Showing posts with label öfke. Show all posts
Showing posts with label öfke. Show all posts

Wednesday, January 15, 2014

Alıştığım, sonrası - öncesi

Tuttuğunu bırakmak kolay değildir,
Bırakacağına inandırmaya çalışırken kendini, hep umut edersin, "acaba son bir kere birşeyler değişir de bırakmak zorunda kalmaz mıyım?" diye..
Sonra an gelir, kaçamazsın artık, bırakırsın...
İçinde toprak kaymaları yaşanır, büyük bir boşluk alır
tüm geçmişin,
yaşanmışlıkların,
sahiplenmelerin
yerini.
Kocaman bir boşluk; nefes aldıkça büyük çatlaktan buz gibi bir hava dolar içeri.
Sen Bıraktıktan ve o gittikten sonra sen, sen olmaktan çıkarsın;
boşluk, kendi kendini doldurur zamanla, daha sert bir dolguyla, daha az duygu daha çok öfkeyle.
Sonunda boşluk gider, soğuk söner, ateş harlar seni...
Kor alevin yankısı öfkende parlar!
Gözün kararır, yakarsın, yanarsın...
 

Tuesday, October 01, 2013

Nefret

İçindeki nefret, kora dönmüş ve gözlerine yansımıştı. İki alev topu şeytani bir gülümsemeyle daha da ürkütücü oluyor, uzun ve kemikli parmakların arasından yükselen puro dumanı semaya yükseldikçe, öfkenin aksak ritmine mistik bir edayla eşlik ediyordu.

Oturduğu koltuk çivili minderden, önündeki masa kızgın çeliktendi. Nefesi duman olmuş, burnundan akıyordu.

Bu öfke, yalandan, riyadan, yalakalıktan doğuyordu. Herkes birbirine lutfediyor, olmayanı olurmuş gibi gösteriyor, yapmadıklarından paye kapıyordu. Kurallar esniyor, sıralar bozuluyor, gölgeler her yeri sarıyor ve yaşam soru işaretlerinin peşi sıra bilinmezliklerle doluyordu.

Boynundan yüreğine sarkan ilmek, her kalp atışında onu boğuyordu. Bu kokuşmuş hayat ve sürüngenimsi insanlar midesini bulandırıyor. Zihin erozyonu önü alınamaz bir kanser gibi her yanı sarıyordu...

Purosundan derin bir nefes çekti ve vermedi... 

Wednesday, February 13, 2013

Yitik...

Gönül pınarım kuru, yüreğim her an darbe almaktan bitkin, enerjimin son damlası akıp gitti... Aklımın bir köşesinde Bukowski puro tellendirip, sövüyor. Kaçmak istiyorum, köşelere bucaklara, deliklere saklanmak, gözden ırak olmak istiyorum. Zira, her adımda sırtıma bir darbe almaktan sıkıldım, yoruldum...

"Değer" her ne ise, her hatayla eriyip gidiyor ve karşılığında ödediğim bedel o kadar ağır oluyor ki, yitip giden yerine hangi "değer"i getirsem/getirsen/getirseler fayda etmiyor. Her hatayla bir parçam yanıyor, kopuyor, eriyor, sönüyor.

Öfkem, zihnimin mahzenlerine zincirlenmiş bir canavar. O canavar, o kadar çok kırbaçlandı ki artık onu zapteden bünye temelinden sarsılmaya, parçalara ayrılmaya başladı. O ortaya çıktığında, ödenecek bedelin hiç bir önemi kalmayacak çünkü artık "ben" ben olmayacağım. Belki ona dönüşeceğim, belki de ondan geriye kalmış bir enkaz olacağım.

HIzlı hızlı nefes alıp veriyorum, sesim titriyor, başım ağrıyor. Ağlamak fikrini, kan kızılı, ateş kurusu bir öfke boğuyor. Gözümden fışkıran göz yaşı değil, kıvılcım.  

Güneş boğuluyor... Gün karanlığa gömülüyor.

Tek umudum karanlığın beni örtmesi,
İpeksi dokunuşlarla avutması,
Sonra beni benden alıp, öfkeme çalması!
Tekrar gün doğduğunda ateşten dövülmüş çelik bir iradeyle yeryüzüne salması...

Wednesday, November 24, 2010

Damlalar

Her damla bardağı dolduruyor. Düşen her damla suyu titretiyor ve yüreği kabartıyor, ama sessizlik gelen fırtınaya gebe öylece duruyor. Aradan günler ve aylar geçiyor. Birbiri ardına eklenen her bir damla su seviyesini yükseltiyor.

Güneşli bir günde, daracık ve rüzgarlı bir sokakta oturmuş kahvemi yudumluyorum. Sokağın iki ucunu kesen iki caddede de alabildiğine güneş var. Belli ki güneşin vurduğu yerler sıcak, sıcacık! Oysa ben bu daracık sokakta en sokağın rüzgarı kadar sert bir çehreye sahip kahvemin köpüğüne bakıp içimi ısıtmaya çalışırken, bir ürperme bana sürtünüp geçiyor. Biraz daha büzülüyor, kahve fincanını biraz daha sıkı kavrıyorum.

Düşünceler hücuma kalkmışlar. Saldırırlarken sesleri bir uğultu haline geliyor. Bardağı taşıran sulu zırtlak davranışlar, onların öfkesini kabartmış ve durdurulamaz olan taarruz başlamış. Düşüncelerin karşı konulamaz uğultusu, ara sokaktaki rüzgarın serinliğine ve közde pişmiş kahvenin acı tadına sahip. Düşünüyorum: Şimdi onları zaptetmeli miyim? Yoksa, ben de peşlerine takılıp doluz dizgin at mı sürmeliyim hınca, öfkeye, dehşete ve kıyıma?

Kahve fincanının boşladığını görerek üzülüyorum. Oysa daha uzun süre içebilirdim. Kahveden arta kalan telveye bakıyorum, kara bir tablo var karşımda. Belli ki usta telveyi bol tutmuş. Peki, benim hayatımın telvesini bol tutan kim? Güneşli bir günde rüzgarlı ve daracık yollara beni sürükleyen ne? Bu kararları verirken içimi alev alev yakan öfke seline dayanma gücünü nerede bulacağım?

Ayağa kalkıp, güneşe doğru yürüyorum. Geriye yerimde esen yeller ile boş bir kahve fincanı kalıyor, hızla soğuyan. Peki beni güneşe sürükleyen ne?

Friday, November 05, 2010

Taze bir günün öyküsü...

Kılıçlar çekilip, kan perdesi gözleri kapattığında, arkada yatan öfke denizi kabarır. Uyuyan düşünceler kan kızılı kabuslarını dört bir yana magma sıcağında saçarken, korkuyla seyreden gözlere birer birer mil çekilir...

Karanlığın siyahı ve öfkenin kan kırmızısı sessizliğin yoğunluğunda nefes alan her varlığı tarif edilemez acılara boğarlar. Buna seyirci kalan korkaklar ilk sırayı alırken, karşı koyan cahiller acının koyu kahvesini yudum yudum tadarlar.

Sonuç yeni doğan günün serin şafağında taptaze bir mavilik, durgun denizin hoş kokusudur. Geride kalanlar ise yalnızca unutulmuş toz zerrecikleri...

Monday, October 26, 2009

Ezop'a selamlar olsun!

Orman kurulalı az bir zaman olmuştu. Aslan kral ormanı kurmak için çok çabalamış lakin yıllar geçtikçe yorulmaya başlamıştı. Her bir orman sakininin sorununu o dinlemek, çözmek zorunda kalıyordu. Sümüklü böcekler, kuşlar, köstebekler, kirpiler, hepsi ona dert yanıyor, sorunları onun çözmesini bekliyorlar, çözümün parçası olmak için çaba göstermiyorlardı. Değil mi ki orman onundu ve değil mi ki tüm ormanın nimetleri onun!!!
Ormanın ilk yıllarında kurt, tilkinin kurnazlığından haberdar, fakat tilkiliğinden haberdar değilken, aslan onları ormanına sakin olarak kabul etmiş. Gelgelelim zaman geçtikçe, tilkinin kurnazlığı ve kibri, ormandaki fısıltılar, kurdu rahatsız etmeye başlamış. Kurt, fısıltıya, kuru kalabalığa pirim vermemiş önceleri. Ancak ne zaman ki bu uğultular yoğunlaşmış, huzursuzluk aslanı rahatsız etmeye başlamış; Ne zaman Kurt görmüş ki, aslanın tahtına kadar uzayacak bu sinsi gidiş, olmadı tahtı kıracak, ormana zarar verecek, o zaman diş göstermeye başlamış kurt, sinsi tilkiye. Gel gelelim arada aslanın koyduğu orman kuralları varmış. Orman kuralları dermiş ki, orman sakinini yemeyeceksin, öldürmeyeceksin.
Aslan birgün kurtla tilkiyi almış karşısına nasihat vermiş:
"Bakın" demiş, "bu işler bu şekilde yürümez. Birinizden birini kırmak, bu ormandan kovmak zorunda bırakmayın beni. Burada herkese yer var. Bu orman geniş, bu orman kabullenici."
Tilki, hiddetlenmiş:
"Bana bu sözleri söylemek neden? İtilen benim, dışlanan benim, yazık değil mi bana?" Hafifçe kurdu ima ederek, ama temkinli: "Asıl beni durduk yere tartaklayanlar geri dursun sizin ormandan." deyivermiş.
Kurt, yavaş yavaş köpürmüş, kudurmuş:
"Bak" demiş, aslana boyun eğerek, tilkiye:
"Ben, kimseye durduk yere kızmadım, kendi halimde sürümle yaşadım gittim. Ne zaman ki senin o tilki kibirin ormana bulaştı, o zaman ben yerimde duramaz oldum!"
Ve o günden sonra and içti kurt:
"Ne zaman ki aslan bu ormanda yasaları değiştirir ya da ormanı terk eder, o gün andım olsun, alacağım yaraya bakmadan dalacağım tilki sürüsüne..."

O gün bugündür, tilkilerle kurtlar hep ayrı yollarda gezdiler. Birlikte büyüyecek orman ailesi ikilikte çoğaldı.