hayattaki amacına göre değişiklik arz eder... ki bu subjektif bakış açısı, renkler ve zevklerin tartışılamamasının yegane sebebidir.
Hal böyle iken, sanat eserlerinin sırf subjektif kriteler göz önünde bulundurularak keyfi uygulamalarla yerle yeksan edilmesi olsa olsa ayağı yere basmayan, şekilsiz, biçimsiz ve dahası temelsiz uygulamaların sonucudur; gerçek ucubeler - hilkat garibeleri de bu uygulamalardır.
Hukuk denge ve düzeni sağlayabildiği ölçüde böylesine "hilkat garibelerinin" sisteme hakim olmasını, ucubelerin türemesini engelleyecektir.
Ancak o zaman özgürlüklerin serin ve tatlı rüzgarı altında hepimiz keyifle gülümseyebiliriz...

Tuesday, January 18, 2011

Bittim...

Gündüz gece fark etmeksizin tarif edilemez bir ağırlık yüreğin üstüne çökmüş kalkmak bilmiyor. Bir vampir misali enerjiyi emiyor, sömürüyor. Değil oturduğun yerden kalkmak, akıldan geçen düşünceleri düzene sokmak bile zul geliyor artık!

Friday, December 24, 2010

Kayboldum

Bugün kendimi kaybettim. Bir başıma yürürken kalabalığın içinde, sessizlik çukuru derinleştikçe derinleşti ve kalabalığın uğultusuna sağırlaştım. Sonra görme duyumu yitirdim. dış dünyadan soyutlanmış bir şekilde ayaklarım beni nereye götürürse oraya doğru yürüdüm gittim.

Yolumu bulma isteği olmaksızın bir başıma sustum ve kabullendim. Kayboluş, kendi yalnızlığımda yüceldi ve farkındalığın kör edici ışığına döndü. İçimi kendime dönmenin huzuru kapladı. Kalabalık, güzel bir sonbahar gününde tatlı tatlı yağan yağmura dönüştü. Rüzgar benliğimi okşarken, düşüncelerim her yanımı alabildiğine sardı.

Kayboluşuma eşlik eden puromun dumanıyla semada yitip gittim...

Sunday, December 19, 2010

İç sıkıntısı

Yazacak o kadar fazla şey birikti ki içimde, artık altta kalanlar kokuşmaya başladı. Nem kokulu ve yalnız bir sonbahar akşamında tek başına kalmış bir çocuğun hüznü boğuyor beni.

...

Monday, November 29, 2010

Sırtlan

Bu sırtlar bizim,
Sırtlanamayanlar giderler,
Geriye biz kalırız,
Sırtlanlar...

Wednesday, November 24, 2010

Damlalar

Her damla bardağı dolduruyor. Düşen her damla suyu titretiyor ve yüreği kabartıyor, ama sessizlik gelen fırtınaya gebe öylece duruyor. Aradan günler ve aylar geçiyor. Birbiri ardına eklenen her bir damla su seviyesini yükseltiyor.

Güneşli bir günde, daracık ve rüzgarlı bir sokakta oturmuş kahvemi yudumluyorum. Sokağın iki ucunu kesen iki caddede de alabildiğine güneş var. Belli ki güneşin vurduğu yerler sıcak, sıcacık! Oysa ben bu daracık sokakta en sokağın rüzgarı kadar sert bir çehreye sahip kahvemin köpüğüne bakıp içimi ısıtmaya çalışırken, bir ürperme bana sürtünüp geçiyor. Biraz daha büzülüyor, kahve fincanını biraz daha sıkı kavrıyorum.

Düşünceler hücuma kalkmışlar. Saldırırlarken sesleri bir uğultu haline geliyor. Bardağı taşıran sulu zırtlak davranışlar, onların öfkesini kabartmış ve durdurulamaz olan taarruz başlamış. Düşüncelerin karşı konulamaz uğultusu, ara sokaktaki rüzgarın serinliğine ve közde pişmiş kahvenin acı tadına sahip. Düşünüyorum: Şimdi onları zaptetmeli miyim? Yoksa, ben de peşlerine takılıp doluz dizgin at mı sürmeliyim hınca, öfkeye, dehşete ve kıyıma?

Kahve fincanının boşladığını görerek üzülüyorum. Oysa daha uzun süre içebilirdim. Kahveden arta kalan telveye bakıyorum, kara bir tablo var karşımda. Belli ki usta telveyi bol tutmuş. Peki, benim hayatımın telvesini bol tutan kim? Güneşli bir günde rüzgarlı ve daracık yollara beni sürükleyen ne? Bu kararları verirken içimi alev alev yakan öfke seline dayanma gücünü nerede bulacağım?

Ayağa kalkıp, güneşe doğru yürüyorum. Geriye yerimde esen yeller ile boş bir kahve fincanı kalıyor, hızla soğuyan. Peki beni güneşe sürükleyen ne?

Friday, November 05, 2010

Taze bir günün öyküsü...

Kılıçlar çekilip, kan perdesi gözleri kapattığında, arkada yatan öfke denizi kabarır. Uyuyan düşünceler kan kızılı kabuslarını dört bir yana magma sıcağında saçarken, korkuyla seyreden gözlere birer birer mil çekilir...

Karanlığın siyahı ve öfkenin kan kırmızısı sessizliğin yoğunluğunda nefes alan her varlığı tarif edilemez acılara boğarlar. Buna seyirci kalan korkaklar ilk sırayı alırken, karşı koyan cahiller acının koyu kahvesini yudum yudum tadarlar.

Sonuç yeni doğan günün serin şafağında taptaze bir mavilik, durgun denizin hoş kokusudur. Geride kalanlar ise yalnızca unutulmuş toz zerrecikleri...

Tuesday, October 19, 2010

Şükran

Uzun uzak adam, kısacık hayatında şöyle bir geriye baktı ve kimlere üşkran borcu olduğunu düşündü. Sonunda bunları üçe ayırdı:
1. Yaratan - O, yaratıcı güç olarak evreni ve her türlü varlığı bünyesinden barındıran ve var eden olarak büyük bir gurur ve gizemle şükran duygularını kesinlikle hak ediyordu...
2. Kurucu - Uzun uzağın üzerinde yaşadığı topraklarda Cumhuriyetin kurucusu ve bireyin özgürlüğüne ön veren tohumların filizlenmesini sağlayan kuruculara elbetteki şükran duyguları beslemeliydi...
3. Koruyucu - Kısacık yaşamının mümeyyiz sıfatını kazanana kadar geçen süresinde ona kol kanat germiş, ayaklarının yere sağlam basmasını sağlamış biricik ailesi elbette yukarıdaki iki unsur kadar teşekkürü ve minnettarlığı fazlasıyla hak ediyordu.

Hepsinin önünde saygıyla eğildi. Uzun uzak sustu ve şükretti.

Peki ya bundan sonrası? Bundan sonrası için olacaklardan sorumlu tutabileceği tek bir kişi vardı: K E N D İ S İ...

Siz de kendinize dönüp bir bakın, şayet kendi hayatınız nedeniyle başkalarını suçladığınızı fark ederseniz, kendinizi yok saydığınız ve hayatın yükünü sırtlayamadığınız için utanın!

Thursday, September 23, 2010

Bulantı

Bunu alma,
Bunalma...
Bunu al,
Bunal..

Bunalımlı bulantı bu kadar olur...

Monday, September 13, 2010

Soru

Dar duvarların arasından sızan ışıkta kafamda yankılanan soru hep aynı:

"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"

Çayır çimende koştuğum ilk günleri düşünüyorum, hatırlayabildiğim kadar hatırlamaya çalışıyorum. O günlerde temeli kazmış olamam. Ancak o dönemde olsa olsa ileride kullanacağım tuğlalar elime verilmeye başlanmıştır. Eğitim sistemi, kültür, toplum... Her birim bir tuğla vermiş elime. Sırtıma vurulan yükler her geçen gün belimi bükmüş. Ağaç yaşken eğilmeye başlamış.

Sonra gençlik ve üniversite. BU dönemde özgürlük rüzgarları eserken, bastırılmışlık altından yay misali fırlayan, zembereği boşalan birey hızla kontrolü kaybetmiş. Dağılmakla birleşmek arasında gidip gelmeler sürüp gitmiş. Kendimi keşfedip, özgüven oturmaya başladığında, birden elinde bulmuşum o sırtımdaki tuğlaları. Şimdinin tam zamanı olduğuna karar vermiş ve ilk tuğlayı çakıvermişim sağlam zemine. Zemin her bakımdan çürük, yalnızca "hücre" bu durumun istisnası. Hücre sağlam, hücre güçlü, hücre yıkılmaz, azametli. Azla yetinme hücresi, sıkışmışlık hücresi, kıt knaat hücresi, karın ağrısı, mide yanması, yürek sızısı ve benzeri daha birçok isimle anılabilecek, her daim üzerimde taşıyabileceğim, tek kişilik hücrem. Toplum seninle gurur duyuyor hücre adam. Sen bu şekilde yürü ki, huzur her yerde olsun. Kafanı dışarı çıkarama ki, düzenin endişeleri yeşermesin.

Şimdi; suçlu kim bu duvarların örülmesinde!? Tuğlaları tek tek ben ördüğüme göre, suçlu ben, mahkum ben, yargıç ben. Vicdan bende, yara bende.. Peki herkes nereye gitti? Tek kişilik hücremin duvarları bu kadar mı kalın. Sessizlik içinde, karanlığa sızan ışığın yakan aydınlığında tekrar aynı soruyur soruyorum:

"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"

Bu soru önemli, zira bu soruya cevap verebilirsem, kendi çöküşüme giden yolda nerede hata yaptığımı bulabileceğim. Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği de önemli elbette ama tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse. (Bu cümleyi, "Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği önemli değil, tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse." şeklinde de ifade edebilirdim.) Odanın duvarları yükseldikçe, vurdumduymazlık artmış olmalı ki, uyanış gecikmiş. Beni uyuşturan her ne ise çok güçlü olmalı ki, bir türlü başıma gelebilecekleri öngörmek mümkün olmamış.

Şimdi bir hususun daha farkına varıyorum. Yukarıdaki anlatımlarda hep "miş"li geçmiş zaman kullandım. Bu kalıp, olaylar olurken, orada olmayaan üçüncü şahıslar tarafından bir olay nakledilirken, kullanılır. Oysa ben ne yaptım? Öylesine bir gaflet içindeymişim ki, bugün hücremde kıstırılmış, suskun ve içine kapanık oturuken geçmişten hep "miş"li geçmiş zaman kipinde bahsettim geçmişimden. Peki şimdi, nerede o günlerin kibiri, nerede o günlerin sınır tanımaz özgüveni?

Sessizlik yerini klostrofobiye bırakıyor yavaş yavaş. Yoğun karanlığın minik elleri gırtlağıma sarılıyor. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi hissediyorum. Yüreğimin üstünde oturan zebani, kalbim her attığında tırnaklarını, kan fışkırana kadar derinlere batırıyor. Artık atmasın istiyorum, nefesin darlanmasın, kalbim sancımasın istiyorum, olmuyor. Arkamı dönüyorum duvar, sağım, solum, dört yanım duvar. Çimento, tuğla ve nem kokusu burun deliklerimden içeri süzülüyor.

Ellerime bakıyorum, kollarım, ayaklarım, bacaklarım... Artık kendimi tanıyormıyorum. Deliriyorum.

Ey okuyucu, ey kendim, bundan sonra okuyacakların, bu tuğlayı koyan ellerin eseri ve fakat benden geriye eser kalmadığının kanıtıdır. şşt.. yaklaşıyor duyuyorum, nefes alma! (Alma ki geberesin...) İyice yaklaştı, duvarın dışında, iyi ki çıkmışım bir kat daha, bu sayede beni ele geçiremeyecek, o sümüklü ve pis ellerini narin derime geçiremeyecek. Buna asla izin vermem. Seni koruyacağım. Arkanda kim var? Ne? Kimse yok mu?!? Yok tabi, bir hücredesin, bir başına kim olacak. Şaka yaptım... Ne o komik gelmedi mi? O zaman bir de şunu dene, "ey insanoğlu, kibrin arşa değerken, gözün kendinden başkasını görmezken, kendine güvenin tamken, soru işaretlerin neredeydi? Bana mı emanet etmiştin? Ben kimim?.. Ben yok, sen yok, biz varız.... nıhahaha) Bu parantezi kim kapattı? Ben açmadım ki, sen kapatasın... O hamam böceğini kim koydu oraya? Bak, bak kaçıyor... yoksa bana mı bakıyor?

Hücrenin duvarlarından tırnak izleri, kan, ter ve pislik izleri. Benden geriye kalansa çürümüşlük ve kokuşmuşluk. Soru işaretleri boşluğu doldurmak şöyle dursun, genişletiyor.

Sonumu hazırlayan kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?

Friday, September 10, 2010

Güneş Batarken

Güneş bulutların ardında bir süredir. Nem yüksek, yüreğim darlanıyor. Doğduğumuz günden öldüğümüz güne kadar yanımızda yöremizde bir kısım insanlar var. Aile bunların içerisinde en değerli olanı. Kimileri, "onları seçmiyoruz", oysa dostlar seçtiklerimizdir diyor, ancak ailenin yerini hiçbir kurum, kişi veya başka her ne ad altında olursa olsun diğer birşey alamıyor. Yaşam denilen çalkantılı denizde boğuşurken, çoğu zaman sahip olduğumuz değerli hazineyi unutup, geçici zırvalıkların derdine düşüyoruz. İşte böyle anlarda havadaki nem oranı daha da yükseliyor ve yürek daha da bir darlanıyor.

Hava kararıyor. Günümün güneşi akşamın serinliğini ardında bırakarak batışa geçiyor. Yazın pırıldayan güneş artık yerini sonbaharın yağışlı ve ıslak günlerine bırakıyor. Çocukluğumda, yazın, kaygısızca, deniz kenarında koştuğum, ağaç dallarından yere inmediğim, terleyip terleyip koşarak eve sığındığım günlerin güneşi artık yerini sonbaharın ısıran soğuğuna ve ıslaklığına bırakıyor; ardı kış: soğuk, karlı, sessiz... Bu bir döngü ise eğer elbet yine yaz gelir, yine güneş parıl parıl parıldar... Ama o güneş hep aynı görünse de ne güneşin altında yaşamlarını sürdürenler aynı kalıyor ne de güneşin kendisi.

Denizin turkuvaz mavi rengi, kara balçığa dönüyor, sular kirleniyor. Havanın açık mavisi kurşun ağırlığıyla çöküyor. Kükürt kokusu genzimi yakıyor. Ve sırtımdaki yük her geçen gün artıyor. Olgunlaşmayı beklerken, hayaller birer birer yitip gidiyor. Boynumuza takılan tasmanın ağırlığı dik duran düşüncelerin alnını yere baktırıyor. Vahşi hayvan evcilleşiyor, evcilleşmekse ölüm demek.

Duvarda asılı tablonun önünden her gün geçiyorum, yağlı boyanın renkleri her gün aynı canlılıkta selamlıyor beni ve geçen günün üzerimde bıraktığı yıpranmışlıkları. Yaşlandıkça, güneş batıyor. Güneş alçalışa geçtikçe, gecenin serinliği üstümü bir battaniye misali örtüyor, ne var ki bu battaniye ısıtmıyor da sanki ruhumu soğutuyor. Yüreğim sıkışıyor, meçhule yolculuğum, kaptanın seyir defterine düşülen notlarla devam ediyor.

Yarın olduğunda ve ben arkamı döndüğümde, göreceğim geçmişin bana sunduğu soru işaretleri çok da umurumda değil, zira geçmiş, adı üstünde geçmiş gitmiş... Yine de şunu biliyorum "an'ı an yapan, beni ben yapanların giderlerken bende bıraktıkları ile onlar giderken benden söküp aldıklarından geriye kalanlar".

Yaz biter ve hava kararıken, vadiden aşağı doğru baktığımda, beni çevreleyen ormanın kıyısında, ta uzakta parlayan sıcak ve huzurlu evin aslında çok da geçmişte kaldığını idrak etmeye başlıyorum. Birazdan yağmur başlar, üşürüm, titrerim... Geçmişin hatıraları yüreğimi yakarken, titreyen vücudumdan süzülen yağmur damlalarını ve göz yaşlarımı engelleyemem. Yaşam kimse için durmuyor, durmayacak da... Güneş batıyor...

Friday, August 27, 2010

Baş Ağrısı

Bu öyle bir baş ağrısı ki hiç bitmiyor. Hep orada, beynimin arkasında, sinsi ve derinden beni rahatsız ediyor. Konsantrasyonu engelliyor ve sürekli kendini genişletiyor. Bir kara delik misali hayatı emip tüketiyor.

Kafamı duvara vursam olmayacak, kendimi kendimden söksem yetmeyecek, hayatı kazısam zihnimden geriye bir tek sanki o kalacak. Nedir bu işkence nedir bu eziyet?

Aynalar kırık, gün karanlık, çığlıklar hep sessiz, benden geriye kalan odaya sinmiş bir ömrün puro kokusu.

Monday, August 02, 2010

Yeter...

Uzun bir aradan sonra dönüyorum. Hava sıcak ve yapış yapış. Benimle birlikte umutsuzluk da geri dönmüş. Ta derinliklerden gelen bir haykırma isteği var içimde, her an dizlerimin bağı çözülecek ve yere yıkılacakmışım gibi hissediyorum. Sabahları uyandığımda her yer karanlık, hep karanlık. Tünelin ucunda umut ışığını göremez oldum, o nedenle de soruyorum kendime: Niçin? Cevap bulamıyorum, kendimi avutamıyorum. Vahşetin çağrısı her defasında daha güçlü bir şekilde yankılanıyor benliğimde. Çıkıp gitmemek için kendimi zor tutuyorum. Uzaklar beni çağırıyor, duyabiliyorum. Serin serin esen rüzgar, anlamsız kovalamacaların yerini tatlı bir huzurun aldığı topraklar. Etrafıma bakıyorum, sadece anlamsızlık görüyorum artık! Kimisi sayılardan kurulu dünyada fiktif değerler peşinde koşuyor kimisi niçin koştuğunu dahi bilmiyor. Böyle bir dünyada ben kendimi itekleyerek ilerlemeye çalışıyorum. İlk tökezlediğimde sırtıma bir tekme daha yiyeceğim ve uçurumdan yuvarlanacağım sanki. Ziyan yok! Öyle olacaksa varsın olsun.

Hava sıcak...

Geçen günlerden birinde, insanların fütursuzca zamanı hapsetmeye ve bu sayede onun bir parçası olmaya çalıştıklarına şahit oldum. Gece konserlerinden biriydi, iki boş kafalı ellerinde minicik fotoğraf makineleri ile flaşları patlarak gösteriyi kaydetmeye çalışıyorlar, bu sırada da gösteriyi kaçırıyorlardı. Hevesliydiler, öyle ki midem kalktı. Sordum "neden?" diye, cevap alamadım. Bu kadar boş kafalı olmak mutluluk vericiydi mi yoksa onların bu garip mutluluğundan bu derece iğrenmek miydi normal olan. Dengem bozuluyor, aynaya baktığımda kendimi tanıyamıyorum. Bana bakan ben miyim, yoksa sıcaklardan mı bu hale geldim?

Hava alabildiğine sıcak...

Geçmişi ve tarihi yok ettim, üstelik bana ait olmayaan bir geçmişi. Özenle saklanmış, değer verilerek muhafa edilmiş, her anı heyecanla yaşanmış bir dönemi belgeleriyle birlikte gökyüzüne saldım. Alevler yükseldikçe kapladıkça, sayfalar tek tek kıvrıldı, önce harfler yok oldu sonra yerine kül tabakaları kaldı. Ölümlü dünyanın can veren toprağında, capcanlı anılar sarardı soldu, yitti gitti, hem de en sonunda "yazıklar olsun uğruna mücadele verdiklerimize" dedirtecek bu dünyada.

Dört duvara sıkıştığım bu koca tabutta daraldım. Hem de çok... Ruhum ezilip büzülüyor, umut ışığının yokluğundan karanlığın kürek mahkumu olarak daha kaç yıl eziyet göreceğim bu koca kıyma makinesinde. Yeter diye çığlık atmadıkça, zincirlerimi kırmadıkça daha çok eziyet ederim kendime.

Hava alabildiğine sıcak ve ben bir o kadar (u)mutsuzum.

Friday, July 02, 2010

1 Temmuz Semaları

Boşluğa gönderdiğim bir tebessüm sonsuzlukta sonsuz bir karşılık buluyor bugün.
O tebessüm ki nicelerinin kitaplar dolusu yazdığı öğretilere bedel;
O tebessüm ki bu hayatı anlamlı kılmaya yetmiş bunca sene...

Ve tekrar görüşene dek o tebessüm hiç ama hiç silinmeyecek yüreğimden.

Wednesday, June 16, 2010

İşaretler

Soruyorum: kim, üç noktaların engin diyarında kaygısızca koşup, ünlemlerin heyecanlı dünyasında oradan oraya savrulmak istemez? Oysa, havada kasvet, yüreklerde ağırlık var. Soru işaretleri kafaları bulandırırken, hevesle dönülen her yandan bir parantez işareti çıkıveriyor karşımıza. Kaçınılmaz son "nokta"ya doğru yönlendiriliyoruz. Bu durgunluğa, miskinliğe virgül koymak da olmaz, çünkü o aynı düzeni devam ettirmek için can atıyor. Onun yerine belki de noktalı virgül gerek. Ne nokta ne de virgül, ama her ikisi de...

Bu yazıyı bitirmiyorum, sözü üç noktaya bırakıyorum.

...

Tuesday, June 01, 2010

Asker

Şavaşın tatile çıktığı barış dönemlerinde herşey yolunda gider. İlişkiler sağlamdır, sarsılmazdır. Hatta öyle ki; üst düzey rütbeliler ile astlar iyi ilişkiler içindedirler. Bu, astlar ve üstler arasında eşitlermişçesine bir ilüzyon dahi oluşur.

Sıradan günlerden biriydi, güneş gökte asılı, rüzgar tatlı tatlı salınmaktaydı. Talim sahasının ortasında kurulmuş tatbikat çadırının içi dışarıya göre nispeten sıcak ve biraz da branda bezi kokuyordu. Nizamiye dışındaki askerler, kıdemlerine göre sağda solda, barış döneminin de etkisiyle kestirmekteydi. Kuşlar gökyüzünde oynaşıyor, toprak ana ise tüm ağırbaşlılığıyla vakur ve kabulllenici olan biteni seyrediyordu.

Albay Ermiş, daha geçen sene atandığı görevinin kendine verdiği yetkilerle talimat çadırına doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Güneş ve ılıman hava onu rahatlatmıyordu, zira yaklaşan savaşın çirkin ve leş gibi kokan ağır havası şimdiden onun burnunu rahatsız etmeye başlamıştı. Kemiksizlerle yapılacak olan savaşta her karış toprak cephe sayılırdı ve savaşmaya değerdi. Onlar inanmışlardı bir kere. Bu yolda savaşmak kaçınılmaz, ölüm umursanmaz, zafer ise garantilenemeyen bir eve dönüştü. Zafer yolunda, inanç, odaklanma ve mücadele kaçınılmaz unsurlardı ve O, üzerinde bu özelliklerin tümünü taşıdığı düşüncesiyle ilerliyordu.

Büyük yeşil çadırın kapısı kapalıydı. içeriden gülüşmeler ve sesler geliyordu. Adımlarını yavaşlattı, on adım kala durdu. Sanki bakışlarıyla çadırın içini görüyordu. Güneş birden kendini daha çok hissettirdi ve o bir anda kendi kendine sordu:

"Neyim ben?", "Bu ordu için ne ifade ediyorum?", "Vazgeçilmezlik payem nereye kadar taşır beni?"

Geri sayım başlamıştı. 10 adım, 9 adım, 8 adım... Durdu. Peki ya savaş dönemlerinde nasıl yürürdü işler? Nasıl değişirdi ilişkiler? Kemiksizler nasıl sızardı sınırlardan? Yiğitler cephede savaşırken, kendini bilmez ve cephe yüzü görmemiş kendini bilmezlerin, koltuğum daha da rahat olsun, üstler gözünde rütbem daha da yüksek olsun diyenler tarafından nasıl da arkadan bıçaklanma kararlarının verildiğini nasıl da bilmezler? Nasıl da yiğitçe ve safça ölürler. Son gördükleri gözlerinden süzülen bir damla yaştan kırılıp süzülen güneş ışığı ve inancın körlüğünde, bu güneş ışığının cennetle mükafatlandırılmak olduğu yanılsaması olur. İşte o zaman, cephe gerisinde duranlar, sayılarla ve yalnızca sayılarla değerlendirirler olup biteni. 5 ölü, 7 ölü, 45 yaralı, 200 ölü... Ne fark eder ki? Ne zaman ki kendi kolu bacağı kopar ya da ne zaman ki cepheye sevk emri alır, işte o zaman soğuk terler kuyruk sokumuna doğru usul usul ilerler. Yine de paniğe mahal yok, zor günler için saklanan, envanter dışı cephaneler açığa çıkarılır. Yeni bir savaş başlamaktadır. Savaş içinde savaş...

Görev çağırmaktadır. Üç adım daha: 7 Adım, 6 Adım, 5 Adım... Çadırın kapısını hafifçe aralayıp yavaşça içeri süzülüyor. Edilgen cümleler dinlemeye hazır artık.
"... karar alınmıştır.",
".... böyle düşünüldü."
"... faydası olacağı düşünülmektedir."
"görüşmeler neticesinde ... olduğuna karar verildi."

- iyi ama kendi düşüncelerim nereye gitti?
sorusunu kendi kendine soruyor, fakat soruyu sorduğu anda bu emir komuta zincirinde bir halka olduğu bilinci kafasına çakılıveriyor; tıpkı karanlık sokakta, elinde bıçak, köşede bekleyen gaspçı gibi. Bıçak böğrüne, sol kaburgalarının arasına saplanıveriyor. Önce nefesi kesiliyor, kanın sıcaklığını hissediyor, sonra da keskin ve bembeyaz bir acı yakıp geçiyor tüm düşüncelerini.

Düşünce tarlasının körpe tohumları cayır cayır yanıyor. Çünkü o düşünmemeli.
Onun yerine "Düşünüldü!"

Thursday, May 27, 2010

Savaş Sanatı - II

Sokağa girdim... Çıkmaz sokak. Sağ tarafta 25 metre uzakta yaşlı bir çam ağacı yükseliyor; sol tarafta 15 metre uzakta bir elektrik direği yükseliyor. Yolun tam ortasında, yaklaşık 35 metre sonra bir logar kapağı yer alıyor. Tatlı bir rüzgar yanağımı okşuyor. Gözlerimi kapıyorum. Göz kapakları aydınlığı dışarıya hapsediyor. İçeride kan kırmızı bir karanlık. Yavaş yavaş adım atıyorum gözlerimi açmadan. Tedirginim... Adımlarımı sayıyorum, kulak kesilmişim: arkadan araba mı geliyor, Önden bisikletli bir çocuk mu gelecek ya da bir köpek koşarak saldıracak mı? İkinci, dördüncü, derken altıncı adım.

Duruyorum;

Kaygılarım beni durduruyor, oysa gözlerimi kapamadan önce solda duran elektrik ağacının, sağdaki çamın ve ortadaki logar kapağının yerini tespit etmiştim, üstelik bu bir çıkmaz sokaktı ve karşıdan araba gelmiyordu, bisikletli çocuk ve azgın bir köpek de yoktu ortalıkta. O zaman neden endişeleniyordum? Tüm hayatım şartlanmalarla geçmiş, beklenmedik tehlikeler, beklenmeyenin vereceği acı hep ürkütücü bir öcü olarak sunulmuş.

Tekrar yürümeye başlıyorum...

Gözlerimi açmıyorum, olacakları göze alıyorum. Onuncu adım, on ikinci adım, yirminci adım, gözlerim açılıyor! Emirlerimi dinlemiyor, koruma iç güdüsü kontrolü ele geçiriyor. Elektrik direği hemen arkamda kalmış, sağ taraftaki çam ağacına ise uzağım. Rüzgar hala tatlı tatlı esmekte.

Adımlarım önce ağırlaşıyor, sonra görmenin huzuru ile hızlanıyorum...

Thursday, May 20, 2010

Savaş Sanatı - I

Bu topraklarda doğalı 32 yıl olmuştu. Her geçen gün bir başkalık sunmuştu hayat ve her geçen gün onu şaşırtmak için elinden geleni yapıyordu.

Bu sabah hava güneşliydi, hava durumuna bakılırsa öğleden sonra yağmur yağacaktı. Ona göre giyinmeliydi. Takımını üzerine geçirdi, eline de şemsiyesini alarak dışarı çıktı. Sabahın taze kokusu burun deliklerinden ciğerlerine kısa yolculuğuna devam ededursun, düşünceler şimşek hızıyla onu geçmişe götürüp getirdi. Sokağın öte ucunda, sabah güneşinin altında gerinen kediyi
fark ettiği sırada, ağacın dalına az ileride yolun ortasında duran kemiği süzen kargayı da gözden kaçırmadı. Tatlı sabah rüzgarı mor salkımın rahatlatıcı kokusunu etrafa yayarken, çöp kutusundan gelen karpuz kabuğu ve sigara izmariti kokusu ona dün akşam alışverişten dönen dördüncü kat 12 numaradaki genç çifti hatırlattı. Ağır ağır sokaktan yürümeye devam etti. Yol
tek yönlü olmasına rağmen ters yönden gelen var mı diye kontrol etti. İnsanlara belli olmuyordu. Sokağın köşesine geldiğinde kırmızı ışığın yeşile dönmesine daha 25 saniye vardı. Hızını biraz arttırırsa yeşil yandığında taksiye bineceği noktaya tam zamanında ulaşmış olacaktı. İşte bu sırada yolun karşısında sabırsızlıkla bekleyen kadını fark etti, belli ki kadın yeşili beklemeden kendini yola atacaktı, acelesi vardı. Bu durumda ve bu hızla yürürse hareket eden araçlarla varmaya çalıştığı nokta arasında tam ortada kalacaktı kadın. Bu da ilk gelen taksiye onun talip olmak istemesi olacaktı. Saatine göz attı, daha vakti vardı. o halde aceleye mahal yoktu. 5 saniye kalan kadın kendini yola attı. Kadın panik içinde karşıya geçerken ilk taksiye el etti. Taksi yavaşladı... Akşamki yağmurdan kalan su birikintisi gözünden kaçmadı. Bir adım geriledi, hafifçe
sıçrayan su onu sıyırıp geçmişti. Yaklaşık 30 saniye sonra taksiye binmişti.

Gideceği yere varmak için 3 alternatif yol vardı. Minibüs yolu daha kısa olabilirdi ama bu saatte oldukça kalabalık olmalıydı. Diğer yol uzun olan yoldu. O halde üçüncü alternatifi tercih etmeliydi. Biraz daha fazla ödeyerek tam zamanında gitmek istediği yerde olabilirdi. Taksici bir haber kanalı açmıştı. O'ysa tek kulaklığını taktığı radyodan sabah programını dinliyordu. Bir yandan yolu gözlüyor, arada haberleri dinliyor, zaman zaman da müziğe kulak veriyordu. Gün boyu yapması gereken işleri de kafasından geçiriyordu. İşler bu aralar yoğundu. Acil ve süreli işleri öncelikle tamamlamalı, önemsiz ve acelesi olmayan işleri de zamana yaymalıydı. Sevdiği bir rock parçası onu alıp geçmişe götürüyordu. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumu yorumlayan sabah haberleri ise bir yandan sürüp gidiyordu. Sunucu gazete başlıklarını okurken, taksici laf olsun diye bir soru sordu:

- İşler yoğun mu bu aralar?

Verilecek cevap, bundan sonraki kısa yolculuk için önemli, ama cevabın kendisi önemsizdi. Öyle bir cevap vermeliydi ki sorunun ardı gelmesin.

- ...

Cevap vermemek en iyisi olacaktı. Duymazdan geldi, kafasını yola çevirdi ve sessizliğini korudu. Yolculuk bittiğinde, önceden hazır ettiği parayı uzattı ve iyi günler dileyerek ofise doğru yürüdü. Karşıdan gelenleri tek tek izleyerek yoluna devam etti. Ofise girdiğinde günün planını yapmıştı. Hesapta olmayan işler için gözden çıkarılabilecek bir kısım işi de gözden çıkarmaya hazırdı.

Apartmanın kapısı arkasında kapanırken yerlere dağılmış kağıtlara göz attı. Asansör beşinci katta kalmıştı, demek ki birileri ofise çıkmıştı. Asansörün önündeki parfüm kokusundan biraz önce çıkanın erkek olduğunu düşündü. Saate ve kokuya bakılırsa bu gelen iş arkadaşlarından biri değildi. Asansörün düğmesine basarken gözlerini kapadı ve apartmanın sessizliğinde anlık bir
hiçliğe bıraktı kendini. Şimdi hiçbir yerde değildi.

Savaşa hazırdı, bu onun yoluydu.



Thursday, April 22, 2010

Silah

Boş odada oturmuş, elinde tuttuğu silahı evirip çeviriyor. Namlusu, kabzası, çeliğin soğukluğu...

Elinde tuttuğu silahın nasıl kullanıldığı ve ne kadar zarar verebileceği hakkında bir fikri yok, maalesef!

Şimdi bu durumunun sonuçlarına kuş bakışı bir bakalım: Silahın dolu ve tehlikeli olması halinde, orasını burasını kurcalarken silah ateş alabilir ve ciddi şekilde yaralanabilir, hatta ölebilir.

Bir diğer ihtimalde ise silah bozulabilir. Gün gelip de kendini savunmak için silaha ihtiyacı olduğunda elde bozuk bir silahla kalıverecek. Bu nedenle de saldırgan tarafından silahı var diye ciddi şekilde yaralanabilir veya ölebilir.

Sonuç?

Elinizde tuttuğunuz silahı tanımakta fayda var. Eğer tanımıyorsanız, kurcalamayın, hatta iyisi mi hiç sahip olmayın böylesine bir silaha...

Kıssadan hisse? Çıkarana...

Tuesday, April 20, 2010

Miskinlik...

Miskinlik, sigara gibidir.

Önceleri yoğun tempodan kurtulmanın bir yoludur. Beş dakikalık molalarda içine çekersin. Sonra biranın yanında, derken çay ile, kahve ile...

Ve bir bakmışsın sigara dumanı üstüne başına sinmiş; onun bağımlısı olmuşsun.

3 ay sonra...

Oturduğun rahat koltuğunda ardı ardına içilen sigaralardan saçın başın, dişlerin sararmıştır. Hareketsizlikten nefesin ağırlaşmış, kokuşmuştur. İçinden hiçbir şey yapmak gelmez, ama bağımlı olduğunu da kabul etmek istemezsin. Sağlığın elden gider, ama o'nun verdiği mutluluk, yavaş yavaş gelen ölüm karşına oturmuş sana öyle tatlı tatlı sırıtmaktadır ki başına gelecek acılı deneyimleri hep görmezden gelirsin.

6 ay sonra...

Kamburun çıkmış, suratına bakılmaz hale gelmişsindir. İşediğin sıvı ve terin dahi sigara kokmaktadır artık. Kopmak istersin... artık çok geçtir.

İşte miskinlik de böyledir, sigara gibi...

Thursday, April 01, 2010

Sıradanlığın Tablosu

Güneş gökyüzünde tüm haşmetiyle parlıyor, yaşayan tüm canlılara enerji kaynağı oluyordu. Su berrağı zihinler sabahın tatlı heyecanıyla bir o yana bir bu yana koşturuyor, tebessümle bakışan gözler, hoş sohbetlere zemin hazırlıyordu. Bu köy, nice hayatlara yuvalık ediyor, kol kanat geriyordu. Kısacası herşey yolunda herkesin hayatı tıkırındaydı.

Peki ya bir tablo bu kadar renkli ve ahenkli iken neden insan zihni bir yerlerde bir yanlışlık olduğu inancıyla türlü türlü sorulara başvuruyordu? Mesela; neden bir yerlerde güneş geçirmez bölmeler olduğu hissi, kara bir bulut gibi kapatıveriyordu güneşin önünü... Ya da lambaların solgun ışığı akşamın griliğinde sararmış sigara dumanları gibi duvarlara yapışıp kalıyordu? Peki ya insanların gözünde görmeye alışkın olduğumuz fer neden terki diyar eylemişti?

Aylardan mayıs günlerden çarşamba idi. Senenin ve haftanın ortası ne de çabuk gelivermişti. Kolunun altında arkadaşının hediye ettiği tablo olduğu halde bakımsızlıktan solmuş, ilk yapıldığı günden beri kaygısızca ve hoyratça kullanılmış iki kanatlı kapıyı itiverdi... İçeriye adımını atmasıyla "an" havada asılı kaldı. Oksijen oranı, havalandırmanın yokluğuyla azalmış, sıra bekleyenlerin bölük pörçük konuşmaları birbirine girmiş, puslu/isli uğultunun etrafa yaydığı ağır koku zemine yayılmıştı. Kalabalık ve memurlar keskin çizgilerle birbirlerinden ayrılırken, cam bölmeler, yüzyıllardan bu yana süre gelen ayrımın simgesi haline gelmişti adeta. Zırhları ardından bakan şovalyelerin yalnızca gözleri görünürken, memurlar gündelik hayatın sıradanlığında orta çağın her türlü romantizminden arınmış, buzlu camlar ardından hizmet veren ruhsuz makinelere dönmüşlerdi. İnsanlar değil adeta kaygılar kuyruklar oluşturmuştu: ödenmesi gereken telefon faturaları, ev sahibine çıkarılacak havaleler, dişten tırnaktan artırılarak biriktirilen üç beş kuruşun en karlı yatırıma dönüştürülmesi... ve kuyruk uzayıp gidiyordu. Koltuğunun altındaki tablo hafifçe kaydı...

Cam bölmelerden kesilerek çıkartılan her bir daire tavana lamba olarak asılmış, memurların gözlerinden sökülen yaşam ışığı lambalara özensizce ve iğreti bir şekilde yapıştırılmıştı. Sonuçta ortaya çıkan ölü ve sararmış ışık içerideki her türlü taşkın enerjiyi sönümleyecek şekilde sistematik şekilde tasarlanarak tavana yerleştirilmişti.

Kuyruğun en sonundaki kadın - kimbilir ne kadar zamandır sırada bekliyordu - ağırlığını bir bacağından ötekine kaydırırken, bakışlarını huzursuzca kapıdan giren adama yöneltti. Bu da nereden çıktı şimdi dercesine adamı bir süre süzdükten sonra başörtüsünün altına sakladığı düşüncelerine geri döndü. Bu sırada koltuğunun altındaki tablo biraz daha kayıverdi, sanki canlıydı da canı sıkılmıştı. En sonunda, dairenin içindeki tüm canlılara inat, haykırmak istercesine yerçekimine bıraktı tüm ağırlığını.

Tablo yere düştüğünde, yerdeki ağır koku ve toz tabakası dört bir yana dağıldı, zemine çöreklenmiş tüm grilik duvarların pis ve küflü sarısına karıştı. Donmuş zaman kaldığı yerden devinimine devam etti ve tablonun üzerindeki tüm canlı renkler, isyan edercesine birden parladı. Ne var ki tablo yere çarptığında çıkardığı ses, parlayan renkler, sünepe uğultunun içinde yitti gitti. Birkaç kişi bezgince kafalarını çevirip sesin nereden geldiğine baktılar, ama hepsi o işte. Hayat denen balçık nehri, aklı bir karış havada bir ressamın tuvalinden dökülen iki gram boyanın beş kuruşluk renk cümbüşü ile ritmini bozacak değildi ya...

O sırada memurlar dünyasından kuyruk dünyasına sıradan bir cümle kayıverdi:

- Sıradaki...

İşte hepsi buydu. İşini bitiren yetmişlik amca, kapıya yöneldi. Hayat ne çabuk da geçivermişti. Pazartesi çarşamba derken günler geçmiş, kuyruklarda ve devlet dairelerinde tüketilen hayat sona yaklaşmıştı. Dün bankonun öte yanında bugün bu yanında. Tabloyu yerden almak üzere çömelen genç adamın yanından geçerken, yılların yorgunluğuyla kafasını çevirdi. Resmedilen görüntüyü bir yerden hatırlayacak gibi oldu, gençlik yıllarının hayalindeki köy değil miydi bu? Belki öyleydi belki de değil, ama o köyü ve özlediği yaşamı hiç görmemişti işte, hem artık ne fark ederdi, bu ayın kirasını da yatırmıştı ya önemli olan da buydu. Kapıyı araladı, rüzgar içeriye hücum etti. Bir nefeslik ferahlık mum alevinde parlayıp sönen pervane gibi yitip gitti durağanlığın içinde.