Showing posts with label ben. Show all posts
Showing posts with label ben. Show all posts

Thursday, June 02, 2022

Dehliz

Bugün zihnimin karanlık dehlizlerine daldım, içime baktım. 

Gördüklerim tarifsizdi ve beni ürküttü, tüylerim diken diken oldu. Saf karanlığın içinden bana bakan beni gördüm; gözlerindeki ifade kelimelere sığmıyordu. Belli ki beni tanımıyordu. Bense aynaya bakıyor ama kendimden emin olamıyor gibiydim. Elimi kaldırıp aksime dokunmaya çekindim, ya o bana dokunmak istemezse ve ben onun ben olmadığının ayırdına varırsam ne yapardım. 

Buna delilik demek istemiyorum çünkü deliliğin bir tanımı, anlamı var. Bu ise benim içimden akıp giden kara bir nehir, beni ikiye bölüp, benden daha fazlasını götüren. Onun götürdüğünden geriye kalan boşluğu dolduransa paramparça hatıralar birbirine kör gözlerle bakan. 

Bugün zihnimin karanlık dehlizlerinden çıktığımı sandım.

Fakat şimdi anlıyorum ki sadece geri döndüğüm yanılsamasına kapıldım. Ne dönen benim ne de orada kalan ben. Korkarım şimdi oradan bana bakan artık daha tarifsiz ve bir o kadar daha ürkütücü çünkü kendime daha yabancılaşan ben o. 


Sunday, October 12, 2014

Fener

Gecenin yalnızlığını, günün ardından,
üzerime bir yorgan gibi örtüyorum.
Solup giden gündüz siluetleri,
cama vuran yağmur damlaları misali sekiyorlar yalnızlığımdan.
Düşüncelerim hem susuyor hem de içimi ısıtıyorlar.
Onların orada olduğunu  ve dile gelmeseler de beni ben yaptıklarını bilmek garip bir huzur salıyor ruhum semalarına.

Evlerin ışıkları gecenin içinde ateş böcekleri misali bir yanıyor bir sönüyor.
Karanlıkta süzülen bana yol gösteriyorlar usulca.
Kendi içlerinde nice dünyalar olsa da bana yalnızca soluk sokak lambaları.

Kendime döndüğüm her akşam olduğu gibi bu akşam da dünyanın bir ucunda fırtınaların içinde dünyanın geri kalanından habersiz, sessiz, sönük ve suskun yanan bir fenerim...


Ta ki ertesi güne kadar, o da gelirse...































Tuesday, July 15, 2014

Giden ve Gelen // Gece

Parmaklardan dökülen notalar, boş odalardan semalara ve oradan da dar ve yalnız sokaklara götürüyor beni. Adımlar gecenin ıslak sessizliğinde binaların duvarlarında yankılanıyor, sonra da yitip gidiyorlar. Onlarla birlikte ben de parça parça sonsuza dağılıyorum.

Gecenin içinde sarılı beyazlı yanan ışıklar, zaman zaman sıcaklık zaman zamansa buz gibi bir soğukluk hissi veriyor yüreğime. Ilık bir akıntı kapladığımda yüreğimi, göz kapaklarım zamanın ağırlığına direnmiyorlar artık. Ve fakat hemen sonra açıyorum onları, çatlayan bir notayla. Bir ürperme geçiyor zihnimin en derin köşelerinden, diğerlerine sürtünmemeye çalışarak.

Ben burada bu tiyatroyu izlemek için duruken, biliyorum ki gerçekliği kaçırıyorum. Parmaklarım gayri ihtiyari geziniyorken kelimelerin üzerinde, bunun da sıradan bir hikaye olmamasını umuyorum.

Bu notalardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, zira benden gidenler bir başka bende biraz eksik biraz fazla ama yeni bir benle karşıma çıkacak. O zaman ona bakacağım ve geçmişten tanıdık bir yüz gördüğüme yemin edebilmeme rağmen onun kim olduğunu bilemeyeceğim. O artık bir yabancı olacak benim için gecenin içinden notayla gelen!

Kaldırımlar ve gece beni yutuyor,
Yeni güne doğuyorum.
Dünü unutuyorum...

Monday, May 12, 2014

Sürü, Tanrı, Ben...

Bu şehir kalabalık, soğuk ve ruhsuz! Bireyi yalnızlaştırıyor. Yalnızlaşan bireyin hezimetleri arttıkça artıyor. Yalnızlık ve süregiden hezimetler zinciri, bir tanrıya yaslanma ya da bir sürüye katılma hissini kuvvetlendiriyor. İlkel olan tekrar canlanıyor ve bireysel başarıların yokluğunun(azlığının) yerini kitlenin başarıları alıyor. Sürünün kazancı, bireyde tezahür ediyormuş hissi yaratıyor. Bu fiktif kazançla gelen geçici mutluluk kısa zamanda daha büyük bir hezeyana ve öfkeye bırakıyor yerini.
...
Sürüden ayrılalı uzun zaman olmuş. Açlık, gözlerinden nefretle fışkırıyor. Aç acına dolandığı diyarlarda önüne çıkan her canlı birer av görünüyor gözüne. Açlığı, yiyeceğe karşı olduğu kadar zafere ve kendini var etmeye karşı! Sürüye katılmayanın bir hiç olduğunun farkında olsa da vazgeçmiyor. Tek başına var olma gururu kendisinin yitip gitmesine, ölmesine sebep olacak olsa dahi bu yoldan yürüyecek. 
...
Yalnızlığın yükü omuzlarını çökerttikçe, tanrısız ve sürüsüz kalmış birey, çareyi yakın çevresinde arıyor. Aslında yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor. Kendi kendini var edecekken, diğer bireylerin bilinmez, gri alanlarında kurtuluşu arıyor, ancak sinsi ajanlar akkor gözler, ruhsuz yüzlerle onu uzattığı eli bekliyorlar karanlık köşelerde. Bu akıntıya karşı bir başına ayakta duramazken, kökü çok derinlere gitmeyen dallara sarılmak kısa süreli bir yanılsamadan başka bir işe yaramıyor.  
...
Güç, onu çabuk terkediyor. Görüyor ki kaynağı kısır, yolu uzun. Biliyor ki bu nefes bu bedende fazla durmayacak. Çatlaktan akan su misali akıp gidiyor. Dizleri üstüne düştüğünde iradesi hala dimdik ayakta ve durumu kabullenememiş, sürünmeye devam ediyor. Gökyüzünde onun için dönmeye başlayan leş yiyicilerin gölgeleri, sona yaklaştığını haber veriyor. Hata yapmadığına ve seçiminin peşinden, sonuna kadar gitmenin doğru olduğuna, HALA, inanıyor. Ölüm değildi onu korkutan, sürünmekti, acının uzayıp gitmesiydi. Hiç haz alamazken yaşamaktansa, göçüp gitmeyi yeğlerdi, bunun için terk etmişti sürüyü de tanrıyı da... 
...
Yaşam öyle ya da böyle devam ediyor, senli ya da sensiz. Sen sürünsen de mutlu olsan da öyle bir kudretle var olmaya devam ediyor ki bir hiç olduğunu anladığında aslında hiçbir şeyin fark etmediğini görüyorsun. O gözler boş bakıyor, o bilinç boşa akıyor, o hayat sona yaklaşıyor. 

Kime ne?

Tuesday, December 31, 2013

Mutlu yıllar... gelip geçene...

Giden bir yıl değil, benim.

Beni ben yapanlar, "zaman"ı öğretti bana ve ben öğrendiklerimle hayata seyirci oldum. Baş rol değildi hedef hiçbir zaman, ama yine de bildim ki bu hayat "ben" var oldukça anlamlı. Şimdi 31 Aralık 2013 gününde oturmuşum hayatımın penceresine, izliyorum geçip giden bir yılı daha. Biliyorum ki:

"Giden bir yıl değil, aslında benim."

Gidenler dönmeyecek, ama gelenler olacak. Dışarıda yağmur yağıyor, kasavetli bir hava hayatın üzerine çökmekte. Puro dumanının kokusu duvarlarda hüzünlü bir dansın son figürlerini sergiliyor ve "ben" yalnızca izliyorum. Gelen sonu bekliyorum, umudu geçen yıllardan birinde bırakmıştım, naz yapmış gelmemişti peşimden.
Şimdi "ben", gerçeğin tüm acılığını umutsuzlukla karşılıyorum...

Nem, sessizlik ve odayı ışıtmakla ışıtmamak arası yanan ampul, uzaktan gelen kutlama seslerinin arasında boynu bükük, bana kalanlar. Geçmişin nağmelerine özlem içimi sızlatırken, geleceğin boşluğu sızının üzerine üzerine bastırıyor.

Geçmişi içime çekip, geleceğe üfürüyorum, nefesim tükendikçe görüyorum ki karanlığın çökmesi çok sürmeyecek.

Giden bir yıl değil... bir ömür...

Mutlu Yıllar...

Wednesday, February 13, 2013

Yitik...

Gönül pınarım kuru, yüreğim her an darbe almaktan bitkin, enerjimin son damlası akıp gitti... Aklımın bir köşesinde Bukowski puro tellendirip, sövüyor. Kaçmak istiyorum, köşelere bucaklara, deliklere saklanmak, gözden ırak olmak istiyorum. Zira, her adımda sırtıma bir darbe almaktan sıkıldım, yoruldum...

"Değer" her ne ise, her hatayla eriyip gidiyor ve karşılığında ödediğim bedel o kadar ağır oluyor ki, yitip giden yerine hangi "değer"i getirsem/getirsen/getirseler fayda etmiyor. Her hatayla bir parçam yanıyor, kopuyor, eriyor, sönüyor.

Öfkem, zihnimin mahzenlerine zincirlenmiş bir canavar. O canavar, o kadar çok kırbaçlandı ki artık onu zapteden bünye temelinden sarsılmaya, parçalara ayrılmaya başladı. O ortaya çıktığında, ödenecek bedelin hiç bir önemi kalmayacak çünkü artık "ben" ben olmayacağım. Belki ona dönüşeceğim, belki de ondan geriye kalmış bir enkaz olacağım.

HIzlı hızlı nefes alıp veriyorum, sesim titriyor, başım ağrıyor. Ağlamak fikrini, kan kızılı, ateş kurusu bir öfke boğuyor. Gözümden fışkıran göz yaşı değil, kıvılcım.  

Güneş boğuluyor... Gün karanlığa gömülüyor.

Tek umudum karanlığın beni örtmesi,
İpeksi dokunuşlarla avutması,
Sonra beni benden alıp, öfkeme çalması!
Tekrar gün doğduğunda ateşten dövülmüş çelik bir iradeyle yeryüzüne salması...

Friday, August 03, 2012

Algıların Penceresinden


Kendi kendime düşündüğüm günlerden biriydi.
"İnsan kendini algılamak için değil, dış dünyayı algılamak için var olmuş." Deyiverdim kendi kendime.
Gözler, kendini görmez de hep dışa bakar,
Kulaklar, hep başkalarını duyar,
Ses, hep dışarıdan gelir, kendi sesini bir başkası gibi duymaz kişi hiçbir zaman!
Algılar hep dışa dönük, düşüncelerse hep içten gelir, algıların yönlendirmesiyle.
Bu dışa açılan algıların kaçta kaçı gerçekten ama gerçekten kendi sesiyle yoğrulmuş, kaçına "ben"i tanıyan bir duruş eklenmiş?
Sonra kendi kendime düşünmedim...

Wednesday, July 25, 2012

Geçmişin Kırıntıları


Kitaplığımdayım; etrafıma bakıyorum... kitaplarım raflardan bana bakıyorlar, her birinden süzülen binlerce evren ve en az bir o kadar hayat bana doğru uzayıp geliyor. Bunların bir kısmı aşina geliyor, bir kısmı ise tamamen yabancı.

Geleceğimizi şekillendiren "şey"lerin içerisinde geçmişin tozlu raflarında unutulmuş onlarca yaşanmışlık saklı. Saklı diyorum çünkü geçmişe gidip unutulmuş sayfaları karıştırmadıkça ve gelecekte geçmişin yitik parçalarının karşılığını bulmadıkça, bizi biz yapanların neler olduğunu anlamak mümkün değil.

Raflara göz gezdiriyorum. Mesela: Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı - Nabokov. Bu kitabı aldığımı ve okduğumu hatırlıyorum, ancak bu kitap bana ne kattı... hayatımı ne şekilde değiştirdi, hatırlayamıyorum. Elimi uzatıp, alıyorum. 09 Kasım 2008 tarihini not düşmüşüm kapağa. Tüyaptan almışım Nabokov'un bu kitabını. Her kitapta yaptığım gibi mutlaka en son sayfaya notlarımı almışımdır; Çeviriyorum arkayı. ... Hiç not yok. Şaşırtıcı. Sonra sayfaları çevirirken hatırlıyor gibi oluyorum. İntihar edecek olan ve hayatı üzerine bahse giren bir adamın öyküsü olabilir miydi bu? Hayır, o kitap bu kitap değildi. Birkaç sayfa karıştırıyorum ve sonuç kocaman bir "boşluk". Bu kitabın satırları arasında tam 4 senedir yitik bir ben dolaştığı kesin ve bu gece ben onu bulamıyorum. Bu kitabı yerine koyuyorum.Şimdi rafları taramaya devam. Hatırlamadığım başka bir kitabın satırlarına dalmak istiyorum. Bu gece ben, uzun uzak adam, kendimi hangi satırlarda bulmuş ve yitirmişim onu görmek istiyorum.
...
Geri geldim raflardan, ağlamak istiyorum: O kadar çok yabancı var ki bana "beni tanımadın mı?" gözleriyle bakan. Ben, bu beni oluştururken, o kadar çok tüketmişim ve sessizce ve unutarak uzaklaşmışım ki... Birkaç kitabı açacağım şimdi. Korkarak, çekinerek...

Shan Sa - Tienanmen'de İsyan - 01 Şubat 2007 tarihinde almışım ve hiç not değişmeksizin 19 Şubat 2007 tarihinde bitirmişim okumayı. 5 Koca yıldan sonra beni ben yapan ne var bende bu kitaptan? Cevabım yine bir sessizlik olacak. Beni sorgulasanız da işkence de yapsanız bilemeyeceğim. Belki aklıma Tienanmen meydanında yaşanan katliam geldiğinde biraz hatırlar gibi olacağım, başkaldırı ruhum ayağa kalktığında belki de kırıntılarını bulacağım, 19 Şubat 2007 tarihinin kalıntılarının...

Sırada başka bir yazar başka bir kitap var: Ha Jin - Çözülme Bu kitabı tartıştığımızı hatırlıyorum. Ha Jin severim, basit dili içerisinde sıradan hayatların sistemle dertlerini acı acı sıralar satırlarında. 07 Mart 2005 tarihinde almışım bu kitabı. Son sayfayı çeviriyorum. Notlar almışım. İşte kendime ait bir takım izler buluyorum sonunda. Şimdi bakalım: sayfa 62: "iyi de sen herkes değilsin" Bu paragrafın devamını okumaya gerek dahi yok aslında. Ha Jin burada annemin babamın yerine geçip bana bir şeyler söylemiş. Ve devamında söyledikleriyle benim yapı taşlarımdan birini dikmiş. Sayfaları çevirdikçe aslında içimde bir umut ışığı parıldıyor. Kendimi buluyorum. Düşüncelerimi var eden temelleri yakalıyorum.

Sayfa 142: "Çin'de entelektüel mi var? Çok saçma! Üniversite eğitimi görmüş herkese entelektüel deyip çıkıyoruz. İŞin aslı başka. Beşeri bilimlerle uğraşanlar memurdur; pozitif bilimler takımı da sadece teknisyendir, o kadar! Söyle bakayım, gerçekten bağımsız düşünebilen, özgün düşünce üreten, gerçekleri dile getirmekten çekinmeyen aydınımız kim? Ben böyle birini tanımıyorum. Biz hepimiz dili tutuk, devletin eline bakan, giderek yozlaşan bir amele takımıyız, hepsi bu."

İşte bu paragrafla dizlerimin üstüne çöküyorum, ellerimi iki yana açarak göğe sesleniyorum: "Yaratıcı kaynağım burada!!!" Beni şekillendiren düşünceler buradan fışkırıyor, bu beni ben yapan sonsuz kaynaktan bir yalnızca bir tanesi. Aslında Ha jin entelektüellerden bahsederken aklıma Edward Said geliyor. Onun tanımlamaları, yorumlamaları...

Neyse gece yolculuğuma devam ediyorum: Andrew Jolly - Seni İçime Gömdüm...06 Şubat 2005... Sayfalar bomboş ve yine yardım çığlığıma cevap veren yok. O halde Daryush Shayegan'a geçiyorum: Yaralı Bilinç (Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni)! Kapağı açmadan duraksıyorum. Genel olarak bir fikrim var. Bu kitabın saldığı sondanın bilincimin ne kadar derinlerine indiği konusunda en ufak bir fikrim var mı? Hayır... O halde size aklımda geçen 3 şeyi hızlıca sayayım: Meşhur Pidenin çay pideleri, orkestra ve sıcak... (İnsan zihni gerçekten akıl almaz bir yapıya sahip) 23 Kasım 2006'da almışım bu kitabı. Arka sayfa dolup taşmış, notlar almış yürümüş. Bakalım neler çıkacak diyorum ve ilk notlarımı açıyorum. Sayfa 13'teki girizgah paragrafı ile büyüleniyorum. Orkestra yine coşuyor:

"Daha açık olabilmek için burada biraz konu dışına çıkacağım. Bu çatlağın kenarları arasında cendereye alınmış olan ve çelişki dolu ikili bir büyülenmeye karşı mücadele veren bir "ben" olduğunu farz edelim: Bu "Ben" hala kolektif hafıza halesine bağlı olan bir dünyadaki büyülü görüntü ile, bundan aşağı kalmayan yeni ve tuhaf olanın çekici görüntüsüne karşı mücadele etmektedir. Bu farazi "ben", hem etkisine maruz kaldığı radikal değişim karşısında; hem de atıfta bulunduğu evren, eli kulağında bir yok oluşun yıkıntılarını her tarafa saçarak dünya sahnesinden azar azar çekildiği için daha da can yakan bir nostalji karşısında, kendini ilkin yabancılaşmış hissedecektir."

Gözlerim yaşarıyor, zihnim bulanıyor, aklımın ardalanında "Aysel Teyze" ve Bratislawa Radyo Orkestrası var. Radyo orkestrasını bir nebze alıyorum da Aysel Teyzeyi bilemedim. Çıldırıyor olabilir miyim?

Bir sayfa daha çeviriyorum: Shayegan demiş ki: "Şeyler, gerçeklik algılarımın evriminden çok daha hızlı değişmişlerdir." Ve ben sayfanın kenarına not almışım: "Sarhoşluk" Hafif bir tebessüm hatta sırıtma dudaklarımda gezinirken gayri ihtiyari seçilmiş sıradaki kitaba bakıyorum: Ömer Hayyam! (Hem de Sabahattin Eyüboğlu Türkçesiyle) Selam olsun zihnimin ustalarına... Rastgele bir sayfa açacağım derken bir sayfa açıyorum ki içinde eskiden kalma bir kısım gazete parçaları (20 Ekim 1989'dan kalma). Bu bir işaret olsun, bu sayfadaki dörtlükleri alıntılayarak, bu garip gezintiyi sonlandırayım bu gece:

"Bülbül ötmeğe başlayınca bahçemizde;
Bir lale gibi açsın şarap elimizde;
Elde kadeh öldü diyecekler bir gün,
Ko desin cahil herifler, ne umurumuzda"


Monday, March 01, 2010

Ben...

Bir ben var bende,
benden içeri...

Bırakın bende kalsın!

Friday, February 06, 2009

Ben yok sen yok...

Sokak lambalarıyla puslanan karanlıkta uzayıp giden bir gölgeyi takip ediyorum, kendimi. Lambaların ışıında dallanıp budaklanıyor düşüncelerim. Onları takip etmekten yorulmuş, daha fazla yola devam edemeyen kendimi geride bırakmak istercesine, sessizce, sürüklüyorum ayaklarımı. Ben, uzun uzak adam, sudaki yansımasına tükürmek istiyorum Narcisisus'un. Düşüncelerime bir göz atıyorum. Arkamdan geliyorlar, nefesimde kokan puronun çekiciliğine tav
sırtlan sürüsü boş anımı kolluyor. İşte, bencillik kavramına yöneltilen küfürler gırtlağımı sıkar, bezginlik belimi bükerken bu yalnızlığa açılan gecede, umuda lanet ederek ve "ben"e küfrederek yürüyorum.

- Ben bencil değilim.
BU cümleyi sarfeden ve bu derece ben odaklılığa kızanlara ne demeli? Şimdi soruyorum:
- Sen nesin?
Ben kavramına sarılarak yürüyenlerin kendilerinden gayrı sana dönmelerini bekliyorsan ve kendinde başkalarının gözünden sürekli bir sen arayışı içindeysen, sorarım ne farkın kalır "ben" deyip gezenden.

Ben, duranlar diyarından Ozan. Tanır mısınız? "Ben"i unutup, baskıların altında kemiği alınmış et gibi büzülen ve senlerin arasında yitip giden "o". Sen! Öcünü ve öfkesini, kendini kendine adayanlardan almak isteyen insan, uzun uzak gölge gün gelip seni de kavradığında ve o gün aynaya baktığında kendi yüzüne bile tükürmeyeceksin.

Ve bil ki, aradığın gibi bir dünya ve özlediğin gibi bir sen yok!

Wednesday, November 26, 2008

Kendimle konuşmalar - 89666

Birgün öleceğim, biliyorum.

O gün geldiğinde olur da geriye bakma fırsatı bulursam ve eğer bu fırsatı değerlendirirsem, ne göreceğim?

Yüzümden bir tebessüm meltemi mi esip geçecek yoksa hüznün sağnak yağışı mı? Sönüp giden yaşamımı tatlı tatlı okşayan, bir meltemse eğer o zaman bu hayat ölümle taçlanıyor demektir. Yok eğer ölümün yalnız ve dar sokağında sağnağın ıslaklığıyla titriyorsam, boşa yaşanmış bu hayatın ardından okkalı bir küfür savurup, son soluğumu da doğru düzgün yaşamayı beceremediğim, sözde "benim" olan yaşamıma harcamayıp da başka nereye harcayacağım, sorarım kendime?

Abuk subuk sıkışmışlıkların, kontrol edilemez buhranların, dar geçitlerin ötesinde sinir bozucu iyi niyet ve fakirin ekmeği umutla, yaşamın bu eli sıkı düzenine söverek geçen onca zamandan ve kalın iddiaların gölgesine hamak serdiğim anlardan sonra geriye kendine güven ve şeref adına ne kalır, sorarım kendime?

Anlamını yitiren,dilencilerin bile tenezzül etmedikleri, geçmişten kişiyle gelen ve bir başkasında tiksintiden başka birşey uyandırmayan hatıralarla kapatıldığım tek kişilik huzurevinde, beyin pelte olmadan ve incecik camdan mamul sığınakta daha ne kadar savaşmadan yaşanır, sorarım kendime?

Ölecek olmak bir yana, yaşamak hissiyatının, hapsedilmişlik temelinde çürüyüp gitmesi karşısında ölmekse tek çare nasıl olur da buna yaşamak, ötekine ölmek derim? Sorarım kendime?

Kendine sor, sor... Cevaplarını bildiğim soruları kendime sormaksa amaç, cevap da ben de olduğuna göre yine fuzuli işler peşindeyim demektir. Yok cevap ben de değilse niçin kendime sorup duruyorum... Bilmiyorsam ve umut etmiyorsam ne istiyorum? Bunu kendime mi soruyorum? Bilmiyorum.

Kayalıkların tepesinde kurulmuş ahşap evin ikinci katında, denize bakan pencerinin pervazına dirseklerimi dayamış, mutfaktan gelen kahve kokularını içime çekerek düşünüyorum. Dışarıdaki yosun kokusunu biliyorum. Martıların çığlıklarını duyuyorum ama dışarı çıkmak istemiyorum.

Sus

Thursday, October 23, 2008

Oyunun kuralı

Su
Susuzluk
Yer
Yersizlik
Ben
Bensizlik
Bilinç
Bilinçsizlik
Bu bir oyun... biz oyuncak...
Kural
Kuralsızlık
Kural tanımazlık
zaman geçiyor... oyun bitiyor...
zamansızlık
bensiz bu oyunda, kuralsızlık kimin umurunda bilmiyorum ama
benim umurumda değil.
Kural benim diyenlerin yerinde
Kuralsızlık... bensizlik... yersizlik...
Sen sen ol demezlik etme!

Monday, October 06, 2008

Sıkışmışlık hissi

Beklentilerin ve heyecanların ilüzyon olduğu söylemini bilince dönüştürümek çabası sürüp giderken, birgün, birdenbire düzene düzüldüğünü hissetmek. Sırıtan sırtlanların kucağına düşmek...

Baş ağrısının arkasında yatan kavramsal kargaşaların karanlığında, başını eline alıp arkana bakamadan öylece oturmak ve korkunun girdaplarında nefessiz daralırken çatlayan damarlardan fışkıran kanda boğulmak...

Lekelenmemiş heyecanların ardında önlenemez bir çığ gibi yükselen hayal kırıklıklarının açacağı onarılmaz yaraların bilincine varmaksızın, kedi yavrusu saflığıyla kor alevi kırmızı öfke yumaklarıyla oynamaya çalışırken birden kül grisi aldatılmışlığa yenik düşmek...

Hiç bitmeyecekmiş gibi muamele edilen hayatların, bir göz açıp kapama süresinde hiç varolmamışçasına yok olduğuna tanık olurken, kendine birşey olmayacağına ilişkin inancın aynadaki sırıtkan yansımasında kendini seyrederek uyuşmak...

Ciğeri beş para etmezlerin leş kokan nefeslerini içine çekerken, hayat elimizden kayıp dökülürken, adım adım ölüme yanaşmak...

VE tüm bunların gölgesinde suya hasret, solgun bir umutla titreyerek yaşamaktır sıkışmışlık hissini ta benliğinde hissetmek.

Monday, September 08, 2008

çğlk

hrşy sssz, sskn. gzlr slk, frsz. Dşn klkmy frst blmyr. Gn gçtkç tknn hyt, kynğndn zklştkç ylnzlşyr.

kçk hrflrn dnysnd ssn çkrtmy krknlrn sys hr gçn gn br br artyr. v tm b sszlğn rtsnd BEN hrşy nt dmdk ykt v sht yzlr tkrrcsn dklyrm.

tk bşn nlm fd tmyn ssz hrflr dnysnd br bşn ykt drblmk, zr znt. br n kntrl kybdp, kdrt lnlr kşp, nlr srlmk, dstk dlnmk, sğnmk, hzrn ttl gğsnd kndn kybtmk ştn dğl. ys svşmk br trchtr v svşmdn kybtmk d.

b sçmlrn dnysnd, tk bşn, sslğ yrtrcsn, ykdn ynrcsn dğrldm. v dydğnz ss...

şt b BENm çğlğm dyblnlrn ss! hykrş BENm dyblnlrn kdrt...

tk bşn "BEN".

Sunday, June 15, 2008

OYUN

Oyunun kuralları vardır. Kurallar dahilinde oynandığı sürece zaman hoşça geçer ve oyun sona erdiğinde oyuncular bu oyunun içinde olmaktan haz alırlar. Peki ya birileri kuralları ihlal etmeye başlarsa ne olur? Oyun, oyun olmaktan çıkar. Ancak oyunun kurallarını koyanlar, kuralları bozanlardan yana olurlar ya da kuralı çiğneyenler kural koyucular olursa ortaya nasıl bir tablo çıkar? Kokuşmuşluk oyunun kuralı haline gelir, oyun alanı genişler, oyununun kuralı bozandan gayrısı oyundan zevk almaz hale gelir ve dahası oyuncular oyunda piyon haline gelirler. Peki bu durum nasıl sona erer? Ya da erer mi? Yeni kurulan oyun sisteminde güçlü oyuncular, kuralları akıllıca yorumlayabilir, düzen ve hileleri farklı düzen ve hilelerle bertaraf edecek kadar akıllı ve daha sonra da asıl oyunun kurallarını yeniden tesis edebilecek derecede inançlı ve onurlu olurlarsa kural çiğneyicilerinin sonu başlamış olur. İçinde bulunduğumuz hayat bir oyundur. Oyun içinde oyunlar sergilenir. Kimileri masum, centilmence kimileri kirli ve hain. Ayak oyunları izleriz zaman zaman. Kuralların çiğnendiğini, değiştirildiğini gözlemleriz; bazen müdahale edemeyiz bazen etmek isteyip etmeyiz. Çoğu zaman oyunda figuran olmanın ezikliği içinde gözlerimizi yerden kaldıramayız. Ya da bir oyundaki piyon misali oradan oraya sürüklenirken çaresizliğimize içten içe ağlarız. Deveden büyük fil var misali, büyük oyuncular ve daha büyük oyuncular vardır. "M"ler..."K"ler..."D"ler..."Y"ler ve diğerleri. Oyun sürdükçe vakit geçer ve her sanatçı yorumunu farklı şekilde ortaya koyar. Zaman zaman kurallar daha da sertleşir, yorumlar çarpışır ve ortaya çıkan tabloya göre oyuna verilen isimler değişir. Peki ya seyirciler? Yönetmenler? Her oyunun seyircisi ve yönetmeni var mıdır? Olmalı ki bu oyun sergileniyor. Olmalı ki oyun kurallara göre oynanıyor. Ne zaman ki oyuncular yönetmeye başlıyorlar oyun menfaatler dengesinde ve merkezinde sahneleniyor. Ne zaman ki seyirciler oyuna müdahale ediyor yönetmen kontrolü, oyuncular tarafsızlıklarını kaybediyorlar. Onca değişken arasından hangisine güvenmeli, ne şekilde hareket etmeli. Ben size bir sonraki oyunun detaylarını vereyim siz yerinizi belirleyin:

Sahne : İçinde bulunduğunuz yaşam
Başlama saati : Oyunu algılamaya başladığınız an
Bitiş saati : Algınızın kör olduğu an
Perde arası : Yok

Ve son olarak "oyun"un resmi tanımı:

(1) Vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan eğlence;
(2) Kumar;
(3)Şaşkınlık uyandırıcı hüner;
(4) Tiyatro veya sinemada sanatçının rolünü yorumlama biçimi;
(5) Müzik eşliğinde yapılan hareketlerin bütünü;
(6) Seslendirilmek veya sahnede oynanmak için hazırlanmış eser, temsil, piyes;
(7) Bedence ve kafaca yetenekleri geliştirmek amacıyla yapılan, çevikliğe dayanan her türlü yarışma;
(8) (mecaz) Hile, düzen, desise, entrika"
(TDK sözlüğü)