1. Varlığım ne seninkine ne de bir diğerine bağlıdır.
2. Mutluluğumu paylaşıyor olmam, isteğimdir; ihtiyacım değil.
3. Paylaşmak isteğimdir, ihtiyacım değil.
4. Paylaşmak istememek senin seçimindir, herkes seçimlerinde özgürdür.
5. Senin özgürlüğün benim mutsuzluğum olmadığı sürece, seçimlerine saygı duyarım.
6. Özgürlükler çakıştığında, paylaşmak istiyorsak, ödün vermek iki tarafın da seçimi olmalıdır.
Geçmişin ayak izlerinde bir adam...Uzun...uzak... Geleceğe bakan gözler; puslu, buzlu, yalnız... Ve bir günlük...
Showing posts with label özgürlük. Show all posts
Showing posts with label özgürlük. Show all posts
Tuesday, June 03, 2014
Monday, September 13, 2010
Soru
Dar duvarların arasından sızan ışıkta kafamda yankılanan soru hep aynı:
"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"
Çayır çimende koştuğum ilk günleri düşünüyorum, hatırlayabildiğim kadar hatırlamaya çalışıyorum. O günlerde temeli kazmış olamam. Ancak o dönemde olsa olsa ileride kullanacağım tuğlalar elime verilmeye başlanmıştır. Eğitim sistemi, kültür, toplum... Her birim bir tuğla vermiş elime. Sırtıma vurulan yükler her geçen gün belimi bükmüş. Ağaç yaşken eğilmeye başlamış.
Sonra gençlik ve üniversite. BU dönemde özgürlük rüzgarları eserken, bastırılmışlık altından yay misali fırlayan, zembereği boşalan birey hızla kontrolü kaybetmiş. Dağılmakla birleşmek arasında gidip gelmeler sürüp gitmiş. Kendimi keşfedip, özgüven oturmaya başladığında, birden elinde bulmuşum o sırtımdaki tuğlaları. Şimdinin tam zamanı olduğuna karar vermiş ve ilk tuğlayı çakıvermişim sağlam zemine. Zemin her bakımdan çürük, yalnızca "hücre" bu durumun istisnası. Hücre sağlam, hücre güçlü, hücre yıkılmaz, azametli. Azla yetinme hücresi, sıkışmışlık hücresi, kıt knaat hücresi, karın ağrısı, mide yanması, yürek sızısı ve benzeri daha birçok isimle anılabilecek, her daim üzerimde taşıyabileceğim, tek kişilik hücrem. Toplum seninle gurur duyuyor hücre adam. Sen bu şekilde yürü ki, huzur her yerde olsun. Kafanı dışarı çıkarama ki, düzenin endişeleri yeşermesin.
Şimdi; suçlu kim bu duvarların örülmesinde!? Tuğlaları tek tek ben ördüğüme göre, suçlu ben, mahkum ben, yargıç ben. Vicdan bende, yara bende.. Peki herkes nereye gitti? Tek kişilik hücremin duvarları bu kadar mı kalın. Sessizlik içinde, karanlığa sızan ışığın yakan aydınlığında tekrar aynı soruyur soruyorum:
"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"
Bu soru önemli, zira bu soruya cevap verebilirsem, kendi çöküşüme giden yolda nerede hata yaptığımı bulabileceğim. Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği de önemli elbette ama tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse. (Bu cümleyi, "Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği önemli değil, tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse." şeklinde de ifade edebilirdim.) Odanın duvarları yükseldikçe, vurdumduymazlık artmış olmalı ki, uyanış gecikmiş. Beni uyuşturan her ne ise çok güçlü olmalı ki, bir türlü başıma gelebilecekleri öngörmek mümkün olmamış.
Şimdi bir hususun daha farkına varıyorum. Yukarıdaki anlatımlarda hep "miş"li geçmiş zaman kullandım. Bu kalıp, olaylar olurken, orada olmayaan üçüncü şahıslar tarafından bir olay nakledilirken, kullanılır. Oysa ben ne yaptım? Öylesine bir gaflet içindeymişim ki, bugün hücremde kıstırılmış, suskun ve içine kapanık oturuken geçmişten hep "miş"li geçmiş zaman kipinde bahsettim geçmişimden. Peki şimdi, nerede o günlerin kibiri, nerede o günlerin sınır tanımaz özgüveni?
Sessizlik yerini klostrofobiye bırakıyor yavaş yavaş. Yoğun karanlığın minik elleri gırtlağıma sarılıyor. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi hissediyorum. Yüreğimin üstünde oturan zebani, kalbim her attığında tırnaklarını, kan fışkırana kadar derinlere batırıyor. Artık atmasın istiyorum, nefesin darlanmasın, kalbim sancımasın istiyorum, olmuyor. Arkamı dönüyorum duvar, sağım, solum, dört yanım duvar. Çimento, tuğla ve nem kokusu burun deliklerimden içeri süzülüyor.
Ellerime bakıyorum, kollarım, ayaklarım, bacaklarım... Artık kendimi tanıyormıyorum. Deliriyorum.
Ey okuyucu, ey kendim, bundan sonra okuyacakların, bu tuğlayı koyan ellerin eseri ve fakat benden geriye eser kalmadığının kanıtıdır. şşt.. yaklaşıyor duyuyorum, nefes alma! (Alma ki geberesin...) İyice yaklaştı, duvarın dışında, iyi ki çıkmışım bir kat daha, bu sayede beni ele geçiremeyecek, o sümüklü ve pis ellerini narin derime geçiremeyecek. Buna asla izin vermem. Seni koruyacağım. Arkanda kim var? Ne? Kimse yok mu?!? Yok tabi, bir hücredesin, bir başına kim olacak. Şaka yaptım... Ne o komik gelmedi mi? O zaman bir de şunu dene, "ey insanoğlu, kibrin arşa değerken, gözün kendinden başkasını görmezken, kendine güvenin tamken, soru işaretlerin neredeydi? Bana mı emanet etmiştin? Ben kimim?.. Ben yok, sen yok, biz varız.... nıhahaha) Bu parantezi kim kapattı? Ben açmadım ki, sen kapatasın... O hamam böceğini kim koydu oraya? Bak, bak kaçıyor... yoksa bana mı bakıyor?
Hücrenin duvarlarından tırnak izleri, kan, ter ve pislik izleri. Benden geriye kalansa çürümüşlük ve kokuşmuşluk. Soru işaretleri boşluğu doldurmak şöyle dursun, genişletiyor.
Sonumu hazırlayan kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?
"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"
Çayır çimende koştuğum ilk günleri düşünüyorum, hatırlayabildiğim kadar hatırlamaya çalışıyorum. O günlerde temeli kazmış olamam. Ancak o dönemde olsa olsa ileride kullanacağım tuğlalar elime verilmeye başlanmıştır. Eğitim sistemi, kültür, toplum... Her birim bir tuğla vermiş elime. Sırtıma vurulan yükler her geçen gün belimi bükmüş. Ağaç yaşken eğilmeye başlamış.
Sonra gençlik ve üniversite. BU dönemde özgürlük rüzgarları eserken, bastırılmışlık altından yay misali fırlayan, zembereği boşalan birey hızla kontrolü kaybetmiş. Dağılmakla birleşmek arasında gidip gelmeler sürüp gitmiş. Kendimi keşfedip, özgüven oturmaya başladığında, birden elinde bulmuşum o sırtımdaki tuğlaları. Şimdinin tam zamanı olduğuna karar vermiş ve ilk tuğlayı çakıvermişim sağlam zemine. Zemin her bakımdan çürük, yalnızca "hücre" bu durumun istisnası. Hücre sağlam, hücre güçlü, hücre yıkılmaz, azametli. Azla yetinme hücresi, sıkışmışlık hücresi, kıt knaat hücresi, karın ağrısı, mide yanması, yürek sızısı ve benzeri daha birçok isimle anılabilecek, her daim üzerimde taşıyabileceğim, tek kişilik hücrem. Toplum seninle gurur duyuyor hücre adam. Sen bu şekilde yürü ki, huzur her yerde olsun. Kafanı dışarı çıkarama ki, düzenin endişeleri yeşermesin.
Şimdi; suçlu kim bu duvarların örülmesinde!? Tuğlaları tek tek ben ördüğüme göre, suçlu ben, mahkum ben, yargıç ben. Vicdan bende, yara bende.. Peki herkes nereye gitti? Tek kişilik hücremin duvarları bu kadar mı kalın. Sessizlik içinde, karanlığa sızan ışığın yakan aydınlığında tekrar aynı soruyur soruyorum:
"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"
Bu soru önemli, zira bu soruya cevap verebilirsem, kendi çöküşüme giden yolda nerede hata yaptığımı bulabileceğim. Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği de önemli elbette ama tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse. (Bu cümleyi, "Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği önemli değil, tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse." şeklinde de ifade edebilirdim.) Odanın duvarları yükseldikçe, vurdumduymazlık artmış olmalı ki, uyanış gecikmiş. Beni uyuşturan her ne ise çok güçlü olmalı ki, bir türlü başıma gelebilecekleri öngörmek mümkün olmamış.
Şimdi bir hususun daha farkına varıyorum. Yukarıdaki anlatımlarda hep "miş"li geçmiş zaman kullandım. Bu kalıp, olaylar olurken, orada olmayaan üçüncü şahıslar tarafından bir olay nakledilirken, kullanılır. Oysa ben ne yaptım? Öylesine bir gaflet içindeymişim ki, bugün hücremde kıstırılmış, suskun ve içine kapanık oturuken geçmişten hep "miş"li geçmiş zaman kipinde bahsettim geçmişimden. Peki şimdi, nerede o günlerin kibiri, nerede o günlerin sınır tanımaz özgüveni?
Sessizlik yerini klostrofobiye bırakıyor yavaş yavaş. Yoğun karanlığın minik elleri gırtlağıma sarılıyor. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi hissediyorum. Yüreğimin üstünde oturan zebani, kalbim her attığında tırnaklarını, kan fışkırana kadar derinlere batırıyor. Artık atmasın istiyorum, nefesin darlanmasın, kalbim sancımasın istiyorum, olmuyor. Arkamı dönüyorum duvar, sağım, solum, dört yanım duvar. Çimento, tuğla ve nem kokusu burun deliklerimden içeri süzülüyor.
Ellerime bakıyorum, kollarım, ayaklarım, bacaklarım... Artık kendimi tanıyormıyorum. Deliriyorum.
Ey okuyucu, ey kendim, bundan sonra okuyacakların, bu tuğlayı koyan ellerin eseri ve fakat benden geriye eser kalmadığının kanıtıdır. şşt.. yaklaşıyor duyuyorum, nefes alma! (Alma ki geberesin...) İyice yaklaştı, duvarın dışında, iyi ki çıkmışım bir kat daha, bu sayede beni ele geçiremeyecek, o sümüklü ve pis ellerini narin derime geçiremeyecek. Buna asla izin vermem. Seni koruyacağım. Arkanda kim var? Ne? Kimse yok mu?!? Yok tabi, bir hücredesin, bir başına kim olacak. Şaka yaptım... Ne o komik gelmedi mi? O zaman bir de şunu dene, "ey insanoğlu, kibrin arşa değerken, gözün kendinden başkasını görmezken, kendine güvenin tamken, soru işaretlerin neredeydi? Bana mı emanet etmiştin? Ben kimim?.. Ben yok, sen yok, biz varız.... nıhahaha) Bu parantezi kim kapattı? Ben açmadım ki, sen kapatasın... O hamam böceğini kim koydu oraya? Bak, bak kaçıyor... yoksa bana mı bakıyor?
Hücrenin duvarlarından tırnak izleri, kan, ter ve pislik izleri. Benden geriye kalansa çürümüşlük ve kokuşmuşluk. Soru işaretleri boşluğu doldurmak şöyle dursun, genişletiyor.
Sonumu hazırlayan kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?
Thursday, April 02, 2009
Dizlerinin üstüne çökmek
Bir zamanlar özgürlüğe hükmetmiş, onu yönetmiş bir tanrıydı. Hiçbir zincirin ket vuramadığı, hiçbir gücün iradesini yerinden oynatamadığı tarifsiz bir varoluş sergilemişti.
Oysa ne olduysa olmuş ve yenilmişti. Diğerleriyle karşılaştırıldığında hala dimdik hala ayakta idi ancak içten içe biliyordu.
O öğlen,
Dev dizlerinin üstüne çökmüş ve bunu yaparken tutunduğu tüm değerleri tüm dünyaları sarsmış ve herşeyden önemlisi gözlerini yere dikmiş, boyun eğmişti. Özgürlük bu durumu fırsat bilip, tıpkı bu devden çekmemişçesine yükselmiş, güneşin desteğini arkasına almış sırıtıyordu. Bu mütecaviz sırıtma utanma duygusu olan her varlığı sessizliğe boğmuş, gören gözleri görmez kılmıştı. Gözyaşları içe çağladı, kırmızı öfke buz mavizi göz yaşları ile sertleşti ve intikam kılıcı ta derinlerine saplandı dev dağının. İntikamın acısı hiç böylesine acıtmamıştı canını. Yumrukları sıkıldı, her bir dağlar büyüklüğünde toz tanecikleri dört bir yana saçıldı. Yine de dikelecek gücü bulamadı, aramadı da. Savaş kaybedilmişti ve nafile arayışlara ayıracak bir tek nefes bile yoktu. Geçmişin haşmetli gölgesinde kıpırdanan heyecanları araştırdı zihninin dehlizlerinde son bir umutla. Onlara tutunmanın iyi olacağını düşünerek ve hemen sonra vazgeçti. Bu savaş burada bitmişti.
Bir kez diz çökmüştü, boyun eğmişti.
Artık dönüşü olmayan bir çöküşün içinde daha fazla debelenerek, geçmişte kazandığı tek hazinesi olan gururunu da çamura bulamak istemiyordu.
Yere bağdaş kurdu. Gözlerini iyice kapattı. Kamburu, kibirli güneşe dönük, sönmüş bir yanardağ gibi öylece oturdu kaldı.
Oysa ne olduysa olmuş ve yenilmişti. Diğerleriyle karşılaştırıldığında hala dimdik hala ayakta idi ancak içten içe biliyordu.
O öğlen,
Dev dizlerinin üstüne çökmüş ve bunu yaparken tutunduğu tüm değerleri tüm dünyaları sarsmış ve herşeyden önemlisi gözlerini yere dikmiş, boyun eğmişti. Özgürlük bu durumu fırsat bilip, tıpkı bu devden çekmemişçesine yükselmiş, güneşin desteğini arkasına almış sırıtıyordu. Bu mütecaviz sırıtma utanma duygusu olan her varlığı sessizliğe boğmuş, gören gözleri görmez kılmıştı. Gözyaşları içe çağladı, kırmızı öfke buz mavizi göz yaşları ile sertleşti ve intikam kılıcı ta derinlerine saplandı dev dağının. İntikamın acısı hiç böylesine acıtmamıştı canını. Yumrukları sıkıldı, her bir dağlar büyüklüğünde toz tanecikleri dört bir yana saçıldı. Yine de dikelecek gücü bulamadı, aramadı da. Savaş kaybedilmişti ve nafile arayışlara ayıracak bir tek nefes bile yoktu. Geçmişin haşmetli gölgesinde kıpırdanan heyecanları araştırdı zihninin dehlizlerinde son bir umutla. Onlara tutunmanın iyi olacağını düşünerek ve hemen sonra vazgeçti. Bu savaş burada bitmişti.
Bir kez diz çökmüştü, boyun eğmişti.
Artık dönüşü olmayan bir çöküşün içinde daha fazla debelenerek, geçmişte kazandığı tek hazinesi olan gururunu da çamura bulamak istemiyordu.
Yere bağdaş kurdu. Gözlerini iyice kapattı. Kamburu, kibirli güneşe dönük, sönmüş bir yanardağ gibi öylece oturdu kaldı.
Friday, August 15, 2008
Ejder Uçuşu
32 gün sonra burnundan dumanlar salarak öfkeyle, göğe yükselecek ejder. Rüzgar derisinin üzerinde süzülüp giderken o yükselecek, yükseldikçe yüreği ferahlayacak ve özgürlüğün taze havası ciğerlerini yakacak. Günler günler önce kaybettiği ve kaybettiği anda da değerini anladığı o değerli hazineye sımsıkı sarılacak, dostlarına dönmek üzere semada birkez daha süzülecek...
Ejderlerin yüreği bir atar...
Ve gecenin birinde ansızın gelen şu satırlar özgürlük armağanım olsun sana:
"Okumadığın, içeriğini bile bilmediğin bir kitabı bir başkasına dillendire dillendire anlatmak, tavsiye etmek gibidir hayatı körü körüne yaşamak!"
Artık özgürsün... aç gözlerini... sal öfkeli soluğunu...
Ejderlerin yüreği bir atar...
Ve gecenin birinde ansızın gelen şu satırlar özgürlük armağanım olsun sana:
"Okumadığın, içeriğini bile bilmediğin bir kitabı bir başkasına dillendire dillendire anlatmak, tavsiye etmek gibidir hayatı körü körüne yaşamak!"
Artık özgürsün... aç gözlerini... sal öfkeli soluğunu...
Friday, March 14, 2008
Uyanış...
Tutsak edildiği zindanın nem ve terkedilmişlik kokusu içindeki yalnızlığından kurtulmak, özgür olmak için doğruldu dev. Asırlardır iki büklüm yaşadığı duvarlardan kurtulmak istiyordu şimdi. Her defasında ikna ederek benliğini yaşamaya devam etmişti bu kör karanlığın iğne deliği özgürlüğüne sıkışarak ve kendi kandırmacasıyla bileklerini zincirleyerek. Oysa şimdi dikelmek, okyanuslara ve dağlara yeniden yukarıdan bakmak, temiz havayı kana kana ciğerlerine çekmek ve boynundaki zincirleri parçalayıp atmak istiyordu. Kasları gerildi. Zincirlerin üzerindeki tozlar, devin gazabından korkarcasına, sessizce bir bir döküldüler. Yılların yorgunluğunu ilk defa hissetti zincirin her biri dağlar kadar büyük halkarı... Bir cayırtıdır koptu, yer sallandı, tavan parçalandı. Işık kör edercesine ve devi çıktığı zindana tıkmaya çalışırcasına gözlerine saldırdı. Göz kapakları sımsıkı kapandı, ciğerlere dolan hava yüzyıllık nem ve köhnemişliği sildi süpürdü ve yeni bir yaşam alevi yayıldı tüm bedene... Bu beden ki gelmiş geçmiş tüm varlıkların ötesinde büyük ve fakat tanrıların yalnızlığında hapis... Zincirler parçalanırken okyanuslar yarıldı, yeryüzü alt üst oldu. Devin gırtlağından gelen hırıltı, çığlığa; çığlık, çağlayan göz yaşlarına; çağlayan göz yaşları öfke seline; öfke seli, kaybedilen zamanın felaketi haline dönüştü! Şimdi yerden göğe yükselen bu özgürlük abidesi bir daha tutsak olmamaya yemin edercesine, gözlerini kamaştıran güneşe doğru kaldırdı elini ve haykırdı:
"Yeteeeeeeeeeeer!"
"Yeteeeeeeeeeeer!"
Subscribe to:
Posts (Atom)