Showing posts with label hayat. Show all posts
Showing posts with label hayat. Show all posts

Friday, March 10, 2023

Boş...Dolu...

 Taşmadan dolmak gerek, damla damla. 

Gözlemler ve deneyimlerken hayatı,

Garip bir tiksinme geliyor içime,

Görüyorum insanın ne kadar havaya girdiğini ve kendini dahi kandırmayı nasıl başardığını.  

O kibir, kendini dünyanın merkezine koymasını sağlayan, 

Önce içine bir heyecan dolduruyor, yükseliyorsun. 

Sonra kendinden sıyrılıp biraz geri çekilip, tıpkı bir filmden sahneler izler gibi kendine baktığında, 

aslında ne kadar da sahte ne kadar kırılgan olduğunu anlıyorsun. 

Elbette geç oluyor, aslında ne kadar kırılgan olduğunu anladığında, 

çünkü çoktan parçalara ayrılmış oluyor, ihanete uğramış hissediyorsun. 


Dolarken, daha çok var sanıyorsun kabın taşmasına. 

Her bir damla tecrübedir, tadını çıkarmak lazım diyorsun. 

Oysa kap dolmakta, boşluk azalmakta. 

O kap senin hayatınsa, dolmak değil, boş kalmak olmalı amaç. 

Yerleşmek, mayalanmaktır; Hareket, deneyimlemek. 

Sadece mayalanmak değil, bir yandan boşalmak gerek.


Taşmadan dolmak, dolarken boşalmak,

Doğumla ölüm arasında yaşamak gerek,

Kibirden uzaklaşarak, hayat önünde eğilerek.

Tuesday, July 16, 2019

Hayata çıkıyorum...

Tatil ve hayat birbirine çok benzer.
Tatile çıkarken yapılan planlar, planlar, planlar...

Zaman kısıtlı!

Tatilden dönerken yarım kalanlar, beklenmedikler, bir dahakineler...
Hatta bazen yarıda dönmeler.

Hayat?

İşte hayat da bir tatil,

Yarım kalmışlıklar aynı,
Hiç yaşanamamışlıklar aynı,
Beklenmedikler aynı

Yalnızca

Nereden geldiğimiz nereye döndüğümüz meçhul!

Ha, bir de ne zaman döneceğimiz...

Tuesday, December 25, 2012

Ölmeden

Ormanın derinliklerinde cesedi çoktan çürümeye başlamış yiğit bir savaşçı yatıyor. Yiğitliği yaşayan birçok savaşçıdan üstün, liderliği hükmeden birçok hükümdardan ileri... Ne ki, orada yatan ne yüce hakanlıkların hükümdarı ne de bozkırlarda at süren kanlı canlı yiğitler. Orada yatan bir garip ceset, çürümeye mahkum...

Diyeceğim o ki, içindeki cevher dışa akmadıkça, ne kadar değerli olursa olsun, bu hayatta yitip gitmeye mahkumsun kuytu bir orman köşesinde...

Ölmeden gömül, Rahat uyu!

Sunday, July 29, 2012

Pencereler

Evimden dış dünyaya açılan 3 pencere var: Evin pencereleri, televizyon ve internet. Evin pencereleri yalnızca sokağı ve dışarıdaki binaların izin verdiği mesafeyi görmeye elveriyor. Televizyon, kullandığınız alıcının yayınına izin verdiği televizyon kanallarının uygun gördüğü dış dünyayı gözler önüne seriyor. İnternet diğer ikisine göre daha geniş bir görüş açısına sahip. Şayet yeteri kadar araştırırsanız, belli sınırların ötesine geçip farklı dış dünya görüşleri yakalayabilirsiniz. Burada da karşınıza binalar yerine devlet politikaları dikiliyor. Düzenleyici kurumlar belli noktaları tutarak, dış dünya görüşünüzün belli bir noktaya uzamasına izin vermiyorlar. Sonuç olarak, dış dünya evimdeki pencerelerin bana gösterdiğinden çok daha fazlası. Dışarı çıkıp görmeli, deneyimlemeli, ancak burada da sorunlar var...


İngiltere 2012 Olimpiyatlarını izlerken, farklı yaşantıların öykülerinde kendimi kaybediyorum bazen ve kendi pencerelerimden içeri geri geldiğimde, yaşadığım bu şehrin kanser gibi benliğimi her taraftan kuşatmış; sümüksü uyuşukluğunu her yanıma bulaştırmış olması beni çileden çıkarıyor. Ruhum sıkılıyor, nefesim daralıyor. "Kaçmak" bir kurtuluş umudu barındırmıyor, savaşmak zaten sonu belli olan bir mücadeleden öteye geçmiyor düşüncelerde. O halde kaybedilmiş bir yaşamda çaba göstermenin itici unsurlarını nerede bulacağım? Hangi unsurlar bana evimdeki pencerelerin ötesinde yaşam ve umut vaadedecek de ben adımımı sokağa atıp, posterlerden fırlamış görüntüler gibi gök yüzüne umutla bakacağım?

İçine doğduğumuz bu dünyada, vizyonumuzu oluşturan pencerelerin ötesine geçip, pencerenin gösterdiği dünyanın çekirdeğinde, yaşam enerjisini bulabilmek bir mucize gibi görünse de, nefes almak her zaman için insanoğlunun en değerli varlığı ve aynı zamanda hayatta kalma güdüsü gibi görünüyor. O zaman pencereleri açalım da içeri biraz hava girsin...

Tuesday, March 27, 2012

Sevgili Ölüm

Ölüm kollarını kavuşturmuş arkamda dikiliyor. "Bu yazı bittiğinde alırım canını." demiş ve sonrasında sessizliğini korumuş. Kararlı ve sert bakışlarda süzüyor beni ve ondan ölümüne korkarak kağıt üstünde kaçan kalemimi.

Kör gardiyan bir yandan kulağıma öte dünyanın türkülerini fısıldarken, ben hayatı düşünüyorum; Anlamsız buluyorum onu. Her geçen gün daha da anlamsızlaştığını, değerini yitirdiğini, daha dogrusu değersizleşttirildiğini düşünüyorum.

İletişimi ele alalım mesela. İletişim insanoğlunun türünü devam ettirirken hem cinsleriyle aynı çizgide olduğunu teyit eder ve anlaşılmayı sağlar ve işte bu nedenle iletişimde yüksek sadakat önem kazanır. Sadakat, düşüncelere, duygulara sadakattir. Şayet sadakatten ödün verirse insanoğlu, iste o zaman kendini ifade etmekten uzaklaşır ve iç dünyasının yansıması tam bir hilkat garibesine dönüşür. Günümüzde iletişim bilinçli olarak, zaman yokluğu/darlığı uydurmacası altında, köreltiliyor, kısırlaştırılıyor, zavallılaştırılıyor.

Kendini ifade edemeyen ancak ifade ettiğini zanneden bireylerin sayısı her geçen gün artıyor. Akıcı, planlanmış ve keskin zeka ürünü ifadelerin yerini, anlamsız bağlarlar, garip kelimeler, duraksamalar ve anlatım bozuklukları alıyor. Daha da kötüsü ifadeler kısaldıkça kısalıyor. Önce kelimeler sınırlanıyor sonra harfler ve iletişimde sadakat ortadan kalkıyor... Geriye bu savaştan arta kalan kolu bacağı kopmuş zavallı insancıklar kalıyor.

Kalemim ölümün varlığını unutmuş gibi yavaşlıyor... Göz ucuyla yokluyorum onu hala orada mı diye.? Keskin gözlerle beni süzüyor, ya da hayır hayır, yazdıklarımı okuyor. Kimbilir belki de bana hak veriyordur. Ne de olsa o da bu dünyaya sık sık gelip gidiyor. Saçmalamaya başlıyorum sanıyorum.

Gecenin saatleri ilerledikçe gündüzün kalabalığı bir bir kendi dünyalarına çekildiler ve ben kendi iç seçimle bir basıma, deliliğin dağlarına doğru yola çıktım.

Susuyorum... Dinliyorum... Uzaktan bir araba geçiyor, bir köpek iki sokak ötede havliyor. Ruhum hızla oraya gidip geliyor. O sırada bir zaman kayması oluyor korkarım. Burnuma bacalardan çıkan duman kokuları geliyor. Yıllar oncesine gidiyorum. Mahalleden gecen bekçinin
düdüğü bir huzur veriyor icime. Sessiz sokaklardan o sorumlu. Hırsızlara göz açtırmıyor biliyorum. Ve sonra kendime geliyorum. Yıllar gecmis, bekçi gorevini yapamamış, hayat benden calabilecegi seyleri bugüne kadar yılmadan usanmadan almış götürmüş. Geriye bakıyorum, ruhum daralıyor. Derin bir nefes alıyorum, canım puro çekiyor. Keşke şöyle kallavi bir purom olsaydı, yarın sabah erken kalkma derdim olmasaydı, derin derin nefesler çekip uzun uzun üfleyerek anın tadını çıkarsam geçişe gitseydim, ama hayır! Purom yok ve yarın sabah erken kalkılacak.

Yapabilecek olduğum şeyler varken bunları yapmaksızın var olanı kabullenmiş olmak, gelinen noktada bir zafer mı yoksa mutlak bir yenilgi mi? Bu soruyu bir insanın kendi kendine sorması neye yarar peki? İş işten geçtikten sonra bazı soruların sorulmasının bir anlamı var mıdır? Hele de geri dönülemeyecek yola girmişsen ve bir daha bu yola girme şansın yoksa o halde ne demeye insanoğlu sorgular ki böyle seyleri? Önüne gelen veya geldiğini düşündüğü fırsatlar son gemiye binmiş ve bir daha dönüşü olmayan yolculuklara çıkmışken ben neyi soruyorum ki kendime o zaman? Sormuyorum! Sorumu geri aldım.

Şimdi sen, ey ölüm !! Soruma cevap ver: "ne istiyorsun benden ve bu masum kalemimden. Bu
kadar mı eğlenceli kalbimi sıkmak ya da kılcal bir damarımı çatlatıp benden kurtulmak, yoksa sen de gorevini mi yapıyorsun? Nasıl kolay mı? Sen de birçoğumuz gibi işini yapmak zorunda oldugun için mı yapıyorsun yoksa mutlu azınlık gibi sevdiği işi yapanlardan mısın? Şayet öyle ise durup bir düşünmek gerekir bence! "Ben ne yapıyorum?" Diye sormalı sorgulamalısın. Aksi takdirde ruhsuz bir katile dönüşürsün ve gün gelip geçmişe dönüp baktığında "ben neden bunca sene böyle bir yapmışım?" diye sorarsın kendine.

Neyse, bak ne diyeceğim, ben şimdi yatıyorum. Uyku ağır bastı. Sen de bu söylediklerimi bir düşün ve düşünürken bana da biraz mühlet ver... o arada ben de düşüneyim. "Ben nerede yanlış
Yaptım..."

Monday, September 05, 2011

Bir Dakika!

Bir dakika durup önündeki 100 yılı düşün...
Bu yüzyılın bitiminde sen de dahil olmak üzere,
Anneannen,
Babaannen,
Dedelerin,
Annen,
Baban,
Kardeşlerin,
Kardeşlerinin doğmuş çocukları,
Önümüzdeki 5 yıl içinde doğacak çocukları,
Ve şu anda hayatta olup da tanıdığın herkes ÖLMÜŞ olacak...
Senden geçmiş zaman kipi ile bahesilecek...
Bir dakika dur ve 100 yıl sonrayı düşün. Yüzyıl sonra 1 dakika vaktin olmayacak.

Thursday, July 07, 2011

Nasılsın?

iyiyim...
Ne kadar iyiyim?
Olmak istediğim kadar iyiyim.
Aslında herkes olmak istediği kadar iyi.
Sorun şu ki, kim gerçekten ne kadar iyi olmak istediğini biliyor?

Thursday, September 23, 2010

Bulantı

Bunu alma,
Bunalma...
Bunu al,
Bunal..

Bunalımlı bulantı bu kadar olur...

Wednesday, June 16, 2010

İşaretler

Soruyorum: kim, üç noktaların engin diyarında kaygısızca koşup, ünlemlerin heyecanlı dünyasında oradan oraya savrulmak istemez? Oysa, havada kasvet, yüreklerde ağırlık var. Soru işaretleri kafaları bulandırırken, hevesle dönülen her yandan bir parantez işareti çıkıveriyor karşımıza. Kaçınılmaz son "nokta"ya doğru yönlendiriliyoruz. Bu durgunluğa, miskinliğe virgül koymak da olmaz, çünkü o aynı düzeni devam ettirmek için can atıyor. Onun yerine belki de noktalı virgül gerek. Ne nokta ne de virgül, ama her ikisi de...

Bu yazıyı bitirmiyorum, sözü üç noktaya bırakıyorum.

...

Tuesday, June 01, 2010

Asker

Şavaşın tatile çıktığı barış dönemlerinde herşey yolunda gider. İlişkiler sağlamdır, sarsılmazdır. Hatta öyle ki; üst düzey rütbeliler ile astlar iyi ilişkiler içindedirler. Bu, astlar ve üstler arasında eşitlermişçesine bir ilüzyon dahi oluşur.

Sıradan günlerden biriydi, güneş gökte asılı, rüzgar tatlı tatlı salınmaktaydı. Talim sahasının ortasında kurulmuş tatbikat çadırının içi dışarıya göre nispeten sıcak ve biraz da branda bezi kokuyordu. Nizamiye dışındaki askerler, kıdemlerine göre sağda solda, barış döneminin de etkisiyle kestirmekteydi. Kuşlar gökyüzünde oynaşıyor, toprak ana ise tüm ağırbaşlılığıyla vakur ve kabulllenici olan biteni seyrediyordu.

Albay Ermiş, daha geçen sene atandığı görevinin kendine verdiği yetkilerle talimat çadırına doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Güneş ve ılıman hava onu rahatlatmıyordu, zira yaklaşan savaşın çirkin ve leş gibi kokan ağır havası şimdiden onun burnunu rahatsız etmeye başlamıştı. Kemiksizlerle yapılacak olan savaşta her karış toprak cephe sayılırdı ve savaşmaya değerdi. Onlar inanmışlardı bir kere. Bu yolda savaşmak kaçınılmaz, ölüm umursanmaz, zafer ise garantilenemeyen bir eve dönüştü. Zafer yolunda, inanç, odaklanma ve mücadele kaçınılmaz unsurlardı ve O, üzerinde bu özelliklerin tümünü taşıdığı düşüncesiyle ilerliyordu.

Büyük yeşil çadırın kapısı kapalıydı. içeriden gülüşmeler ve sesler geliyordu. Adımlarını yavaşlattı, on adım kala durdu. Sanki bakışlarıyla çadırın içini görüyordu. Güneş birden kendini daha çok hissettirdi ve o bir anda kendi kendine sordu:

"Neyim ben?", "Bu ordu için ne ifade ediyorum?", "Vazgeçilmezlik payem nereye kadar taşır beni?"

Geri sayım başlamıştı. 10 adım, 9 adım, 8 adım... Durdu. Peki ya savaş dönemlerinde nasıl yürürdü işler? Nasıl değişirdi ilişkiler? Kemiksizler nasıl sızardı sınırlardan? Yiğitler cephede savaşırken, kendini bilmez ve cephe yüzü görmemiş kendini bilmezlerin, koltuğum daha da rahat olsun, üstler gözünde rütbem daha da yüksek olsun diyenler tarafından nasıl da arkadan bıçaklanma kararlarının verildiğini nasıl da bilmezler? Nasıl da yiğitçe ve safça ölürler. Son gördükleri gözlerinden süzülen bir damla yaştan kırılıp süzülen güneş ışığı ve inancın körlüğünde, bu güneş ışığının cennetle mükafatlandırılmak olduğu yanılsaması olur. İşte o zaman, cephe gerisinde duranlar, sayılarla ve yalnızca sayılarla değerlendirirler olup biteni. 5 ölü, 7 ölü, 45 yaralı, 200 ölü... Ne fark eder ki? Ne zaman ki kendi kolu bacağı kopar ya da ne zaman ki cepheye sevk emri alır, işte o zaman soğuk terler kuyruk sokumuna doğru usul usul ilerler. Yine de paniğe mahal yok, zor günler için saklanan, envanter dışı cephaneler açığa çıkarılır. Yeni bir savaş başlamaktadır. Savaş içinde savaş...

Görev çağırmaktadır. Üç adım daha: 7 Adım, 6 Adım, 5 Adım... Çadırın kapısını hafifçe aralayıp yavaşça içeri süzülüyor. Edilgen cümleler dinlemeye hazır artık.
"... karar alınmıştır.",
".... böyle düşünüldü."
"... faydası olacağı düşünülmektedir."
"görüşmeler neticesinde ... olduğuna karar verildi."

- iyi ama kendi düşüncelerim nereye gitti?
sorusunu kendi kendine soruyor, fakat soruyu sorduğu anda bu emir komuta zincirinde bir halka olduğu bilinci kafasına çakılıveriyor; tıpkı karanlık sokakta, elinde bıçak, köşede bekleyen gaspçı gibi. Bıçak böğrüne, sol kaburgalarının arasına saplanıveriyor. Önce nefesi kesiliyor, kanın sıcaklığını hissediyor, sonra da keskin ve bembeyaz bir acı yakıp geçiyor tüm düşüncelerini.

Düşünce tarlasının körpe tohumları cayır cayır yanıyor. Çünkü o düşünmemeli.
Onun yerine "Düşünüldü!"

Thursday, May 27, 2010

Savaş Sanatı - II

Sokağa girdim... Çıkmaz sokak. Sağ tarafta 25 metre uzakta yaşlı bir çam ağacı yükseliyor; sol tarafta 15 metre uzakta bir elektrik direği yükseliyor. Yolun tam ortasında, yaklaşık 35 metre sonra bir logar kapağı yer alıyor. Tatlı bir rüzgar yanağımı okşuyor. Gözlerimi kapıyorum. Göz kapakları aydınlığı dışarıya hapsediyor. İçeride kan kırmızı bir karanlık. Yavaş yavaş adım atıyorum gözlerimi açmadan. Tedirginim... Adımlarımı sayıyorum, kulak kesilmişim: arkadan araba mı geliyor, Önden bisikletli bir çocuk mu gelecek ya da bir köpek koşarak saldıracak mı? İkinci, dördüncü, derken altıncı adım.

Duruyorum;

Kaygılarım beni durduruyor, oysa gözlerimi kapamadan önce solda duran elektrik ağacının, sağdaki çamın ve ortadaki logar kapağının yerini tespit etmiştim, üstelik bu bir çıkmaz sokaktı ve karşıdan araba gelmiyordu, bisikletli çocuk ve azgın bir köpek de yoktu ortalıkta. O zaman neden endişeleniyordum? Tüm hayatım şartlanmalarla geçmiş, beklenmedik tehlikeler, beklenmeyenin vereceği acı hep ürkütücü bir öcü olarak sunulmuş.

Tekrar yürümeye başlıyorum...

Gözlerimi açmıyorum, olacakları göze alıyorum. Onuncu adım, on ikinci adım, yirminci adım, gözlerim açılıyor! Emirlerimi dinlemiyor, koruma iç güdüsü kontrolü ele geçiriyor. Elektrik direği hemen arkamda kalmış, sağ taraftaki çam ağacına ise uzağım. Rüzgar hala tatlı tatlı esmekte.

Adımlarım önce ağırlaşıyor, sonra görmenin huzuru ile hızlanıyorum...

Monday, November 30, 2009

Derin Sular

Derin sular karanlık olur.
Gün yüzü görmemiş binbir türlü canlı yaşar bu sularda.
Basınç yüksek, su soğuk ve yalnızlık dayanılmaz olur.
Görmek için göz yetmez.

Kıssadan hisse? Çıkarana!

Thursday, September 03, 2009

Plaz(m)a İkilemi ya da Plazmalemma

Birtakım açıklamalar yapmak, içinde bulunduğumuz durumun doğasındandır*:
Plaza: İş merkezi. İspanyolca kökenli olup, şehir merkezi gibi geniş açık kamu alanlarını ifade etmek için kullanılan bir kelime olmakla birlikte Türkçe'de "iş merkezi" karşılığını bulmaktadır. Ve trajedimizin merkezi de işte tam bu noktadır.
Plazma: Kimya ve Fizikte "iyonize olmuş gaz" anlamına gelmektedir. Kendine özgü niteliklere sahip olduğundan, plazma hali maddenin katı, sıvı ve gaz halinden ayrı olarak incelenir. Katı bir cisimde cismi oluşturan moleküllerin hareketi çok azdır,moleküllerin ortalama kinetik enerjisi herhangi bir yöntemle (örneğin ısıtarak) arttırıldığında cisim ilk önce sıvıya sonra da gaza dönüşür, ki gaz fazında elektronlar gayet hızlı hareket ederler. Eğer gaz halinden sonra da ısı verilmeye devam edilirse iyonlaşma başlayabilir, bir elektron çekirdek çekiminden kurtulur ve serbest bir elektron uzayı meydana getirerek maddeye yeni bir form kazandırır. Atomun bir elektronu eksik olacak ve net bir pozitif yüke sahip olacaktır. Yeterince ısıtılmış gaz içinde iyonlaşma defalarca tekrarlanır ve serbest elektron ve iyon bulutları oluşmaya başlar. Fakat bazı atomlar nötr kalmaya devam eder. Oluşan bu iyon, elektron ve nötr atom karışımı, plazma olarak adlandırılır.
Plazmalemma: Hücre zarı ya da hücre membranı, hücrenin dış kısmında bulunan, molekülleri özelliklerine göre hücre içine alan veya dışarı bırakan katmandır.
Dilemma: İkilem
Açıklamaların ardından, bu alakasız kavramların hayata ne şekilde nüfus ettiğini ve görüşümüzü bildirmek zamanıdır. Güneş yükselişini tamamlamış, çöküşe geçmiş gümüş şehrin parlak ve soğuk yüzeyleri üzerinde.
Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla uyanacak garip bir yaşam formu yaşamını sürdürüyor. Bugüne kadar bilinen hiçbir forma uymuyor. Elle tutulup gözle görülür bir yapısı yok çünkü. Tamamıyla suni tamamıyla sahte ve soyutlanmış ama aynı zamanda da hayatın içinde. İkilem boynuzunun uçlarından şehri izliyorum batan güneşin kasvetli akşam karanlığında, kararlılıktan uzak...
Adeta robotlaşmışçasına geziniyorlar ortalıkta. Düşünce düğmeleri kapatılmış. Boyunlarında kimlik kartları. Kırmızı, mavi, yeşil ve bir sürü değişik renklerde boyunduruklarıyla bir sağa bir sola koşturmaktalar kaçan zamanın peşinde ancak ne var ki kaçtığına inandıkları zaman kendilerininki değil. Kaçan başkalarının değerli zamanı, sönense kendi hayatları. Ne var ki bu durum önceden tanımlandı: Kendine özgü niteliklere sahip bir form. Plaz(m)a formu. Bunlar, Plazaların içinde yaşamlarını körelten, var olmayan kavramların peşinde koşanlar.
Peki ya bu hilkat garibesi ikilem yaratığının boynuzunda oturan beni ve benzerlerimi bu plaz(m)alardan ayıran nedir? Yoksa bu da mı tanımlandı yoksa bu da plaz(m)anın içinde saklı. Ne diyor, yazgının sözlüğü... Diplerine çamur dolmuş tırnaklarla ve fiziksel yorgunluğun yansıması nasırlarla çeviriyorum ağır yaşam sözlüğünün karar kuru sayfalarını. İşte burada: hücrenin dış kısmında bulunan, molekülleri özelliklerine göre hücre içine alan veya dışarı bırakan katman: Plazmalemma!
Kendimi bir boynuzun ucunda diğerine salıyorum usulca, güneşin batmasıyla güne çöken kasvet yüzümü yalayıp geçiyor ıslak diliyle. Şimdi diğer boynuzun ucunda çömeliyorum. Son moda giysiler ve makyajlar, pahalı kol saatleri ve cep telefonları gözümün önünden geçip gidenler. Plaz(m)aları görmek mümkün değil çünkü hiçbir forma uymuyorlar ve uymadıkları gibi de plazmalemma tarafından özenle ayıklanmışlar bilinen yaşam formlarından.
İkilem bunun neresinde diye soracak olursanız, cevap basit: böylesine az gelişmiş, hilkat garibesi ve tüketim manyağı bir toplumun, hayatın, sistemin içine doğup da kendini nerede konuşlandıracağını bilememekte, buna karar verememekte. Bir yanda Plazanın parlak yüzeyleri, ışıl ışıl, tüketim için damarlara nakit pompalayan; al benili renkler, ciciler biciler, diğer yanda ise gecenin al benisi olmayan, tek düze, soluk ama alabildiğine ayakları yere basan sessiz varlığı, enerjisi öldürmeyen ama güldürmeyen, tutkulardan uzak gerçekler. İkilemi yaratan ise gerçeğin derinlerde yatan kökleri.
Belki yıllar, asırlar var ikilem boynuzunun uçlarında, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor ruhum ki böylece zaman denilen aldatmacanın içinde çürüyüp gidiyorum. Bir akşamın okşayan kucağından bir sabahın yakan aydınlığına, sonsuza...
* Kavramların açıklamaları sırasında "vikipedi/wikipedia" ve "TDK"den yararlanılmıştır.




Friday, June 12, 2009

Düşler Tarlası

Geçmişe dönüp baktığında, meydan savaşı sonrasında yanan buğday başaklarından semaya yükselen kara dumanlardan başka birşey göremiyorsan eğer bil ki hem geçmişin hem de geçmişte geleceğine dair düşlerin başkaları veya hayat tarafından suni tarlalara ekilmiştir.

Çocukluğundan başlayarak, sana ait olmayan değerler önüne sürülmüş, hiç karşılaşamayacağın heyecanlar hemen parmaklarının ucunda hissiyatı yaratılmış, sahte umut tohumları ekilmiş demektir hayatına.

Gün olup, dost eller birer birer gerçeğin acı tadıyla ağızlarını buruştururken, sen de zavallı yalnızlığının samansı tadıyla gökyüzünde toplanan karar bulutlara şöyle bir bakıp, derin bir nefes al! Zira birazdan, yağmur öncesi çakan şimşek, önünde oluşturulan kuru samandan düş tarlasını ateşe verecek ve cayır cayır yanacak için, öfkenin kırmızı ateşleri içinde.

Ya sonra? Sonra yağmur başlayacak ateşi söndürmek istercesine ve ateşle suyun mücadelesinden ortaya çıkan yoğun duman, genzine kaçacak, nefesin darlanacak.

Yağmurdan sonra sana kalacak olan, göz alabildiğine uzanan vasat topraklarda gençliğinin ve ve hayatının nasıl harcandığını görmek olacak.

İŞte,

Bu hayat hep düşler tarlasının kaçınılmaz sonlarına sürükledi bizleri. Umudu en son yakmak için de ufak tefek örneklerle ağızları sulandırdı, yapmacık tadlarla insanoğlunun kendi yanılmasamaları içinde yitip gitmesini sağladı.

Ve,
Sen, okuyucu, eğer bu yazılanlara hak veriyorsan artık senin için de çok geç demektir!

Wednesday, November 26, 2008

Kendimle konuşmalar - 89666

Birgün öleceğim, biliyorum.

O gün geldiğinde olur da geriye bakma fırsatı bulursam ve eğer bu fırsatı değerlendirirsem, ne göreceğim?

Yüzümden bir tebessüm meltemi mi esip geçecek yoksa hüznün sağnak yağışı mı? Sönüp giden yaşamımı tatlı tatlı okşayan, bir meltemse eğer o zaman bu hayat ölümle taçlanıyor demektir. Yok eğer ölümün yalnız ve dar sokağında sağnağın ıslaklığıyla titriyorsam, boşa yaşanmış bu hayatın ardından okkalı bir küfür savurup, son soluğumu da doğru düzgün yaşamayı beceremediğim, sözde "benim" olan yaşamıma harcamayıp da başka nereye harcayacağım, sorarım kendime?

Abuk subuk sıkışmışlıkların, kontrol edilemez buhranların, dar geçitlerin ötesinde sinir bozucu iyi niyet ve fakirin ekmeği umutla, yaşamın bu eli sıkı düzenine söverek geçen onca zamandan ve kalın iddiaların gölgesine hamak serdiğim anlardan sonra geriye kendine güven ve şeref adına ne kalır, sorarım kendime?

Anlamını yitiren,dilencilerin bile tenezzül etmedikleri, geçmişten kişiyle gelen ve bir başkasında tiksintiden başka birşey uyandırmayan hatıralarla kapatıldığım tek kişilik huzurevinde, beyin pelte olmadan ve incecik camdan mamul sığınakta daha ne kadar savaşmadan yaşanır, sorarım kendime?

Ölecek olmak bir yana, yaşamak hissiyatının, hapsedilmişlik temelinde çürüyüp gitmesi karşısında ölmekse tek çare nasıl olur da buna yaşamak, ötekine ölmek derim? Sorarım kendime?

Kendine sor, sor... Cevaplarını bildiğim soruları kendime sormaksa amaç, cevap da ben de olduğuna göre yine fuzuli işler peşindeyim demektir. Yok cevap ben de değilse niçin kendime sorup duruyorum... Bilmiyorsam ve umut etmiyorsam ne istiyorum? Bunu kendime mi soruyorum? Bilmiyorum.

Kayalıkların tepesinde kurulmuş ahşap evin ikinci katında, denize bakan pencerinin pervazına dirseklerimi dayamış, mutfaktan gelen kahve kokularını içime çekerek düşünüyorum. Dışarıdaki yosun kokusunu biliyorum. Martıların çığlıklarını duyuyorum ama dışarı çıkmak istemiyorum.

Sus

Tuesday, November 11, 2008

Uzatmayın artık...

Kelimeler yorgunluk veriyor.
Birbiri ardına dizilmiş, tren vagonları misali ağız tünelinden çıkan iradesiz ve fakat alışkanlık mahsulü hayata ve güne uzayıp gidiyorlar.
Başımı ağrıtan, uzatılmış diyaloglar.
Anlaşılmayan, anlamlandırılamayan eleştiriler.
"Söz gümüşsa sükut altındır." sözü, altından sessizlik tahtında unutulmuş gitmiş bugünlerde. Sonuçsuz tartışmalardan uzak durmaya çalışırken başıma bir ağrı saplanıveriyor. Hava, ciğerlerime giden yolda bir yerlerde sıkışıp kalıyor. Açıklamalar sarmalında ve kafamın tutamaçlarında, hız kesici yol bariyerlerine söve saya sürüyorum bilincimi.
Uzun uzak ufuklarda güneş ağır ağır batıyor.
Biliyorum ki o gün geldiğinde yalnız başımıza göçüp gideceğiz bilinmeyene. Ve işte o zaman kimsecikler soru sormayacak, sorgulamayacak.
Hayat denen o koşturmaca, sonsuz karanlığın, pekmez koyusu derinliğinde, son ışık da yitip gidinceye dek batacak ve sonsuza dek sönecek.
Ne zaman
ne mekan
ne baş ağrısı
ne de sıkıntılar kalacak geriye.
Söz göz geçirmeyen bölmelerde, yalnızlık tahtında ve sükut örtüsü altında toprak kokusuyla tadını çıkaracağız o zaman...
Ve şimdi, akılda kalan bir atasözü çınlıyor semada:

"Dertsiz baş terkide gerek"

Monday, October 06, 2008

Sıkışmışlık hissi

Beklentilerin ve heyecanların ilüzyon olduğu söylemini bilince dönüştürümek çabası sürüp giderken, birgün, birdenbire düzene düzüldüğünü hissetmek. Sırıtan sırtlanların kucağına düşmek...

Baş ağrısının arkasında yatan kavramsal kargaşaların karanlığında, başını eline alıp arkana bakamadan öylece oturmak ve korkunun girdaplarında nefessiz daralırken çatlayan damarlardan fışkıran kanda boğulmak...

Lekelenmemiş heyecanların ardında önlenemez bir çığ gibi yükselen hayal kırıklıklarının açacağı onarılmaz yaraların bilincine varmaksızın, kedi yavrusu saflığıyla kor alevi kırmızı öfke yumaklarıyla oynamaya çalışırken birden kül grisi aldatılmışlığa yenik düşmek...

Hiç bitmeyecekmiş gibi muamele edilen hayatların, bir göz açıp kapama süresinde hiç varolmamışçasına yok olduğuna tanık olurken, kendine birşey olmayacağına ilişkin inancın aynadaki sırıtkan yansımasında kendini seyrederek uyuşmak...

Ciğeri beş para etmezlerin leş kokan nefeslerini içine çekerken, hayat elimizden kayıp dökülürken, adım adım ölüme yanaşmak...

VE tüm bunların gölgesinde suya hasret, solgun bir umutla titreyerek yaşamaktır sıkışmışlık hissini ta benliğinde hissetmek.

Sunday, June 15, 2008

OYUN

Oyunun kuralları vardır. Kurallar dahilinde oynandığı sürece zaman hoşça geçer ve oyun sona erdiğinde oyuncular bu oyunun içinde olmaktan haz alırlar. Peki ya birileri kuralları ihlal etmeye başlarsa ne olur? Oyun, oyun olmaktan çıkar. Ancak oyunun kurallarını koyanlar, kuralları bozanlardan yana olurlar ya da kuralı çiğneyenler kural koyucular olursa ortaya nasıl bir tablo çıkar? Kokuşmuşluk oyunun kuralı haline gelir, oyun alanı genişler, oyununun kuralı bozandan gayrısı oyundan zevk almaz hale gelir ve dahası oyuncular oyunda piyon haline gelirler. Peki bu durum nasıl sona erer? Ya da erer mi? Yeni kurulan oyun sisteminde güçlü oyuncular, kuralları akıllıca yorumlayabilir, düzen ve hileleri farklı düzen ve hilelerle bertaraf edecek kadar akıllı ve daha sonra da asıl oyunun kurallarını yeniden tesis edebilecek derecede inançlı ve onurlu olurlarsa kural çiğneyicilerinin sonu başlamış olur. İçinde bulunduğumuz hayat bir oyundur. Oyun içinde oyunlar sergilenir. Kimileri masum, centilmence kimileri kirli ve hain. Ayak oyunları izleriz zaman zaman. Kuralların çiğnendiğini, değiştirildiğini gözlemleriz; bazen müdahale edemeyiz bazen etmek isteyip etmeyiz. Çoğu zaman oyunda figuran olmanın ezikliği içinde gözlerimizi yerden kaldıramayız. Ya da bir oyundaki piyon misali oradan oraya sürüklenirken çaresizliğimize içten içe ağlarız. Deveden büyük fil var misali, büyük oyuncular ve daha büyük oyuncular vardır. "M"ler..."K"ler..."D"ler..."Y"ler ve diğerleri. Oyun sürdükçe vakit geçer ve her sanatçı yorumunu farklı şekilde ortaya koyar. Zaman zaman kurallar daha da sertleşir, yorumlar çarpışır ve ortaya çıkan tabloya göre oyuna verilen isimler değişir. Peki ya seyirciler? Yönetmenler? Her oyunun seyircisi ve yönetmeni var mıdır? Olmalı ki bu oyun sergileniyor. Olmalı ki oyun kurallara göre oynanıyor. Ne zaman ki oyuncular yönetmeye başlıyorlar oyun menfaatler dengesinde ve merkezinde sahneleniyor. Ne zaman ki seyirciler oyuna müdahale ediyor yönetmen kontrolü, oyuncular tarafsızlıklarını kaybediyorlar. Onca değişken arasından hangisine güvenmeli, ne şekilde hareket etmeli. Ben size bir sonraki oyunun detaylarını vereyim siz yerinizi belirleyin:

Sahne : İçinde bulunduğunuz yaşam
Başlama saati : Oyunu algılamaya başladığınız an
Bitiş saati : Algınızın kör olduğu an
Perde arası : Yok

Ve son olarak "oyun"un resmi tanımı:

(1) Vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan eğlence;
(2) Kumar;
(3)Şaşkınlık uyandırıcı hüner;
(4) Tiyatro veya sinemada sanatçının rolünü yorumlama biçimi;
(5) Müzik eşliğinde yapılan hareketlerin bütünü;
(6) Seslendirilmek veya sahnede oynanmak için hazırlanmış eser, temsil, piyes;
(7) Bedence ve kafaca yetenekleri geliştirmek amacıyla yapılan, çevikliğe dayanan her türlü yarışma;
(8) (mecaz) Hile, düzen, desise, entrika"
(TDK sözlüğü)