Showing posts with label sıkışmışlık. Show all posts
Showing posts with label sıkışmışlık. Show all posts

Friday, July 08, 2011

Kısaltmalar...

Hayat hızlıca akıp giderken, artık herşey sıkıştırılmış ve özet yaşanır oldu. Kitaplar yerine özetler okunuyor, uzun uzun mektuplar yerine kısa mesajlar yazılıyor. Bu paketlenmiş hayattan kelimeler de nasibini alıyor, kısaltmalar havalarda uçuyor:

- Mrb. ii misin?
- tşkler.
- syglarımla
- fyi

Derken sınırlı sayıda karaktere sığdırılmış, kullananların çoğunun laf olsun diye kullandığı "minik ifade grupçukları" hayatımızı

ele geçirmy bşlyr:

"Şu anda evin önündeki büfede tost yiyip arkdşlarla şakalaşıyoruz."
"Bordumda serin rüzgara karşı yelleniyorum."

Afrn. Bu bilgiler bu etkileşim nereye gidiyor böyle. Kitap okumak için zaman ayırmayan, düşünecek kadar vakti olmayan ama zirzop

msjlr peşnd kştrp yşnan saçm br yşm.

Szn bttğ yrdyz. Artk smslr knşyr. tvtlr şkyr.

Tşklr, syglrmla

Kısa Küçük Sıkıştırılmış Adam

(Bu yazıdaki eksik harfler emekliye ayrıldı.)

Monday, August 02, 2010

Yeter...

Uzun bir aradan sonra dönüyorum. Hava sıcak ve yapış yapış. Benimle birlikte umutsuzluk da geri dönmüş. Ta derinliklerden gelen bir haykırma isteği var içimde, her an dizlerimin bağı çözülecek ve yere yıkılacakmışım gibi hissediyorum. Sabahları uyandığımda her yer karanlık, hep karanlık. Tünelin ucunda umut ışığını göremez oldum, o nedenle de soruyorum kendime: Niçin? Cevap bulamıyorum, kendimi avutamıyorum. Vahşetin çağrısı her defasında daha güçlü bir şekilde yankılanıyor benliğimde. Çıkıp gitmemek için kendimi zor tutuyorum. Uzaklar beni çağırıyor, duyabiliyorum. Serin serin esen rüzgar, anlamsız kovalamacaların yerini tatlı bir huzurun aldığı topraklar. Etrafıma bakıyorum, sadece anlamsızlık görüyorum artık! Kimisi sayılardan kurulu dünyada fiktif değerler peşinde koşuyor kimisi niçin koştuğunu dahi bilmiyor. Böyle bir dünyada ben kendimi itekleyerek ilerlemeye çalışıyorum. İlk tökezlediğimde sırtıma bir tekme daha yiyeceğim ve uçurumdan yuvarlanacağım sanki. Ziyan yok! Öyle olacaksa varsın olsun.

Hava sıcak...

Geçen günlerden birinde, insanların fütursuzca zamanı hapsetmeye ve bu sayede onun bir parçası olmaya çalıştıklarına şahit oldum. Gece konserlerinden biriydi, iki boş kafalı ellerinde minicik fotoğraf makineleri ile flaşları patlarak gösteriyi kaydetmeye çalışıyorlar, bu sırada da gösteriyi kaçırıyorlardı. Hevesliydiler, öyle ki midem kalktı. Sordum "neden?" diye, cevap alamadım. Bu kadar boş kafalı olmak mutluluk vericiydi mi yoksa onların bu garip mutluluğundan bu derece iğrenmek miydi normal olan. Dengem bozuluyor, aynaya baktığımda kendimi tanıyamıyorum. Bana bakan ben miyim, yoksa sıcaklardan mı bu hale geldim?

Hava alabildiğine sıcak...

Geçmişi ve tarihi yok ettim, üstelik bana ait olmayaan bir geçmişi. Özenle saklanmış, değer verilerek muhafa edilmiş, her anı heyecanla yaşanmış bir dönemi belgeleriyle birlikte gökyüzüne saldım. Alevler yükseldikçe kapladıkça, sayfalar tek tek kıvrıldı, önce harfler yok oldu sonra yerine kül tabakaları kaldı. Ölümlü dünyanın can veren toprağında, capcanlı anılar sarardı soldu, yitti gitti, hem de en sonunda "yazıklar olsun uğruna mücadele verdiklerimize" dedirtecek bu dünyada.

Dört duvara sıkıştığım bu koca tabutta daraldım. Hem de çok... Ruhum ezilip büzülüyor, umut ışığının yokluğundan karanlığın kürek mahkumu olarak daha kaç yıl eziyet göreceğim bu koca kıyma makinesinde. Yeter diye çığlık atmadıkça, zincirlerimi kırmadıkça daha çok eziyet ederim kendime.

Hava alabildiğine sıcak ve ben bir o kadar (u)mutsuzum.

Monday, October 06, 2008

Sıkışmışlık hissi

Beklentilerin ve heyecanların ilüzyon olduğu söylemini bilince dönüştürümek çabası sürüp giderken, birgün, birdenbire düzene düzüldüğünü hissetmek. Sırıtan sırtlanların kucağına düşmek...

Baş ağrısının arkasında yatan kavramsal kargaşaların karanlığında, başını eline alıp arkana bakamadan öylece oturmak ve korkunun girdaplarında nefessiz daralırken çatlayan damarlardan fışkıran kanda boğulmak...

Lekelenmemiş heyecanların ardında önlenemez bir çığ gibi yükselen hayal kırıklıklarının açacağı onarılmaz yaraların bilincine varmaksızın, kedi yavrusu saflığıyla kor alevi kırmızı öfke yumaklarıyla oynamaya çalışırken birden kül grisi aldatılmışlığa yenik düşmek...

Hiç bitmeyecekmiş gibi muamele edilen hayatların, bir göz açıp kapama süresinde hiç varolmamışçasına yok olduğuna tanık olurken, kendine birşey olmayacağına ilişkin inancın aynadaki sırıtkan yansımasında kendini seyrederek uyuşmak...

Ciğeri beş para etmezlerin leş kokan nefeslerini içine çekerken, hayat elimizden kayıp dökülürken, adım adım ölüme yanaşmak...

VE tüm bunların gölgesinde suya hasret, solgun bir umutla titreyerek yaşamaktır sıkışmışlık hissini ta benliğinde hissetmek.