Showing posts with label savaş. Show all posts
Showing posts with label savaş. Show all posts

Tuesday, June 01, 2010

Asker

Şavaşın tatile çıktığı barış dönemlerinde herşey yolunda gider. İlişkiler sağlamdır, sarsılmazdır. Hatta öyle ki; üst düzey rütbeliler ile astlar iyi ilişkiler içindedirler. Bu, astlar ve üstler arasında eşitlermişçesine bir ilüzyon dahi oluşur.

Sıradan günlerden biriydi, güneş gökte asılı, rüzgar tatlı tatlı salınmaktaydı. Talim sahasının ortasında kurulmuş tatbikat çadırının içi dışarıya göre nispeten sıcak ve biraz da branda bezi kokuyordu. Nizamiye dışındaki askerler, kıdemlerine göre sağda solda, barış döneminin de etkisiyle kestirmekteydi. Kuşlar gökyüzünde oynaşıyor, toprak ana ise tüm ağırbaşlılığıyla vakur ve kabulllenici olan biteni seyrediyordu.

Albay Ermiş, daha geçen sene atandığı görevinin kendine verdiği yetkilerle talimat çadırına doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Güneş ve ılıman hava onu rahatlatmıyordu, zira yaklaşan savaşın çirkin ve leş gibi kokan ağır havası şimdiden onun burnunu rahatsız etmeye başlamıştı. Kemiksizlerle yapılacak olan savaşta her karış toprak cephe sayılırdı ve savaşmaya değerdi. Onlar inanmışlardı bir kere. Bu yolda savaşmak kaçınılmaz, ölüm umursanmaz, zafer ise garantilenemeyen bir eve dönüştü. Zafer yolunda, inanç, odaklanma ve mücadele kaçınılmaz unsurlardı ve O, üzerinde bu özelliklerin tümünü taşıdığı düşüncesiyle ilerliyordu.

Büyük yeşil çadırın kapısı kapalıydı. içeriden gülüşmeler ve sesler geliyordu. Adımlarını yavaşlattı, on adım kala durdu. Sanki bakışlarıyla çadırın içini görüyordu. Güneş birden kendini daha çok hissettirdi ve o bir anda kendi kendine sordu:

"Neyim ben?", "Bu ordu için ne ifade ediyorum?", "Vazgeçilmezlik payem nereye kadar taşır beni?"

Geri sayım başlamıştı. 10 adım, 9 adım, 8 adım... Durdu. Peki ya savaş dönemlerinde nasıl yürürdü işler? Nasıl değişirdi ilişkiler? Kemiksizler nasıl sızardı sınırlardan? Yiğitler cephede savaşırken, kendini bilmez ve cephe yüzü görmemiş kendini bilmezlerin, koltuğum daha da rahat olsun, üstler gözünde rütbem daha da yüksek olsun diyenler tarafından nasıl da arkadan bıçaklanma kararlarının verildiğini nasıl da bilmezler? Nasıl da yiğitçe ve safça ölürler. Son gördükleri gözlerinden süzülen bir damla yaştan kırılıp süzülen güneş ışığı ve inancın körlüğünde, bu güneş ışığının cennetle mükafatlandırılmak olduğu yanılsaması olur. İşte o zaman, cephe gerisinde duranlar, sayılarla ve yalnızca sayılarla değerlendirirler olup biteni. 5 ölü, 7 ölü, 45 yaralı, 200 ölü... Ne fark eder ki? Ne zaman ki kendi kolu bacağı kopar ya da ne zaman ki cepheye sevk emri alır, işte o zaman soğuk terler kuyruk sokumuna doğru usul usul ilerler. Yine de paniğe mahal yok, zor günler için saklanan, envanter dışı cephaneler açığa çıkarılır. Yeni bir savaş başlamaktadır. Savaş içinde savaş...

Görev çağırmaktadır. Üç adım daha: 7 Adım, 6 Adım, 5 Adım... Çadırın kapısını hafifçe aralayıp yavaşça içeri süzülüyor. Edilgen cümleler dinlemeye hazır artık.
"... karar alınmıştır.",
".... böyle düşünüldü."
"... faydası olacağı düşünülmektedir."
"görüşmeler neticesinde ... olduğuna karar verildi."

- iyi ama kendi düşüncelerim nereye gitti?
sorusunu kendi kendine soruyor, fakat soruyu sorduğu anda bu emir komuta zincirinde bir halka olduğu bilinci kafasına çakılıveriyor; tıpkı karanlık sokakta, elinde bıçak, köşede bekleyen gaspçı gibi. Bıçak böğrüne, sol kaburgalarının arasına saplanıveriyor. Önce nefesi kesiliyor, kanın sıcaklığını hissediyor, sonra da keskin ve bembeyaz bir acı yakıp geçiyor tüm düşüncelerini.

Düşünce tarlasının körpe tohumları cayır cayır yanıyor. Çünkü o düşünmemeli.
Onun yerine "Düşünüldü!"

Thursday, May 20, 2010

Savaş Sanatı - I

Bu topraklarda doğalı 32 yıl olmuştu. Her geçen gün bir başkalık sunmuştu hayat ve her geçen gün onu şaşırtmak için elinden geleni yapıyordu.

Bu sabah hava güneşliydi, hava durumuna bakılırsa öğleden sonra yağmur yağacaktı. Ona göre giyinmeliydi. Takımını üzerine geçirdi, eline de şemsiyesini alarak dışarı çıktı. Sabahın taze kokusu burun deliklerinden ciğerlerine kısa yolculuğuna devam ededursun, düşünceler şimşek hızıyla onu geçmişe götürüp getirdi. Sokağın öte ucunda, sabah güneşinin altında gerinen kediyi
fark ettiği sırada, ağacın dalına az ileride yolun ortasında duran kemiği süzen kargayı da gözden kaçırmadı. Tatlı sabah rüzgarı mor salkımın rahatlatıcı kokusunu etrafa yayarken, çöp kutusundan gelen karpuz kabuğu ve sigara izmariti kokusu ona dün akşam alışverişten dönen dördüncü kat 12 numaradaki genç çifti hatırlattı. Ağır ağır sokaktan yürümeye devam etti. Yol
tek yönlü olmasına rağmen ters yönden gelen var mı diye kontrol etti. İnsanlara belli olmuyordu. Sokağın köşesine geldiğinde kırmızı ışığın yeşile dönmesine daha 25 saniye vardı. Hızını biraz arttırırsa yeşil yandığında taksiye bineceği noktaya tam zamanında ulaşmış olacaktı. İşte bu sırada yolun karşısında sabırsızlıkla bekleyen kadını fark etti, belli ki kadın yeşili beklemeden kendini yola atacaktı, acelesi vardı. Bu durumda ve bu hızla yürürse hareket eden araçlarla varmaya çalıştığı nokta arasında tam ortada kalacaktı kadın. Bu da ilk gelen taksiye onun talip olmak istemesi olacaktı. Saatine göz attı, daha vakti vardı. o halde aceleye mahal yoktu. 5 saniye kalan kadın kendini yola attı. Kadın panik içinde karşıya geçerken ilk taksiye el etti. Taksi yavaşladı... Akşamki yağmurdan kalan su birikintisi gözünden kaçmadı. Bir adım geriledi, hafifçe
sıçrayan su onu sıyırıp geçmişti. Yaklaşık 30 saniye sonra taksiye binmişti.

Gideceği yere varmak için 3 alternatif yol vardı. Minibüs yolu daha kısa olabilirdi ama bu saatte oldukça kalabalık olmalıydı. Diğer yol uzun olan yoldu. O halde üçüncü alternatifi tercih etmeliydi. Biraz daha fazla ödeyerek tam zamanında gitmek istediği yerde olabilirdi. Taksici bir haber kanalı açmıştı. O'ysa tek kulaklığını taktığı radyodan sabah programını dinliyordu. Bir yandan yolu gözlüyor, arada haberleri dinliyor, zaman zaman da müziğe kulak veriyordu. Gün boyu yapması gereken işleri de kafasından geçiriyordu. İşler bu aralar yoğundu. Acil ve süreli işleri öncelikle tamamlamalı, önemsiz ve acelesi olmayan işleri de zamana yaymalıydı. Sevdiği bir rock parçası onu alıp geçmişe götürüyordu. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumu yorumlayan sabah haberleri ise bir yandan sürüp gidiyordu. Sunucu gazete başlıklarını okurken, taksici laf olsun diye bir soru sordu:

- İşler yoğun mu bu aralar?

Verilecek cevap, bundan sonraki kısa yolculuk için önemli, ama cevabın kendisi önemsizdi. Öyle bir cevap vermeliydi ki sorunun ardı gelmesin.

- ...

Cevap vermemek en iyisi olacaktı. Duymazdan geldi, kafasını yola çevirdi ve sessizliğini korudu. Yolculuk bittiğinde, önceden hazır ettiği parayı uzattı ve iyi günler dileyerek ofise doğru yürüdü. Karşıdan gelenleri tek tek izleyerek yoluna devam etti. Ofise girdiğinde günün planını yapmıştı. Hesapta olmayan işler için gözden çıkarılabilecek bir kısım işi de gözden çıkarmaya hazırdı.

Apartmanın kapısı arkasında kapanırken yerlere dağılmış kağıtlara göz attı. Asansör beşinci katta kalmıştı, demek ki birileri ofise çıkmıştı. Asansörün önündeki parfüm kokusundan biraz önce çıkanın erkek olduğunu düşündü. Saate ve kokuya bakılırsa bu gelen iş arkadaşlarından biri değildi. Asansörün düğmesine basarken gözlerini kapadı ve apartmanın sessizliğinde anlık bir
hiçliğe bıraktı kendini. Şimdi hiçbir yerde değildi.

Savaşa hazırdı, bu onun yoluydu.



Tuesday, March 10, 2009

Meydan Savaşı

Günlerden yağmurlu bir gün, ufacık bir el yüreğimi sıkıyor. Kan çiçekleri yayılıyor göğsüme, her nefeste kanımda boğuluyorum. Gözlerim kiraz kırmızı yaşarıyor, burnumdan acıyla çıkan inlemeler kafatasımda yükselen ateşin yanında saflara katılıyor. Hayat memat mücadelesinde, sırtımdan yükselen ağrının karanlık orduları gözlerimin üzerinden burun dağına hücuma kalkıyor. Kan gölünde boğulan sevinçlerin çıkardığı iniltiler vadiye yayılırken yalnızlık göğe yükseliyor son vuruşu yapmak üzere.

Gözlerim boşalıyor, ölüyorum. Ruhsuz bedenim birkaç adım daha atıyor, düşüncelerim tökezliyor. Savaşın sıcağında buharlaşan düşünceler, tarif edilemez ilüzyonlar oluşturuyor. Kaygısızca salıverilmiş, küf kokan korku, hız kesmeden yerini alıyor kızıl öfkenin yanında.

Mide volkanı kaynadıkça kaynıyor. Her biri zehir dolu baloncuklar ardı arkasına patlıyor, acı yayılıyor.

Ordularım nerede? Onca yıl gözettiğim, beslediğim ve inandığım? Savaş meydanının ortasında bir başıma yıkık ve ezik dururken, minik el yüreğimi parçalarcasına sıkarken ve beynimin parçacıkları semaya binbir parça dağılırken nerede güvendiğim kuvvetler? Nerede? Ne...

Ve sırtımda yayılıyor bu defa kan çiçekleri. Boşalan gözlerim, uğuldayan kulaklarım, uzun uzak gölgemle batan güneşin ardı sıra seriliyorum. Ölüyorum, kimin sapladığını bilmediğim kimliksiz bıçağın biber acısı kahpeliğinde.