Showing posts with label ölüm. Show all posts
Showing posts with label ölüm. Show all posts

Tuesday, April 05, 2022

Semoş

İçimi yokluyorum, bir boşluk var, tatsız tuzsuz. Üstelik gelecege sıkılmış bir kurşun gibi zamanı delip geçiyor. 

Yaşam denen yolculuk, bir durakta sonlanıyor, orası muhakkak. Son durağın neresi olduğu ise muallak. 

Hiç gitmeyecekmiş gibi biriktirmek alışkanlığından geriye kalanlar, son durakta indikten sonra yolculuğa devam edenlerin karşısına, yaşamın geçiciliğini vurgulayan kocaman bir anıt gibi dikiliyor.

Öte yandan hiç tükenmeyecekmiş gibi ertelemelere sahne olan yaşamda, sonu görmek, 'keşke' bilançosunu yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor. 

Sen gittikten sonra kulaklarımda sesin hep aynı şefkatle yankılanmaya devam etti Semoşçuğum. Ses tonun ve hayat dolu bakışların enerjinin yoktan var olmayacağına inancımla hep yanımızda olacak. Bazen de gözlerinde yakaladığım donuk bakışlar geliyor aklıma ama biliyorum ki mücadele azmin onları hep yendi...

Şimdi, senden sonra keşke demeden ve sevgiyle seni ta derinimde hissederek ben de sana sesleniyorum ve biliyorum ki hissedeceksin: seni çok seviyorum/z ve sevmeye de devam edeceğiz SEMOŞÇUĞUM.

Tuesday, July 16, 2019

Hayata çıkıyorum...

Tatil ve hayat birbirine çok benzer.
Tatile çıkarken yapılan planlar, planlar, planlar...

Zaman kısıtlı!

Tatilden dönerken yarım kalanlar, beklenmedikler, bir dahakineler...
Hatta bazen yarıda dönmeler.

Hayat?

İşte hayat da bir tatil,

Yarım kalmışlıklar aynı,
Hiç yaşanamamışlıklar aynı,
Beklenmedikler aynı

Yalnızca

Nereden geldiğimiz nereye döndüğümüz meçhul!

Ha, bir de ne zaman döneceğimiz...

Monday, January 13, 2014

"Can"ın ardından...

6:10 uçağı 7:10'da iniş yapıyor rüzgarlı bir Karadeniz sabahına. Hava limanından sonra otobüs yolcuğu iki saat sürüyor. Deniz, dağ, virajlar, hava, su hep aynı. Ne var ki değişen bir şeyler vardı bugün benim için; Bugün burada bulunma sebebim...

Kadim aile dostumuzun, 30'lu yılların ikinci yarısında başlayan hayat yolculuğu dün sona ermiş. Herkes diyor ki hava dün günlük güneşlikti, bugünse fırtına, yağmur yağış. Doğa gidenin ardından öfkeleniyor, göz yaşı döküyor... Onu toprak ananın kollarına yatırıyoruz, daha evvel nice dostlara yaptığımız gibi. Gözlerimden akan yaşlar yağmurlara karışıyor. İçim akıyor her damlayla, anılar benden taşıyor, görüntü buğulanıyor, kalabalık bir anda yok oluyor, alacakaranlıkta anılarımla yapayalnız kalıyorum. Dizlerim güçsüz, nefesim solgun, eriyorum, bitiyorum. 

Göz açıp kapama süresinde geçmişe gidiyorum: güneşli bir yaz günü, deniz pırıl pırıl parlıyor.
O, koltuğunun altında günün gazetesi ve benim için kitapçıdan aldığı kitaplarla çıkageliyor, ağır adımlarla. Gözlerinde geleceğe umut saçan bir ışıltı, "ateş adam" diye sesleniyor bana. Hayatın kara kuytularını hep görmüştü, ancak belki de o zamanlar umudu bende görüyordu, bana ve geleceğe inanıyordu. Ya da belki de daha körpecik bir dimanın hayallerini şimdiden kırmak istemiyordu. Kendi mücadelelerinde ulaşamadıkları mutlu sonlara benim ulaşacağımı düşünüyordu belki de. Kitapları ve gazeteleri bana teslim ettikten sonra babamla bir sohbete girişiyorlar yemek hazır olana kadar. Yemek sonrası Türk kahveleri içiliyor, sigaralar tellendiriliyor, karşılıklı gazeteler okunuyor ve sessiz saatler geçiyor. O zamanlar anlamazdım susarak nasıl sohbet edilebildiğini ya da bir şeylerin nasıl paylaşılabildiğini. Sonra sonra anladım ki, sözlerin ötesine geçmiş dostluklarda kelimelere ihtiyaç kalmıyormuş. Akşam üzeri, geldiği gibi giderdi... Gitmesin isterdim, arkasından bakakalırdım. "Gitme" diyemezdim, bilirdim ki desem de durduramazdım. Ve yine bilirdim ki o gitse de varlığı hep bizimleydi, yanımızdaydı.

Aradan geçen yıllarda, önce babam göçüp gitti bu dünyadan, tanıdığım en güçlü adam. Ardından birlikte bakakaldık, ben babasız, o kardeşsiz. Şimdi o da gitti ve ben yapayalnız... Gitmesin isterdim, ama şimdi daha iyi biliyorum ki, bir kere yola çıktıysa durmazdı artık. 

Bugün 13 Ocak 2014. Hayat nehri akmaya devam ediyor ve tüm yüce çınarları suyuna katıp götürüyor. O geçiyor ben bakıyorum, her geçen gün özlediklerimin sayısı artıyor. 

Yağmur şiddetini artırdı. Kağıdım, purom, gözlerim ıslanıyor. Yine de uzaklarda bir yerlerde umudum tütmeye devam ediyor. Gidenlere selam olsun, gelen günler elbet bizi de alır. O güne kadar bu nehir akar, biz bakar! 

Friday, May 03, 2013

Algının kapılarında duruken zihinden geçen düşünceler (geldiği gibi)

Bir eseri yaratanla, onu sonradan deneyimleyen 3. kişinin algıları elbette farklıdır. Yaratıcı, kaynağı kendisinde olanı ortaya koyarken, 3. kişi kendisine tamamen yabancı olanı kendi kişisel algılarıyla süslüyor; eserin, aslında kendi görmek, duymak, hissetmek istediklerini verdiğini sanıyor.

Yaratan - yaratılana hangi pencereden bakarsanız bakın sonuç hep benzer özellikler taşıyacak. Örneğin: yazar - okuyucu. besteci - dinleyici, tanrı - insan

Bu üç örneğin ilk ikisinde, ortaya koyan hep içinden çıkarttığı bir düşünceyi somutlaştırırken, ortaya çıkan hep yabancı bir 3.göz tarafından subjektif olarak yorumlanıyor. Üçüncü örnekte durum biraz daha karışık:

Burada yaratan herşeyi yaratmıştır. (ön kabulümüz bu olduğu müddetçe) Yarattıklarından yaşam ayrı bir eser, insan ayrı bir eser değerlendirilirse, insanın yaşamı değerlendirmesi de yine kendi sınırlı çerçevesinden ve elbette yaratıcıdan çok farklı bir pencereden olacaktır. HIrslarına, arzularına göre algıladığı yaşamda, suçu ve cezayı, ölümü ve doğumu hep kendi sınırlılığı içinde yorumlarken, yaratan yarattığını hep kendi dinamiklerinden çıkmış, kaynağından çağlamış bir pınar gibi kabullenip olduğunca kabullenecektir.

Yazar, eserini ortaya koyduğunda, her kelimenin onun için anlamı aslolanken, yazardan kopmuş bağımsız varlığını ilan etmiş eserin her bir okurun dünyasında bulduğu yankı tamamıyla farklı olup, kelimelerin duygu ve durumları ifade etmekteki kaypaklığı ne yazarı ne de okuyucuyu bir daha aynı platformda bir araya getirecektir. Her bir kelimeden fışkıran kontrol edilemez anlamlar, dökülen suyun kabını dolduramayacağı gerçeğinde olduğu gibi, zihinlerde yitip gidecektir.

İngiliz bir müzisyenin ortaya koyduğu bir pop şarkısı, bir Türk dinleyicisinin kulağında anlamsız kelimelerin yanı sıra güzel melodi ve armonisiyle tınlarken, Türkçeye çevrilmiş sözler, o melodiden bağımsız olarak okunduğunda tüm büyüsünü yitirecek ve geriye yalnızca edebi nitelikten yoksun, gelişigüzel bir araya getirilmiş dizeeler kalacaktır. Oysa, özgün dilinde dinlenen bir eser çok daha anlamlı ve çok daha zevke hitap eder olacaktır. Bu örnekte, yukarıda 2 paragrafta saymış olduğumuz örneklere ek olarak, algılayanın özelliklerindeki değişikliklerin de farklılıklara yol açabileceğini görüyoruz.

Bir klasik müzik eseri, klasik müziği doğuran kültürün içinden gelmeyenler için "öğretilmiş güzellik" olmaktan öteye geçemeyecektir. Oysa ki diğerinin genlerine işlenmiş bir algılyıştan söz etmek belki de yanlış olmayacaktır.

Anadilde dinlenmeyen bir şarkı, armoni ve melodisinin ötesinde, eseri ana dilinde dinleyene verdiği heyecanı tadı vermeyecektir.

Ve nihayetinde birey, yaşam karşısında sınırlılığı ve geçiciliğiyle yaşamın tadlarını gelişi güzel hissetmeye çalışırken, bir yolcu olduğu bilincini tam olarak hissedemeden göçüp gidecektir bu diyarlardan.

Monday, February 11, 2013

Saçılmak

Herşey tetiğe uygulanacak bir anlık baskıya bakıyor.
Beyin dışa açılacak ve hayat perdesini kapatacak.
Ağızdaki çeliğin kurşuni tadı ve kanın ılık daveti...
Sonra...?
Sonrasını hayatta kalanlar düşündün...

Monday, October 01, 2012

Derin


İnsan ruhunun bilinmeyen derinliklerinde yüzüyorum,
Karşıma ne zaman ne çıkacağını bilmeden.
Karanlık tüm yoğunluğuyla benliğime sarılmış,
Çığlıklar onun siyahlığında boğulmuş,
Gözler hep arıyor, cevaplar hep kayıp...

Benden taşıyor, kendime bakıyorum:
Gördüğüm manzara hep aynı sessizlik,
Kum saatinin taneleri gibi akıp gidiyorum,
Dur diyen ben, çok uzaklara gideli çok uzun zaman olmuş.
Kulaklar hep dinliyor, sesler hep kayıp...

Ben uzun uzak adam,
Derinlere daldıkça dalıyorum,
Gün ışığına umudum yok,
Karanlık kabulüm.

Sunday, July 29, 2012

Pencereler

Evimden dış dünyaya açılan 3 pencere var: Evin pencereleri, televizyon ve internet. Evin pencereleri yalnızca sokağı ve dışarıdaki binaların izin verdiği mesafeyi görmeye elveriyor. Televizyon, kullandığınız alıcının yayınına izin verdiği televizyon kanallarının uygun gördüğü dış dünyayı gözler önüne seriyor. İnternet diğer ikisine göre daha geniş bir görüş açısına sahip. Şayet yeteri kadar araştırırsanız, belli sınırların ötesine geçip farklı dış dünya görüşleri yakalayabilirsiniz. Burada da karşınıza binalar yerine devlet politikaları dikiliyor. Düzenleyici kurumlar belli noktaları tutarak, dış dünya görüşünüzün belli bir noktaya uzamasına izin vermiyorlar. Sonuç olarak, dış dünya evimdeki pencerelerin bana gösterdiğinden çok daha fazlası. Dışarı çıkıp görmeli, deneyimlemeli, ancak burada da sorunlar var...


İngiltere 2012 Olimpiyatlarını izlerken, farklı yaşantıların öykülerinde kendimi kaybediyorum bazen ve kendi pencerelerimden içeri geri geldiğimde, yaşadığım bu şehrin kanser gibi benliğimi her taraftan kuşatmış; sümüksü uyuşukluğunu her yanıma bulaştırmış olması beni çileden çıkarıyor. Ruhum sıkılıyor, nefesim daralıyor. "Kaçmak" bir kurtuluş umudu barındırmıyor, savaşmak zaten sonu belli olan bir mücadeleden öteye geçmiyor düşüncelerde. O halde kaybedilmiş bir yaşamda çaba göstermenin itici unsurlarını nerede bulacağım? Hangi unsurlar bana evimdeki pencerelerin ötesinde yaşam ve umut vaadedecek de ben adımımı sokağa atıp, posterlerden fırlamış görüntüler gibi gök yüzüne umutla bakacağım?

İçine doğduğumuz bu dünyada, vizyonumuzu oluşturan pencerelerin ötesine geçip, pencerenin gösterdiği dünyanın çekirdeğinde, yaşam enerjisini bulabilmek bir mucize gibi görünse de, nefes almak her zaman için insanoğlunun en değerli varlığı ve aynı zamanda hayatta kalma güdüsü gibi görünüyor. O zaman pencereleri açalım da içeri biraz hava girsin...

Tuesday, March 27, 2012

Sevgili Ölüm

Ölüm kollarını kavuşturmuş arkamda dikiliyor. "Bu yazı bittiğinde alırım canını." demiş ve sonrasında sessizliğini korumuş. Kararlı ve sert bakışlarda süzüyor beni ve ondan ölümüne korkarak kağıt üstünde kaçan kalemimi.

Kör gardiyan bir yandan kulağıma öte dünyanın türkülerini fısıldarken, ben hayatı düşünüyorum; Anlamsız buluyorum onu. Her geçen gün daha da anlamsızlaştığını, değerini yitirdiğini, daha dogrusu değersizleşttirildiğini düşünüyorum.

İletişimi ele alalım mesela. İletişim insanoğlunun türünü devam ettirirken hem cinsleriyle aynı çizgide olduğunu teyit eder ve anlaşılmayı sağlar ve işte bu nedenle iletişimde yüksek sadakat önem kazanır. Sadakat, düşüncelere, duygulara sadakattir. Şayet sadakatten ödün verirse insanoğlu, iste o zaman kendini ifade etmekten uzaklaşır ve iç dünyasının yansıması tam bir hilkat garibesine dönüşür. Günümüzde iletişim bilinçli olarak, zaman yokluğu/darlığı uydurmacası altında, köreltiliyor, kısırlaştırılıyor, zavallılaştırılıyor.

Kendini ifade edemeyen ancak ifade ettiğini zanneden bireylerin sayısı her geçen gün artıyor. Akıcı, planlanmış ve keskin zeka ürünü ifadelerin yerini, anlamsız bağlarlar, garip kelimeler, duraksamalar ve anlatım bozuklukları alıyor. Daha da kötüsü ifadeler kısaldıkça kısalıyor. Önce kelimeler sınırlanıyor sonra harfler ve iletişimde sadakat ortadan kalkıyor... Geriye bu savaştan arta kalan kolu bacağı kopmuş zavallı insancıklar kalıyor.

Kalemim ölümün varlığını unutmuş gibi yavaşlıyor... Göz ucuyla yokluyorum onu hala orada mı diye.? Keskin gözlerle beni süzüyor, ya da hayır hayır, yazdıklarımı okuyor. Kimbilir belki de bana hak veriyordur. Ne de olsa o da bu dünyaya sık sık gelip gidiyor. Saçmalamaya başlıyorum sanıyorum.

Gecenin saatleri ilerledikçe gündüzün kalabalığı bir bir kendi dünyalarına çekildiler ve ben kendi iç seçimle bir basıma, deliliğin dağlarına doğru yola çıktım.

Susuyorum... Dinliyorum... Uzaktan bir araba geçiyor, bir köpek iki sokak ötede havliyor. Ruhum hızla oraya gidip geliyor. O sırada bir zaman kayması oluyor korkarım. Burnuma bacalardan çıkan duman kokuları geliyor. Yıllar oncesine gidiyorum. Mahalleden gecen bekçinin
düdüğü bir huzur veriyor icime. Sessiz sokaklardan o sorumlu. Hırsızlara göz açtırmıyor biliyorum. Ve sonra kendime geliyorum. Yıllar gecmis, bekçi gorevini yapamamış, hayat benden calabilecegi seyleri bugüne kadar yılmadan usanmadan almış götürmüş. Geriye bakıyorum, ruhum daralıyor. Derin bir nefes alıyorum, canım puro çekiyor. Keşke şöyle kallavi bir purom olsaydı, yarın sabah erken kalkma derdim olmasaydı, derin derin nefesler çekip uzun uzun üfleyerek anın tadını çıkarsam geçişe gitseydim, ama hayır! Purom yok ve yarın sabah erken kalkılacak.

Yapabilecek olduğum şeyler varken bunları yapmaksızın var olanı kabullenmiş olmak, gelinen noktada bir zafer mı yoksa mutlak bir yenilgi mi? Bu soruyu bir insanın kendi kendine sorması neye yarar peki? İş işten geçtikten sonra bazı soruların sorulmasının bir anlamı var mıdır? Hele de geri dönülemeyecek yola girmişsen ve bir daha bu yola girme şansın yoksa o halde ne demeye insanoğlu sorgular ki böyle seyleri? Önüne gelen veya geldiğini düşündüğü fırsatlar son gemiye binmiş ve bir daha dönüşü olmayan yolculuklara çıkmışken ben neyi soruyorum ki kendime o zaman? Sormuyorum! Sorumu geri aldım.

Şimdi sen, ey ölüm !! Soruma cevap ver: "ne istiyorsun benden ve bu masum kalemimden. Bu
kadar mı eğlenceli kalbimi sıkmak ya da kılcal bir damarımı çatlatıp benden kurtulmak, yoksa sen de gorevini mi yapıyorsun? Nasıl kolay mı? Sen de birçoğumuz gibi işini yapmak zorunda oldugun için mı yapıyorsun yoksa mutlu azınlık gibi sevdiği işi yapanlardan mısın? Şayet öyle ise durup bir düşünmek gerekir bence! "Ben ne yapıyorum?" Diye sormalı sorgulamalısın. Aksi takdirde ruhsuz bir katile dönüşürsün ve gün gelip geçmişe dönüp baktığında "ben neden bunca sene böyle bir yapmışım?" diye sorarsın kendine.

Neyse, bak ne diyeceğim, ben şimdi yatıyorum. Uyku ağır bastı. Sen de bu söylediklerimi bir düşün ve düşünürken bana da biraz mühlet ver... o arada ben de düşüneyim. "Ben nerede yanlış
Yaptım..."

Tuesday, January 31, 2012

Aziz Dost

Ey Ölüm, Can dostum!
Tüm yaşamım boyu bir an bile yalnız bırakmadın beni,
Gün gelip de beni benden alana dek...

Thursday, November 10, 2011

Gecenin Sahipleri

Gecenin sahipleri var.

Onlar geldiğinde nefes çekilir, kalp atışları azgın davul gümbürtülerine dönüşür. Onların İfadesiz yüzleri, Sessiz çığlıklar altında korkuyu bir battaniye misali gecenin üstüne örter. Battaniyenin altında büzüşen bedenler sabahın ilk ışıkları altında buza keser...

Onlar geldiğinde yaşam gitmiş, ölüm gelmiştir.

Şayet,

Onlar geldiğinde gitmeye hazırsan, onların gözünün içine için titremeden bakabiliyorsan, ölmeden ölmüş, gömülmeden mezara girmişsin demektir.

Ve Unutma!

Bu yediğin yemek son yemeğin,
Aldığın nefes son nefesin olabilir.
Her günün bir gecesi, her gecenin bir sahibi vardır...

Monday, September 05, 2011

Bir Dakika!

Bir dakika durup önündeki 100 yılı düşün...
Bu yüzyılın bitiminde sen de dahil olmak üzere,
Anneannen,
Babaannen,
Dedelerin,
Annen,
Baban,
Kardeşlerin,
Kardeşlerinin doğmuş çocukları,
Önümüzdeki 5 yıl içinde doğacak çocukları,
Ve şu anda hayatta olup da tanıdığın herkes ÖLMÜŞ olacak...
Senden geçmiş zaman kipi ile bahesilecek...
Bir dakika dur ve 100 yıl sonrayı düşün. Yüzyıl sonra 1 dakika vaktin olmayacak.

Wednesday, August 17, 2011

Ölüm

Süregiden çizgide kırılma,
Dümdüz bir yolda dipsiz bir çukur,
Yaz ortasında güneş tutulması,
Bir paragrafın sonundaki nokta,
Ve
Nefes alıp verirken, son kez vermek ve derin bir sessizliğe gömülmek sonsuzlukça.
Hiç sorgu sual etmeden sürdürdüğümüz hayatın birgün, ansızın, geliyorum demeden, haber vermeden gelen ölümü misafir edebileceğini hiç düşündün mü?Ben hergün düşünüyorum. Susuyorum. Nefesimi tutuyorum. Bazen soğuk terler töküyorum bazen yüreğim tekliyor, sonra bakıyorum hayat devam ediyor.

... (Kafamdan geçenler kalemime akmıyor, akamıyor. Neden aksın?)

Artık yazamıyorum. Ben uzaklara gitmişim, ölümse yeni dönüyor seyahatinden... kimbilir belki de huzurlu bir tatil geçirmiş, görevini yapmaya hazır ve nazırdır.

Ne çorak toprakların yağmurları ne tüten puronun dumanı... artık herşey koyu suskunluğun ağırlığı içinde boğulup gidiyor. Miskinlik, kokuşmuşluk, umutsuz gözlerle etrafı süzen bana küçümsercesine bakıyor.

Hey ölüm! Sen bir anomali değil, bu bezgin haneye ev sahibisin. Sen gel ben çekileceğim... Gittiğim yerden haber etmeyeceğim. Geçip gidenlerin diyarında, söz geçirmez, göz görmez, gönül titremez bölmelerde yaşayacağım. Ta ki o seyahate çıkana kadar.

Bakir topraklara düşen yağmur damlası,
Nasırlaşmış yüreklerden süzülen ilk göz yaşı,
Volkanın ağzından fışkıran ilk hıçkırık,
Sen gittin gideli senin yerine gelen kara delik...

Ölüm: kendinden menkul.

Wednesday, July 20, 2011

Uzun İnce Bir Yoldayım... Umudum nerede?

"Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece

Kırkdokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece

Şaşar Veysel işbu hale
Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece"
AŞIK VEYSEL
(selam olsun ustaya)

Sıcağın yapışkan ağırlığında, gittikçe ağırlaşan adımlarıma bakıyorum, omuzlarım çöküyor, yorgun ve bitik hissediyorum, ağlamaklı oluyorum. "Eğer" diyorum kendi kendime, "bugünü yaşamak için yaşıyorsam, bugün zaten kayıp zira günü kurtarmak bizimkisi, dolu dolu yaşamak değil."... "yok yarın için yaşıyorsam, dedik ya "günü kurtarmak için yaşıyorum diye" yarından ne bekliyorum ki?

İnandıkları uğruna mücadele edebilecek gücü kendinde bulabilenlere hayranlık ve gıpta ile bakıyorum. Bir de asalaklar, sülükler var. Hayata yapışan, onun kanını emen, yeterince emdikten sonra ya da hayattan düş yakamdan dercesine bir fiske yedikten sonra asfaltın sıcağına yapışan, beş para etmeyen sümüksüler.

Her hafta başında hafta sonunu iple çekerek geçen hayatımızda, bu hayatın sonu da bir hafta sonu gibi mi olacak sorusunu kendime sormadan edemiyorum. Ya da hayatın sonunu farkında olmadan, hafta sonunu bekler gibi mi bekliyoruz...

Gençlik, tepede parlayan güneş gibi yükselirken, hayatı çölde yaşamayı tercih eden ben ve benim gibiler için o "gençlik" bir işkenceye dönüşüyor. Ter sırtımızdan boşanırken, üzerimize giydiğimiz rahatsız elbiselerle ayaklarımızı sürüye sürüye, çölün uçsuz bucaksız kum denizinde kaybolmuşçasına geziniyoruz. Diğer yanda ise bizim ancak seraplarda görebildiğimiz bir dünya hüküm sürüyor: inandıkları uğruna kaybetmeyi göze alarak, bunun verdiği heyecanla hayata sıkı sıkıya sarılanların dünyası. Onları ve onların değerlerini kabul edip etmemek bir yana, asıl ilgi çekici olan o mücadele hissini kendi içlerinde hissedebilmelerinin güzelliğidir.

Yanlış bir şey mi yapıyorum sorusu sürekli kafaları meşgul ediyorsa, orada bir yanlışlık var demektir. İhtimaldir ki o yanlışlık sorunun kendisindedir. Yine de doğru olan birşey varsa ortada bir "eminlik" durumu olmayışıdır.

Bu yazının, bir kararlar zincirinin ilk halkası ve beni gitmek istediğim yöne götürecek bir trenin lokomotifi olmasını isterdim, ancak bu kararı verebilecek kadar gücü dahi içimde hissedemiyorum. Belki de bu nedenle alıp başını uzaklara gidenlere hep hayranlık ve biraz da kıskançlıkla bakarım. Dönüp geldiklerinde ise içimi garip bir sevinç kaplar, ne de olsa kürkçü dükkanına geri döndüler diye. Tilkinin dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına dönme hikayesi de oldukça traji komik ve bir o kadar da gerçekçi. Sonuçta postu kaptırmak bu hayata/düzene, bu sistemin gerçeği/gereği. O halde, çırpınmak nafile. Buna karşılık kurtulmak boş bir umut olsa bile günü kurtarmak için değil de en azından onu dolu dolu yaşamak için sağlam bir gerekçedir. Bu gerekçeye inanmayanlar ise çoktan kürkçü dükkanına doğru çöl sıcağının ortasında yola koyulmuşlar demektir.

İşte ben, uzun uzak adam, Temmuzun 19'unda milattan ikibinonbir yıl sonra yukaırdaki tüm kaygıları içimde taşıyarak, gözlerimi kısıyor ve uçsuz bucaksız çölün üzerindeki sıcak hava dalgasının dansını seyrediyorum. Arkama bakmıyorum, önümde ise yalnızca sıcak ve uzun bir yürüyüşün sonunda gelecek ölüm var... Bunu biliyorum ve dönemiyorum.

Friday, March 11, 2011

Taze - Bayat

Taze...

Kılıçlar çekilip, kan perdesi gözleri kapattığında, arkada yatan öfke denizi kabarır. Uyuyan düşünceler kan kızılı kabuslarını dört bir yana magma sıcağında saçarken, korkuyla seyreden gözlere birer birer mil çekilir...

Karanlığın siyahı ve öfkenin kan kırmızısı sessizliğin yoğunluğunda nefes alan her varlığı tarif edilemez acılara boğar. Buna seyirci kalan korkaklar ilk sırayı alırken, karşı koyan cahiller acının koyu kahvesini yudum yudum tadarlar.

Sonuç yeni doğan günün serin şafağında taptaze bir mavilik, durgun denizin hoş kokusudur. Geride kalanlar ise yalnızca unutulmuş toz zerrecikleri...

Bayat...
Dönüp bakıyorum yazılanlara, gelenlere geçenlere. Yabancı bir adam bakıyor bana oradan. Gözlerinde buğu, öfke, umutsuzluk, uzaklık. Bir adım atacak oluyorum kendime. "Kendim" kendime değil artık anlıyorum. Daha doğrusu "kendim" olmayalı uzun zaman geçmiş kendimden. Neden? diye düşünüyorum, geçmişe bakar ve yazdıklarımı, düşündüklerimi anlamaya çalışırken; cevabın olmadığını anlamam çok vaktimi almıyor. Kesiyorum geçmişle aramdaki göbek bağımı, doğumun acısına salayım kendimi diye. Kan saçılıyor etrafa, gözlerimin buğusunu kızıla boyayarak.

Sonra etkileşimin gücü devreye giriyor. "Boya" kelimesi, dışarıdan bir gözün anlam veremeyeceği bir çağrışımla beni, "öngörülemezliğe" itiyor. Düşüncelerin bir diğerini tetiklediği, domimo etkisinin ölçülemez bir hızla geçrekleştiği bir dünyadan, zamanın insan basitliğine indirgendiği dünyaya döndüğümde, gözüm duvardaki saate takılıyor. Kulağıma gelen tik tak sesleri, tavana yığılan dumanı yardıkça, düşünceler dünyasından uzaklaşıyorum.

Nihayetinde usul usul yürüyüp eski usül yapılmış pencereyi açıyorum ve kendimi aşağıya bırakıyorum.

Göz açıp kapayıncaya kadar çakılıyorum.

Thursday, May 27, 2010

Savaş Sanatı - II

Sokağa girdim... Çıkmaz sokak. Sağ tarafta 25 metre uzakta yaşlı bir çam ağacı yükseliyor; sol tarafta 15 metre uzakta bir elektrik direği yükseliyor. Yolun tam ortasında, yaklaşık 35 metre sonra bir logar kapağı yer alıyor. Tatlı bir rüzgar yanağımı okşuyor. Gözlerimi kapıyorum. Göz kapakları aydınlığı dışarıya hapsediyor. İçeride kan kırmızı bir karanlık. Yavaş yavaş adım atıyorum gözlerimi açmadan. Tedirginim... Adımlarımı sayıyorum, kulak kesilmişim: arkadan araba mı geliyor, Önden bisikletli bir çocuk mu gelecek ya da bir köpek koşarak saldıracak mı? İkinci, dördüncü, derken altıncı adım.

Duruyorum;

Kaygılarım beni durduruyor, oysa gözlerimi kapamadan önce solda duran elektrik ağacının, sağdaki çamın ve ortadaki logar kapağının yerini tespit etmiştim, üstelik bu bir çıkmaz sokaktı ve karşıdan araba gelmiyordu, bisikletli çocuk ve azgın bir köpek de yoktu ortalıkta. O zaman neden endişeleniyordum? Tüm hayatım şartlanmalarla geçmiş, beklenmedik tehlikeler, beklenmeyenin vereceği acı hep ürkütücü bir öcü olarak sunulmuş.

Tekrar yürümeye başlıyorum...

Gözlerimi açmıyorum, olacakları göze alıyorum. Onuncu adım, on ikinci adım, yirminci adım, gözlerim açılıyor! Emirlerimi dinlemiyor, koruma iç güdüsü kontrolü ele geçiriyor. Elektrik direği hemen arkamda kalmış, sağ taraftaki çam ağacına ise uzağım. Rüzgar hala tatlı tatlı esmekte.

Adımlarım önce ağırlaşıyor, sonra görmenin huzuru ile hızlanıyorum...

Wednesday, November 18, 2009

Geriye kalan

Öldüğümüzde ne kalır geriye? Çırılçıplak soyarlar. Parmağından yüzüğünü, kolundan saatini alırlar. Dilini yutmuşsun yutmamaışsın kimsenin umurunda olmaz. Ancak çenen düşmesin diye üstün körü bağlayıverirler. Kıçına pamuk tıkarlar ki istenmeyen akıntılar olmasın. Göz kapakların kapalı olur. Artık görmek için onlara ihtiyaç da yoktur. Burun deliklerin hala açıktır ama nefes almazsın. Çürüme başlar. Kalın kalın konuşan senden, sıcaklığından ya da sövüp sayan mizacından geriye bilmem kaç kilo et yığını kalmıştır. Ha koyun olmuşsun ha aslan, hiç fark etmez. Ölmeden önce yediğin yemekler sindirilemeden kalırlar öylece içinde. Temizlik, pislik dert olmaz artık. Geriye senden hiçbir şey kalmaz, anılardan başka. Anılar da senin değil geride kalanların canını yakarlar. Zira elle tutamazlar geçmişi, gelecek yaşanmamıştır ve yaşanmayacaktır. Bugün ise çoktan senin için geçmiştir. Geriye hareketsiz bir et yığını, bir yüzük, bir saat ve tonla anı kalmıştır.

Wednesday, October 07, 2009

Son karşılaşma

Uçsuz bucaksız vadiye sabah sisi çökmüş. Gece yorgun düşen tüm canlılar, sıcak sığınaklarına çekilmiş. Cansız vadi, soluk ve pastel renkleri ile soğuk ve derinden nefes alıp verdikçe gökyüzü titriyor. Bir zamaların taçsız kralı, aslanların soyundan geriye kalan, gözünün feri gitmiş yılgınlıktan kafasını hep önünde taşıyan, gençliğinde yeri göğü inlettiği belli olan büyük kedi, vadiye açılan büyük geçitten sessizce geçiyor; uyuyanları uyandırmaktan korkarak. Neden sonra duruyor. Kafasını kaldırmadan, göz ucuyla bir bakış fırlatıyor donuk ve sessiz vadiye.

Ta uzaklardan bir çıtırtı tüm vadiye virüs gibi yayılıyor. Tedirgin uykusundan uyanan bir kuş havalanıyor. Delicesine, kan kızılı bir sırıtma, vadinin tüm pastelliğini ezerek, tüm sakinliğe tecavüz ederek haykırıyor, "ben buradayım" diye! Ve kesinlikle beladan kaçmıyor, tam tersine, belanın o kör karanlığının üstüne yürüyor. Burası ölüler vadisi ve O, çürümüşlüğün tahayyül edilemez delilik dağlarından ölüler vadisine inmişti.
Bakışları, yoğun sisi yararak geçti. Büyük kedinin acı çeken sessizliğini ensesinden yakaladı. Şimdi geriye, onu da kendi yanına alıp, ezeli kavgaya ölüler vadisinde devam etmek kalıyordu. Sırtlan ve aslan arasındaki kavga birkez daha başlamalıydı, ama önce ölümü tatmak gerekti bu pastel vadide.
Aslan, geldiği kapıya doğru kafasını ağır ağır çevirdi. Kaçmak istiyordu, fakat kapı kapanmıştı. Ölmekse yeniden başlamaktı ve biliyordu ki rakibi durmayacaktı.
Varsın durmasın.
Varsın gelsin.
Varsın olsun.
Varsın ölsün.
Varsın, yoksun!

Monday, March 02, 2009

Değirmen

Kül rengi gölge, akşamın isli kokusunda uzayıp gidiyor. ÇÖken karanlığın ağır yükü, yıllara direnen bedenin üstünde, kan çanağı gözlerin peşi sıra geliyor. Yağmur, aralıksız, toprağa saldırıken, iri cüssesini bir türlü doğrultamayan toprak ana, onulmaz yaralar içinde kıvranıyor. Akşamın sinsi sessizliği, puro kokusunun sisli havaya karışıp giden yalnızlığına tuz biber oluyor.

Uzun süredir ne zaman hava kararsa, içindeki ürkek kuş kanatlarını çırpamaz oluyor, yüreğiyse aksine çırpınıyor, çıldırıyor. Yıllarca, kendisini bu hayatla yoğurup şekillendiren, sıcak nefesini üzerinden eksik etmeyen toprak ana artık sisli akşamın buğulu camlarının ardında, gecenin içine süzülen mum ışığı misali titrek ve dağların ardında yankılanan tanıdık bir ses misali solgun...

Zamanın ağır eli, bir yandan toprak anayı çekerken aşağı eteklerinden diğer yandan omzuna biniyor, aşağı bastırıyor. Siluet gittikçe kamburlaşıyor; kan, çanağından taşıyor ve kendisine onca zamandır analık eden toprağa kavuşmak üzere ilerliyor.

Her gece, gözler kapandığında zifire bulanmış kör karanlığa, kulaklar açılıyor endişenin kör edici tedirginliğine. Uyku ile uyanıklık arasındaki sarhoş bulanıklık içinde, nahoş bir koku yayan uyku diyarının balçıklarına saplanıyor. Çırpınmanın nafile sayıldığı, yapışık ve yılışık bir soğuğun sırıtkan soluğunun leş kokuları yaydığı bir dünyada, sabaha ulaşma umudu olmadan sarı sönük bir nefes veriyor semaya.

Ve işte döngü her zaman olduğu gibi yeniden başlıyor. Can suyu zaman, yaşlı değirmenin kollarını, gıcırtılı sesler çıkararak çeviriyor. Değirmenin altında, bu defa öğütülen buğday değil hayatın altın sarısı başakları.

Kül rengi gölge, akşamın sisli sokaklarında uzayıp gidiyor. Sis, ağır ağır sürünürken eğimli kaldırımlarda, sinsice onun ayaklarına dolanıyor; biliyor ki gün gelecek tökezleyecek. İşte o gün yüzündeki okşayıcı ifade, kana susamış vahşilerin anlaşılmaz sırıtmalarına dönüşecek, izleyenlerin anlam veremeyen, donuk ve çaresiz bakışları altında.

Geriye yalnızca anlaşılmaz ve ulaşılamaz hatıralar kalacak.