Thursday, May 27, 2010

Savaş Sanatı - II

Sokağa girdim... Çıkmaz sokak. Sağ tarafta 25 metre uzakta yaşlı bir çam ağacı yükseliyor; sol tarafta 15 metre uzakta bir elektrik direği yükseliyor. Yolun tam ortasında, yaklaşık 35 metre sonra bir logar kapağı yer alıyor. Tatlı bir rüzgar yanağımı okşuyor. Gözlerimi kapıyorum. Göz kapakları aydınlığı dışarıya hapsediyor. İçeride kan kırmızı bir karanlık. Yavaş yavaş adım atıyorum gözlerimi açmadan. Tedirginim... Adımlarımı sayıyorum, kulak kesilmişim: arkadan araba mı geliyor, Önden bisikletli bir çocuk mu gelecek ya da bir köpek koşarak saldıracak mı? İkinci, dördüncü, derken altıncı adım.

Duruyorum;

Kaygılarım beni durduruyor, oysa gözlerimi kapamadan önce solda duran elektrik ağacının, sağdaki çamın ve ortadaki logar kapağının yerini tespit etmiştim, üstelik bu bir çıkmaz sokaktı ve karşıdan araba gelmiyordu, bisikletli çocuk ve azgın bir köpek de yoktu ortalıkta. O zaman neden endişeleniyordum? Tüm hayatım şartlanmalarla geçmiş, beklenmedik tehlikeler, beklenmeyenin vereceği acı hep ürkütücü bir öcü olarak sunulmuş.

Tekrar yürümeye başlıyorum...

Gözlerimi açmıyorum, olacakları göze alıyorum. Onuncu adım, on ikinci adım, yirminci adım, gözlerim açılıyor! Emirlerimi dinlemiyor, koruma iç güdüsü kontrolü ele geçiriyor. Elektrik direği hemen arkamda kalmış, sağ taraftaki çam ağacına ise uzağım. Rüzgar hala tatlı tatlı esmekte.

Adımlarım önce ağırlaşıyor, sonra görmenin huzuru ile hızlanıyorum...

Thursday, May 20, 2010

Savaş Sanatı - I

Bu topraklarda doğalı 32 yıl olmuştu. Her geçen gün bir başkalık sunmuştu hayat ve her geçen gün onu şaşırtmak için elinden geleni yapıyordu.

Bu sabah hava güneşliydi, hava durumuna bakılırsa öğleden sonra yağmur yağacaktı. Ona göre giyinmeliydi. Takımını üzerine geçirdi, eline de şemsiyesini alarak dışarı çıktı. Sabahın taze kokusu burun deliklerinden ciğerlerine kısa yolculuğuna devam ededursun, düşünceler şimşek hızıyla onu geçmişe götürüp getirdi. Sokağın öte ucunda, sabah güneşinin altında gerinen kediyi
fark ettiği sırada, ağacın dalına az ileride yolun ortasında duran kemiği süzen kargayı da gözden kaçırmadı. Tatlı sabah rüzgarı mor salkımın rahatlatıcı kokusunu etrafa yayarken, çöp kutusundan gelen karpuz kabuğu ve sigara izmariti kokusu ona dün akşam alışverişten dönen dördüncü kat 12 numaradaki genç çifti hatırlattı. Ağır ağır sokaktan yürümeye devam etti. Yol
tek yönlü olmasına rağmen ters yönden gelen var mı diye kontrol etti. İnsanlara belli olmuyordu. Sokağın köşesine geldiğinde kırmızı ışığın yeşile dönmesine daha 25 saniye vardı. Hızını biraz arttırırsa yeşil yandığında taksiye bineceği noktaya tam zamanında ulaşmış olacaktı. İşte bu sırada yolun karşısında sabırsızlıkla bekleyen kadını fark etti, belli ki kadın yeşili beklemeden kendini yola atacaktı, acelesi vardı. Bu durumda ve bu hızla yürürse hareket eden araçlarla varmaya çalıştığı nokta arasında tam ortada kalacaktı kadın. Bu da ilk gelen taksiye onun talip olmak istemesi olacaktı. Saatine göz attı, daha vakti vardı. o halde aceleye mahal yoktu. 5 saniye kalan kadın kendini yola attı. Kadın panik içinde karşıya geçerken ilk taksiye el etti. Taksi yavaşladı... Akşamki yağmurdan kalan su birikintisi gözünden kaçmadı. Bir adım geriledi, hafifçe
sıçrayan su onu sıyırıp geçmişti. Yaklaşık 30 saniye sonra taksiye binmişti.

Gideceği yere varmak için 3 alternatif yol vardı. Minibüs yolu daha kısa olabilirdi ama bu saatte oldukça kalabalık olmalıydı. Diğer yol uzun olan yoldu. O halde üçüncü alternatifi tercih etmeliydi. Biraz daha fazla ödeyerek tam zamanında gitmek istediği yerde olabilirdi. Taksici bir haber kanalı açmıştı. O'ysa tek kulaklığını taktığı radyodan sabah programını dinliyordu. Bir yandan yolu gözlüyor, arada haberleri dinliyor, zaman zaman da müziğe kulak veriyordu. Gün boyu yapması gereken işleri de kafasından geçiriyordu. İşler bu aralar yoğundu. Acil ve süreli işleri öncelikle tamamlamalı, önemsiz ve acelesi olmayan işleri de zamana yaymalıydı. Sevdiği bir rock parçası onu alıp geçmişe götürüyordu. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumu yorumlayan sabah haberleri ise bir yandan sürüp gidiyordu. Sunucu gazete başlıklarını okurken, taksici laf olsun diye bir soru sordu:

- İşler yoğun mu bu aralar?

Verilecek cevap, bundan sonraki kısa yolculuk için önemli, ama cevabın kendisi önemsizdi. Öyle bir cevap vermeliydi ki sorunun ardı gelmesin.

- ...

Cevap vermemek en iyisi olacaktı. Duymazdan geldi, kafasını yola çevirdi ve sessizliğini korudu. Yolculuk bittiğinde, önceden hazır ettiği parayı uzattı ve iyi günler dileyerek ofise doğru yürüdü. Karşıdan gelenleri tek tek izleyerek yoluna devam etti. Ofise girdiğinde günün planını yapmıştı. Hesapta olmayan işler için gözden çıkarılabilecek bir kısım işi de gözden çıkarmaya hazırdı.

Apartmanın kapısı arkasında kapanırken yerlere dağılmış kağıtlara göz attı. Asansör beşinci katta kalmıştı, demek ki birileri ofise çıkmıştı. Asansörün önündeki parfüm kokusundan biraz önce çıkanın erkek olduğunu düşündü. Saate ve kokuya bakılırsa bu gelen iş arkadaşlarından biri değildi. Asansörün düğmesine basarken gözlerini kapadı ve apartmanın sessizliğinde anlık bir
hiçliğe bıraktı kendini. Şimdi hiçbir yerde değildi.

Savaşa hazırdı, bu onun yoluydu.



Thursday, April 22, 2010

Silah

Boş odada oturmuş, elinde tuttuğu silahı evirip çeviriyor. Namlusu, kabzası, çeliğin soğukluğu...

Elinde tuttuğu silahın nasıl kullanıldığı ve ne kadar zarar verebileceği hakkında bir fikri yok, maalesef!

Şimdi bu durumunun sonuçlarına kuş bakışı bir bakalım: Silahın dolu ve tehlikeli olması halinde, orasını burasını kurcalarken silah ateş alabilir ve ciddi şekilde yaralanabilir, hatta ölebilir.

Bir diğer ihtimalde ise silah bozulabilir. Gün gelip de kendini savunmak için silaha ihtiyacı olduğunda elde bozuk bir silahla kalıverecek. Bu nedenle de saldırgan tarafından silahı var diye ciddi şekilde yaralanabilir veya ölebilir.

Sonuç?

Elinizde tuttuğunuz silahı tanımakta fayda var. Eğer tanımıyorsanız, kurcalamayın, hatta iyisi mi hiç sahip olmayın böylesine bir silaha...

Kıssadan hisse? Çıkarana...

Tuesday, April 20, 2010

Miskinlik...

Miskinlik, sigara gibidir.

Önceleri yoğun tempodan kurtulmanın bir yoludur. Beş dakikalık molalarda içine çekersin. Sonra biranın yanında, derken çay ile, kahve ile...

Ve bir bakmışsın sigara dumanı üstüne başına sinmiş; onun bağımlısı olmuşsun.

3 ay sonra...

Oturduğun rahat koltuğunda ardı ardına içilen sigaralardan saçın başın, dişlerin sararmıştır. Hareketsizlikten nefesin ağırlaşmış, kokuşmuştur. İçinden hiçbir şey yapmak gelmez, ama bağımlı olduğunu da kabul etmek istemezsin. Sağlığın elden gider, ama o'nun verdiği mutluluk, yavaş yavaş gelen ölüm karşına oturmuş sana öyle tatlı tatlı sırıtmaktadır ki başına gelecek acılı deneyimleri hep görmezden gelirsin.

6 ay sonra...

Kamburun çıkmış, suratına bakılmaz hale gelmişsindir. İşediğin sıvı ve terin dahi sigara kokmaktadır artık. Kopmak istersin... artık çok geçtir.

İşte miskinlik de böyledir, sigara gibi...

Thursday, April 01, 2010

Sıradanlığın Tablosu

Güneş gökyüzünde tüm haşmetiyle parlıyor, yaşayan tüm canlılara enerji kaynağı oluyordu. Su berrağı zihinler sabahın tatlı heyecanıyla bir o yana bir bu yana koşturuyor, tebessümle bakışan gözler, hoş sohbetlere zemin hazırlıyordu. Bu köy, nice hayatlara yuvalık ediyor, kol kanat geriyordu. Kısacası herşey yolunda herkesin hayatı tıkırındaydı.

Peki ya bir tablo bu kadar renkli ve ahenkli iken neden insan zihni bir yerlerde bir yanlışlık olduğu inancıyla türlü türlü sorulara başvuruyordu? Mesela; neden bir yerlerde güneş geçirmez bölmeler olduğu hissi, kara bir bulut gibi kapatıveriyordu güneşin önünü... Ya da lambaların solgun ışığı akşamın griliğinde sararmış sigara dumanları gibi duvarlara yapışıp kalıyordu? Peki ya insanların gözünde görmeye alışkın olduğumuz fer neden terki diyar eylemişti?

Aylardan mayıs günlerden çarşamba idi. Senenin ve haftanın ortası ne de çabuk gelivermişti. Kolunun altında arkadaşının hediye ettiği tablo olduğu halde bakımsızlıktan solmuş, ilk yapıldığı günden beri kaygısızca ve hoyratça kullanılmış iki kanatlı kapıyı itiverdi... İçeriye adımını atmasıyla "an" havada asılı kaldı. Oksijen oranı, havalandırmanın yokluğuyla azalmış, sıra bekleyenlerin bölük pörçük konuşmaları birbirine girmiş, puslu/isli uğultunun etrafa yaydığı ağır koku zemine yayılmıştı. Kalabalık ve memurlar keskin çizgilerle birbirlerinden ayrılırken, cam bölmeler, yüzyıllardan bu yana süre gelen ayrımın simgesi haline gelmişti adeta. Zırhları ardından bakan şovalyelerin yalnızca gözleri görünürken, memurlar gündelik hayatın sıradanlığında orta çağın her türlü romantizminden arınmış, buzlu camlar ardından hizmet veren ruhsuz makinelere dönmüşlerdi. İnsanlar değil adeta kaygılar kuyruklar oluşturmuştu: ödenmesi gereken telefon faturaları, ev sahibine çıkarılacak havaleler, dişten tırnaktan artırılarak biriktirilen üç beş kuruşun en karlı yatırıma dönüştürülmesi... ve kuyruk uzayıp gidiyordu. Koltuğunun altındaki tablo hafifçe kaydı...

Cam bölmelerden kesilerek çıkartılan her bir daire tavana lamba olarak asılmış, memurların gözlerinden sökülen yaşam ışığı lambalara özensizce ve iğreti bir şekilde yapıştırılmıştı. Sonuçta ortaya çıkan ölü ve sararmış ışık içerideki her türlü taşkın enerjiyi sönümleyecek şekilde sistematik şekilde tasarlanarak tavana yerleştirilmişti.

Kuyruğun en sonundaki kadın - kimbilir ne kadar zamandır sırada bekliyordu - ağırlığını bir bacağından ötekine kaydırırken, bakışlarını huzursuzca kapıdan giren adama yöneltti. Bu da nereden çıktı şimdi dercesine adamı bir süre süzdükten sonra başörtüsünün altına sakladığı düşüncelerine geri döndü. Bu sırada koltuğunun altındaki tablo biraz daha kayıverdi, sanki canlıydı da canı sıkılmıştı. En sonunda, dairenin içindeki tüm canlılara inat, haykırmak istercesine yerçekimine bıraktı tüm ağırlığını.

Tablo yere düştüğünde, yerdeki ağır koku ve toz tabakası dört bir yana dağıldı, zemine çöreklenmiş tüm grilik duvarların pis ve küflü sarısına karıştı. Donmuş zaman kaldığı yerden devinimine devam etti ve tablonun üzerindeki tüm canlı renkler, isyan edercesine birden parladı. Ne var ki tablo yere çarptığında çıkardığı ses, parlayan renkler, sünepe uğultunun içinde yitti gitti. Birkaç kişi bezgince kafalarını çevirip sesin nereden geldiğine baktılar, ama hepsi o işte. Hayat denen balçık nehri, aklı bir karış havada bir ressamın tuvalinden dökülen iki gram boyanın beş kuruşluk renk cümbüşü ile ritmini bozacak değildi ya...

O sırada memurlar dünyasından kuyruk dünyasına sıradan bir cümle kayıverdi:

- Sıradaki...

İşte hepsi buydu. İşini bitiren yetmişlik amca, kapıya yöneldi. Hayat ne çabuk da geçivermişti. Pazartesi çarşamba derken günler geçmiş, kuyruklarda ve devlet dairelerinde tüketilen hayat sona yaklaşmıştı. Dün bankonun öte yanında bugün bu yanında. Tabloyu yerden almak üzere çömelen genç adamın yanından geçerken, yılların yorgunluğuyla kafasını çevirdi. Resmedilen görüntüyü bir yerden hatırlayacak gibi oldu, gençlik yıllarının hayalindeki köy değil miydi bu? Belki öyleydi belki de değil, ama o köyü ve özlediği yaşamı hiç görmemişti işte, hem artık ne fark ederdi, bu ayın kirasını da yatırmıştı ya önemli olan da buydu. Kapıyı araladı, rüzgar içeriye hücum etti. Bir nefeslik ferahlık mum alevinde parlayıp sönen pervane gibi yitip gitti durağanlığın içinde.

Monday, March 01, 2010

Ben...

Bir ben var bende,
benden içeri...

Bırakın bende kalsın!

Sunday, January 31, 2010

Bedel

Hayatı rüşvet, yolsuzluk ve para idi. Tüm memuriyeti boyunca, işleri kolaylaştırmak için "yardım" alırdı. Akşam eve döndüğünde yatağında huzur içinde uyurdu. Rüşvetten ve hak etmediği paraları yemekten gün geçtikçe büyüyen göbeği ve pis kokan nefesiyle mışıl mışıl uyurdu. Elinde olsa, hayatındaki herşeyi satar, herşeye değer biçerdi. İnsanların yüzüne güler, arkasından söver, gerekirse kıçını yalardı.

Sıradan bir gündü. mesai bitiminde, günün hasılatını devşirdi. Soysuz arkadaşlarıyla paylaştı. Elini cebine attı ve paranın sıcacık ve güven veren dolgunluğunu hissetti. Suratına sıcak bir tebessüm yayıldı. Eve dönmeli ve yarın için hazırlık yapmalıydı. Yolda bakkala uğrayıp, esnafla düzeysiz sohbetler edecekti. Daireden çıktı.

Sonbahar akşamının kömür kokulu akşamında, otoparka bıraktığı ama park parasını ödemediği (otopark görevlisi kendine muhtaçtı) aracına doğru yöneldi. Işığın altında duran siluet dikkatini çeker gibi oldu, ama ona neydi ki, parasız pulsuz zibidinin biriydi herhalde. Tam yanından geçerken adam kolunu tuttu. Adamla göz göze geldiğinde, adamın gözlerinin ürkütücü bir şekilde parladığını gördü. Adam alçak sesle:

- Benimle geliyorsun,

dedi. Öylesine otoriter bir tonla söylemişti ki karşı koyamadı beriki. İşyerinin arka sokağına girdiklerinde, adam cebinden tabancayı çıkardı, ona doğrulttu ve sordu:

- Kaç para?

Beriki cevap verdi, korkarak:

- Üstümde para yok...
- Kaç para dedim?

Parmağın tetik üzerinde hareketlendiğini gören beriki korkarak:

- Tamam, tamam... cebimdeki tüm parayı alabilirsin. dedi.
- Kaç paran var demedim...Kaç para istiyorsun?
- ?!?
- Şaşıracak ne var, kaç para istiyorsun?
- Neye? Nasıl? sen şimdi benden para istemiyorsun ama bana para vermek mi istiyorsun?

Beriki bunları söylerken, hem korkuyor hem de paraya düşkün içindeki sülüğün hareketlendiğini hissediyordu.

- Evet, kaç para istiyorsun... hayatın boyunca herşeye bir değer biçtin. Herşeyi pazarlık konusu ettin. Hak etmediğin şeyleri aldın. Şimdi, ben de sana hayatına karşılık ne kadar istediğini soruyorum?

Berikinin içindeki sülük birden kuruyuverdi. Korku dağlara tırmandı ve soğuk soğuk sırıttı.

- Ama... ?!?
- Kaç para istiyorsun, çekinmeden söyle sana istediğin tüm parayı verebilirim, ancak iyi düşün, senin fiyatını soruyorum?
- Ama... kendime fiyat biçemem...çok...çok... hayır hayır insan hayatına paha biçilmez.
- Soru sordum ve cevap istiyorum. Kaç para isityorsun?
- ...
- Madem cevap vermiyorsun, o halde sana ben değer biçiyorum. Alışkın olduğun üzere önüne atıyorum parayı.

Bu sözlerin ardından cebinden bir tomar para çıkardı. Ve önüne attı. Sonra da berikini karnından vurdu.

- Şimdi canın biraz acıyacak, ama inan bana sönüp giden hayatın bu önündeki paraya bile değmez... Şu son anlarında, canını acıttığın insanları ve kirlettiğin insanlığı düşün...

dedi ve akşamın çöken karanlığında yitti giderken, kan gölü yavaş yavaş yayıldı. Beriki korkudan altına ettiğinden, kendine layık bir ölümü tattı...

Bokun içinde, paralarla ve kanında boğulararak, geberdi gitti.

Wednesday, December 23, 2009

Düşman

Solgun bir gün daha başladı, nefes darlığı çektiğmiz bu hayatta.
100 metre kare evler, 150 metre kare ofisler. Boynumuza geçirilmiş ipler ve tasmalar boğup, nefesimizi kesiyor. İp çok uzun değil.
Ne zaman unutsak varlığını esaretin, özgürlüğün tebessümü gelse yüzümüze, görünmeyen el öyle bir çekiyor ki boynumuzdan, tebessüm yerini acıya ve hırpalanmışlığa bırakıyor.
Renkli ekranlardan uyutmaca görüntüler süzülüyor, haberlerde hep korku hep muamma. Kaybolduğumuz şehrin içinden çıkmak mümkün değil. Kurtuluş çabaları arttıkça, bizi bağlayan
zincirlerin ne kadar güçlü ve fakat ne kadar da belirsiz olduğunu, kavranamadığını anlıyoruz. Çığlık atsak, sesimizi duyan yok.
Tutsağız, haberimiz yok.
Farkına varsan, unutturuyorlar, adı bazen "sağlık" bazen "hayat meşgalesi" bazen "sevgi" oluyor.
Hafıza desen, bize düşman, "unutmak lütuftur" diyorlar, unutunca da bir daha tepene biniyorlar,
Unutmasan nefes aldırmıyorlar.
Bu bir mengene ki sıkıştıranı çok.
Bu öyle bir düşman ki hem içimizde hem dışımızda ve her yerde.
Ondan çıkış, kurtuluş var mı?
YOK
Dur, hemen heyecanlanma! Ölüp de kurtulmak çözüm olsa, kolay olsa, herkes sıkardı kafasına.
Sinsi düşman, tetiği çekecek parmak ucunda, ona emir gönderecek beynin derinliklerinde.
Habis bir ur gibi içimize sinmiş, yerleşmiş. Kokuşmuş nefesi bizimle birlikte, beşikten kefene. O mermiye ulaşmak için, korkulardan kurtulmak ya da çoktan yaşarken ölmüş olmak gerek, ama bu düşman kollarımızı kesmiş, yerine kolumuz var hissi yaratmış;
Bacaklarımızı kesmiş, her an koşacakmışız gibi bizi diri tutmuş;
Gözlerimizi oymuş, yerine hayal gücünü koymuş;
Kulaklarımızı koparmış, zihnimize fısıldıyor;
Hislerimizi almış, plastik ve düzmece bir sinir sistemi yaratmış;İşkence üstüne işkence, öyle ki artık kurtulmaya giden yoldaki kurşuna ulaşacak irade, o kapkara
bulutun ardında tanrıların katında anahtarsız bir kutuda ve kör kuyunun dibinde yatıyor.
Adın Burcin olmuş... Bahadır olmuş... Fark etmez. Ne kadar tebessüm etsen de çabalasan da
FARK ETMEZ
Volkan'ım ben patlarım desen, ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın der sana sinsi düşman...
Hande'yim ben tebessümle yaklaşırım bu hayata desen,
"âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş"
deyip geçip gider bu kervan yanımızdan...
Vesselam:
İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR.
İt, biz oluyoruz, kervansa yoluna bakıyor.

Tuesday, December 08, 2009

Dolu? Boş?

Olumlu ve yapıcı düşünceye örnek olarak, kişinin bardağın yarısının dolu mu boş mu olduğunu gördüğünü verirler. Peki hangisidir olumlu olan?
Tabii ki "dolu" demeyin...
Sahip olmak, tüketmek öylesine yapışmış ki bu kokuşmuş hayatın üzerine, üretmek hep
köşeye itilmiş. Üretmek için boş yere ihtiyaç vardır.
Zen deyişi der ki:
"Bir çanağı kullanışlı kılan içindeki boşluktur."

Söndürün ışıkları,
Boşaltın zihninizi,
Açın şu hayatın kapılarını,
ben çıkmak istiyorum!

Monday, November 30, 2009

Derin Sular

Derin sular karanlık olur.
Gün yüzü görmemiş binbir türlü canlı yaşar bu sularda.
Basınç yüksek, su soğuk ve yalnızlık dayanılmaz olur.
Görmek için göz yetmez.

Kıssadan hisse? Çıkarana!

Friday, November 20, 2009

Düşünceler, Kelimeler, Vİ, Vİ2, HÇ, BÖ, BT, A

Kelimeler, insanların sınırsız düşünce dünyalarından, iletişimin sınırlı, sorunlu ve eksik dünyasına uzanan yolda elçilerdir. Onlar, kendilerine yüklenen anlamlarla yola çıkar ve dur durak bilmeden yol alırlar. Zaman zaman yol üzerinde tökezlerler; tökezleyince yüklerinin bir kısmını dibi sonu olmayan uçurumlarda yitirip devam ederler. En sonunda kulaktan kulağa oynadığımız bu hayatta birşeyler anlatmaya çalışır dururuz birbirimize. Hoş iletişimde bu anlam kayıpları, aksaklıklar yalnızca elçilerin suçu da değildir. Elçileri dinlemeyenler, elçilerin sözlerini kendi sınırlı algıları doğrultusunda algılayanların bini bir paradır. Kaldı ki, bunu istemeseler bile insanlığın kuralları böyle yazılmıştır. Ne demiş Rumi: "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır." Gel de bu kör dövüşünde, kendini ifade etmeye çalış.

Yazık ki, düşünce dünyaları arasında yapılan yolculuklarda en sık duyduğumuz kelime: "Anlıyorum". Hemen düzeltmeye çalışayım: "anlayışım doğrultusunda anladığımı sanıyorum ki anladıklarımı ifade etmeye çalışsam, sen de anlayışın doğrultusunda, benim anladığımı iddia ettiğim şeyleri anladığını sanacaksın, ama hiçbir zaman ne sen beni tam olarak anlayabileceksin ne de ben seni tam olarak anlayabileceğim."

Peki ya İletişim dünyasına açılan kapıların anahtarlarını değiştirsek, anlayış, kavrayış kabiliyetimizi daha da zorlamış olur muyuz? Küçük bir örnekle bunu ifade etmeye çalışayım: Anlamlı olduğunu düşündüğüm bir cümledeki her kelime yerine bir başkasını koyarak cümleyi başka bir görünüşe büründürüyorum. Aslında sembollerin altında yatan anlam yine aynı kalıyor fakat semboller değiştikçe değişiyor. Bu sembollerin anlam bütünlüğü oluşturmaması halinde sorun yok. Neden derseniz, düşünce dünyası bunları anlamlandırmaya çalışmadan eski halleriyle bunları alışageldiği şekilde kabullenir. Peki ya eskilerinin yerine koyduğum semboller farklı anlamlar ifade ediyorsa ve bu ifadelerle eskileri birbirini tamamlamıyorsa, ortaya çıkan karmaşayı nasıl açıklayacağız. Doğru ve yerinde varsaydığımız herşey alt üst olduğunda kim yardıma koşacak? Örnek cümleyi verirken, orijinal cümleyi vermeden başlıyorum, yani ilk önce değiştirilmiş anlamsız kelimeler bütünü:

"Oyun sakızında gerileyen üzüm salkımları, belki u dönüşüne utanarak geçmişe eğri üzüm salkımı çeviren geleceğin sevgisiyle koşarak duruyoruz; elma sepetindeki kuşkonmazlar sapağı!" (buna "A" diyelim)

Bu cümleyi dört farklı kişiye gösteriyorum ve kelimlere karşılık başka kelimeler koyarak değiştirmelerini istiyorum:

"Zaman akip giderken gerileyen zavalli senler ve benler, belki geçmişine bakmaya utandığından, geleceğine sevgiyle bakıyor bu zavalli senler ve benler; oysa durduğumuz kafası karışık bir kavşak, ne yöne gitsen gelecek artık." (buna "" diyelim)

"Tahta ağızlı ucubik gözlü suratlar, ansizin ziplayarak anirarak ihtiyarlarin yamuk bastonlarına çelme takarak geçmisteki acılarının intikamını alırken; aslında kendi geleceklerini çelmeliyorlardi." (buna "BT" diyelim)

"Üzerimize yapışan hayatta gerileyen insan suretleri olarak, belki geçmişe dönüp bakmaya korktuğumuzdan,köşeyi döndüğümüzde herşey düzelecekmiş gibi, gelecekten medet umarak koşmaya devam ediyoruz." (buna "" diyelim)

Ve son olarak da
"Üzerimize yapışmayan, kenarında itişip kakıştığımız hayat kaçkınları olarak, Belki birini sevince öleceğimizden korktuğumuzdan, köşeyi her döndüğümüzde zehirli bir yılan tarafından düzülecekmiş gibi, karanlıkların içinde koşmaya devam ediyoruz." (buna "" diyelim.)

"Kendini avcıya yakalatan umutsuz balıklar gibi biz de, belki sürüye küstüğümüzden sivri oltanın güneşi gösteren ucunu bir hırsla ısırıp duruyoruz; gerisi aynı hikâye zaten!" (Buna da "Vİ2" diyelim)

Yukarıda karşımıza 6 farklı cümle ve 6 farklı anlam çıkıyor, ama aslında hepsi aynı şeyi (başlangıçta onlara verilmeyen orijinal cümle) söylüyor:
"Hayat yolunda ilerleyen bizler, asla geri dönemeyeceğimizi bilerek, geleceğe doğru bizi yönlendiren geçmişin zoruyla isteksizce yürüyoruz, tıpkı arenadaki gladyatörler gibi." (buna da "ASon" diyelim.)

Nasıl oluyor? Yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi, A cümlesini 4 kişiye verdiğimde, ASon'dan haberleri yoktu. Hiçbir kural konmaksızın, onlardan, kelimeye karşı kelime, düşünce dünyasının her bir elçisine karşılık bir başka elçi seçilmesi istendi. Sonuçta belki çağrışımın perileri yukarıdaki 5 farklı cümleyi oluşturdu. Peki kaos nerede? Aslında tam da şurada: Elçiler itaat etmek için varlarsa, hangi görünüme bürünürse bürünsünler hepsinin altında ASon anlamı yatıyor. Bunlar elçiler değil de efendiler olsalardı o zaman hepsi farklı farklı düşünceler dünyasının Vİ, Vİ2, HÇ, BÖ, BT anlamları olacaklardı ve ASon'a belli bir mesafeden ve iletişim dünyasının kuralları içerisinde bakacaklardı. Kurallardan bihaber üçüncü göz bu dünyaya düştüğünde, kafası karışacak. Ve şayet 6 cümle arasında bir paralellik kurarsa bunu çağrışım perilerine borçlu olacak, ama ne var ki bu periler, acımasız ve cahil kelimeler imparatorluğunda birer tatlı rüzgardan öte bir varlık sergileyemiyorlar.

Anlıyor musun?

Wednesday, November 18, 2009

Geriye kalan

Öldüğümüzde ne kalır geriye? Çırılçıplak soyarlar. Parmağından yüzüğünü, kolundan saatini alırlar. Dilini yutmuşsun yutmamaışsın kimsenin umurunda olmaz. Ancak çenen düşmesin diye üstün körü bağlayıverirler. Kıçına pamuk tıkarlar ki istenmeyen akıntılar olmasın. Göz kapakların kapalı olur. Artık görmek için onlara ihtiyaç da yoktur. Burun deliklerin hala açıktır ama nefes almazsın. Çürüme başlar. Kalın kalın konuşan senden, sıcaklığından ya da sövüp sayan mizacından geriye bilmem kaç kilo et yığını kalmıştır. Ha koyun olmuşsun ha aslan, hiç fark etmez. Ölmeden önce yediğin yemekler sindirilemeden kalırlar öylece içinde. Temizlik, pislik dert olmaz artık. Geriye senden hiçbir şey kalmaz, anılardan başka. Anılar da senin değil geride kalanların canını yakarlar. Zira elle tutamazlar geçmişi, gelecek yaşanmamıştır ve yaşanmayacaktır. Bugün ise çoktan senin için geçmiştir. Geriye hareketsiz bir et yığını, bir yüzük, bir saat ve tonla anı kalmıştır.

Tuesday, November 10, 2009

Onu anlamak ve anmak!

10 Kasım...
Her sene bugün birkez daha düşünüyorum, geçmişten bugüne aktarılan düşünceleri.
Ölümlü insanoğlu göçüp gidiyor, ancak insanı ölümsüz kılan düşünceleri (bu kadar kudretli ise), zamanın ötesine taşıyor.
Bir binanın temelleri yoksa o bina nasıl ayakta kalır? Sorarım size. Eğer bugün bu ülke, bunca hırsıza, yalancıya, yağlı elleriyle ülkenin ırzına geçmeye çalışan domuza, üç kağıtçıya, kendini adam olarak tanıtan içi boş su kabaklarına, gözü dönmüş seviyesizlere, bölücülere, fırsatçılara, içten pazarlıklılara karşı koyabiliyorsa, o ülkenin temeli sağlam atılmış demektir.
Her 10 Kasım’da bu temeli atan, bu temeli oluşturan yüce düşünceyi saygıyla selamlıyorum.
Yukarıda saydığım yıkıcı etkenlerin yanında bir de temelleri içten içe çürütenler var. Nasıl ki duvarı nem yerse, içten içe, işte o yıllardan günümüze kalan düşünceleri de "zavallı düşünce tarzları" içten içe yiyor.
Aptal dost, akıllı düşmandan yeğ değildir.
Kimdir aptal dost?
Onun ortaya koyduğu düşünceleri putlaştıran, yalnızca rozetini yakasına takmakla, tişörtünü giymekle onu andığını ve düşüncelerini savunduğunu sanan ve fakat şekilciliğin ötesine geçemeyen, eleştirinin amacının yıkım değil yapım olduğunu idrak edemeyen, onu put perestlik noktasına taşıyan, fikri - vicdanı hür düşünceyi gerici ve tutucu mutaassıp kesime yaklaştıran ve bunu yaparken bir marifet yaptığını sanandır, aptal dost!

Sözü uzatmaya ne hacet, onu anmaya ve içinde bulunduğumuz karamsar tablodan kurtulmak için çabalamaya ve şekillere hapsolmuş kısır düşüncelerin sınırlarından engin okyanuslara açılmak için çalışmaya devam.

Şimdi aşağıdaki sözleri alt alta koyun ve toplamını birkez daha düşünün:

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.

Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.”
Mustafa Kemal Atatürk

Thursday, November 05, 2009

5 Kasım 1605 - 2009

Unutma...

Düşünceler kurşun geçirmezdir, ölümsüzdür, duyguları yoktur...

İsimsiz

Zaman durmuş, kara yağmur şakır şakır yağıyor. Gri gözler, sessiz ve derinden, ama ta içine bakıyorlar hayatın. Dizlerinin üstüne çöküyor. Ellerini göğe açıyor. Bu kafese sıkışmışlık hissinin garip ürpertisi içinde titremeye başlıyor. Derinlerden kaynağını alan çığlık ve isyan dalgaları akın akın yükseliyor. Neden, niçin belli değil. Yalnızca isyan, yalnızca kapana kısılmışlık! İçini yarıp çıkmalı artık, karalar karası bu yağmurun içine yığılıp, yardım eli umudu olmadan, son nefesini pislik ve balçık içinde vermek istiyor. Birşeyler onu içten dışa doğru zorluyor. Titremeler, köpürmeler... Bu nefret, bu yalnızlık, bu kapana kısılmışlık, yeter artık! Bu hayat, bu zifir karası, yapışkan pislik artık kendinden arınmalı... Gözlerini kapıyor, göz kapaklarını yalayan soğuk içini ürpertiyor ama gözlerini açmıyor, açmayacak...

Wednesday, October 28, 2009

Monday, October 26, 2009

Ezop'a selamlar olsun!

Orman kurulalı az bir zaman olmuştu. Aslan kral ormanı kurmak için çok çabalamış lakin yıllar geçtikçe yorulmaya başlamıştı. Her bir orman sakininin sorununu o dinlemek, çözmek zorunda kalıyordu. Sümüklü böcekler, kuşlar, köstebekler, kirpiler, hepsi ona dert yanıyor, sorunları onun çözmesini bekliyorlar, çözümün parçası olmak için çaba göstermiyorlardı. Değil mi ki orman onundu ve değil mi ki tüm ormanın nimetleri onun!!!
Ormanın ilk yıllarında kurt, tilkinin kurnazlığından haberdar, fakat tilkiliğinden haberdar değilken, aslan onları ormanına sakin olarak kabul etmiş. Gelgelelim zaman geçtikçe, tilkinin kurnazlığı ve kibri, ormandaki fısıltılar, kurdu rahatsız etmeye başlamış. Kurt, fısıltıya, kuru kalabalığa pirim vermemiş önceleri. Ancak ne zaman ki bu uğultular yoğunlaşmış, huzursuzluk aslanı rahatsız etmeye başlamış; Ne zaman Kurt görmüş ki, aslanın tahtına kadar uzayacak bu sinsi gidiş, olmadı tahtı kıracak, ormana zarar verecek, o zaman diş göstermeye başlamış kurt, sinsi tilkiye. Gel gelelim arada aslanın koyduğu orman kuralları varmış. Orman kuralları dermiş ki, orman sakinini yemeyeceksin, öldürmeyeceksin.
Aslan birgün kurtla tilkiyi almış karşısına nasihat vermiş:
"Bakın" demiş, "bu işler bu şekilde yürümez. Birinizden birini kırmak, bu ormandan kovmak zorunda bırakmayın beni. Burada herkese yer var. Bu orman geniş, bu orman kabullenici."
Tilki, hiddetlenmiş:
"Bana bu sözleri söylemek neden? İtilen benim, dışlanan benim, yazık değil mi bana?" Hafifçe kurdu ima ederek, ama temkinli: "Asıl beni durduk yere tartaklayanlar geri dursun sizin ormandan." deyivermiş.
Kurt, yavaş yavaş köpürmüş, kudurmuş:
"Bak" demiş, aslana boyun eğerek, tilkiye:
"Ben, kimseye durduk yere kızmadım, kendi halimde sürümle yaşadım gittim. Ne zaman ki senin o tilki kibirin ormana bulaştı, o zaman ben yerimde duramaz oldum!"
Ve o günden sonra and içti kurt:
"Ne zaman ki aslan bu ormanda yasaları değiştirir ya da ormanı terk eder, o gün andım olsun, alacağım yaraya bakmadan dalacağım tilki sürüsüne..."

O gün bugündür, tilkilerle kurtlar hep ayrı yollarda gezdiler. Birlikte büyüyecek orman ailesi ikilikte çoğaldı.

Monday, October 19, 2009

7 çile...

Bu döngü hayatımdır, tıpkı prometheus gibi bir akşamdan bir sabaha, acılarla yenilenerek...

Pazartesi - Tüm umudumu yitirmiş bir vaziyette, uçurumun kenarından sarkıyorum, gücümün tükendiğini hissederek. Aşağıda kollarını açmış bekleyen styx nehri.
Salı - Her yanım uyuşmuş fakat pazartesi ölmediğimi, uçuruma yuvarlanmadığımı görüyorum. Sallanmaya devam.
Çarşamba - Düşmüyorsam, çıkmalıyım. Kendimi yavaş yavaş yukarı çekiyorum. Temiz havaya, özgürlüğe ulaşmak için son bir gayretle kendimi yukarı çekiyorum.
Perşembe - Araftayım.
Cuma - Özgürlüğün serseri ruhu, uçurumdan kurtulmuşluk hissi ile birleşiyor ve sahte bir mutluluk sarıyor her yanımı. O günün sonunu görmek için tırnaklarımla kazıyorum tırmandığım dağın yanaklarını.
Cumartesi - Özgürüm. Sorumsuzca harcanabilecek uzun bir gün, bir gece...
Pazar - Sabahla birlikte hava kararıyor. Özgürlükmüş, serserilikmiş... Hepsi gitmiş, geriye kokuşmuş bir düzenin ayak oyunları ve bu oyunların pis kokusu kalmış. Uçuruma doğru kayıyorum.
Kafamda soru işaretleri.
Bir haftayı daha çıkarabilecek miyim?
Bu defa kendimi uçurumdan salmalı mıyım?

Wednesday, October 07, 2009

Son karşılaşma

Uçsuz bucaksız vadiye sabah sisi çökmüş. Gece yorgun düşen tüm canlılar, sıcak sığınaklarına çekilmiş. Cansız vadi, soluk ve pastel renkleri ile soğuk ve derinden nefes alıp verdikçe gökyüzü titriyor. Bir zamaların taçsız kralı, aslanların soyundan geriye kalan, gözünün feri gitmiş yılgınlıktan kafasını hep önünde taşıyan, gençliğinde yeri göğü inlettiği belli olan büyük kedi, vadiye açılan büyük geçitten sessizce geçiyor; uyuyanları uyandırmaktan korkarak. Neden sonra duruyor. Kafasını kaldırmadan, göz ucuyla bir bakış fırlatıyor donuk ve sessiz vadiye.

Ta uzaklardan bir çıtırtı tüm vadiye virüs gibi yayılıyor. Tedirgin uykusundan uyanan bir kuş havalanıyor. Delicesine, kan kızılı bir sırıtma, vadinin tüm pastelliğini ezerek, tüm sakinliğe tecavüz ederek haykırıyor, "ben buradayım" diye! Ve kesinlikle beladan kaçmıyor, tam tersine, belanın o kör karanlığının üstüne yürüyor. Burası ölüler vadisi ve O, çürümüşlüğün tahayyül edilemez delilik dağlarından ölüler vadisine inmişti.
Bakışları, yoğun sisi yararak geçti. Büyük kedinin acı çeken sessizliğini ensesinden yakaladı. Şimdi geriye, onu da kendi yanına alıp, ezeli kavgaya ölüler vadisinde devam etmek kalıyordu. Sırtlan ve aslan arasındaki kavga birkez daha başlamalıydı, ama önce ölümü tatmak gerekti bu pastel vadide.
Aslan, geldiği kapıya doğru kafasını ağır ağır çevirdi. Kaçmak istiyordu, fakat kapı kapanmıştı. Ölmekse yeniden başlamaktı ve biliyordu ki rakibi durmayacaktı.
Varsın durmasın.
Varsın gelsin.
Varsın olsun.
Varsın ölsün.
Varsın, yoksun!

Tuesday, October 06, 2009

Saçma bir an

Bir ihtimalin gerçekleşmemesi, bir diğerinin gerçekleşeceği anlamına gelmez.
Birşey siyah değilse ille de beyaz demek değildir.
Ya da hayat doğrulardan ve yanlışlardan oluşmamaktadır.
Mükemmel tamamlayıcılık herşeyin bir arada var oluşundan doğuyorsa eğer,
İki ihtimalden birinin gerçekleşmediği her halde diğerinin mutlak gerçekleşmesi zaruriyse,
Bu şartın gerçekleştiği o evren, bu iki ihtimalden oluşuyor demektir.

Thursday, September 10, 2009

SEL

Sadece yağan yağmur değil moralleri bozan!
Yağmur yağış sonrası
- dengesiz konuşan,
- davranan,

"insan" demeye dilimin varmadığı,
"hayvan" desem hayvanlara hakeret sayılacak,
aşağılık yaşam formları...

"İnsanlık" nedir bilmeyen;
"Sorumluluk" alamayan;
"Fırsatçı" anlayışı hayatının odak noktası bilen;
"Koyundur güderiz" olmadı "düzeriz" ama yine de "hep biz güleriz" diyen

"AŞAĞILIK YAŞAM FORMLARI" - bu hayat size fazla, size koyun olup güdülenlere de...

Thursday, September 03, 2009

Plaz(m)a İkilemi ya da Plazmalemma

Birtakım açıklamalar yapmak, içinde bulunduğumuz durumun doğasındandır*:
Plaza: İş merkezi. İspanyolca kökenli olup, şehir merkezi gibi geniş açık kamu alanlarını ifade etmek için kullanılan bir kelime olmakla birlikte Türkçe'de "iş merkezi" karşılığını bulmaktadır. Ve trajedimizin merkezi de işte tam bu noktadır.
Plazma: Kimya ve Fizikte "iyonize olmuş gaz" anlamına gelmektedir. Kendine özgü niteliklere sahip olduğundan, plazma hali maddenin katı, sıvı ve gaz halinden ayrı olarak incelenir. Katı bir cisimde cismi oluşturan moleküllerin hareketi çok azdır,moleküllerin ortalama kinetik enerjisi herhangi bir yöntemle (örneğin ısıtarak) arttırıldığında cisim ilk önce sıvıya sonra da gaza dönüşür, ki gaz fazında elektronlar gayet hızlı hareket ederler. Eğer gaz halinden sonra da ısı verilmeye devam edilirse iyonlaşma başlayabilir, bir elektron çekirdek çekiminden kurtulur ve serbest bir elektron uzayı meydana getirerek maddeye yeni bir form kazandırır. Atomun bir elektronu eksik olacak ve net bir pozitif yüke sahip olacaktır. Yeterince ısıtılmış gaz içinde iyonlaşma defalarca tekrarlanır ve serbest elektron ve iyon bulutları oluşmaya başlar. Fakat bazı atomlar nötr kalmaya devam eder. Oluşan bu iyon, elektron ve nötr atom karışımı, plazma olarak adlandırılır.
Plazmalemma: Hücre zarı ya da hücre membranı, hücrenin dış kısmında bulunan, molekülleri özelliklerine göre hücre içine alan veya dışarı bırakan katmandır.
Dilemma: İkilem
Açıklamaların ardından, bu alakasız kavramların hayata ne şekilde nüfus ettiğini ve görüşümüzü bildirmek zamanıdır. Güneş yükselişini tamamlamış, çöküşe geçmiş gümüş şehrin parlak ve soğuk yüzeyleri üzerinde.
Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla uyanacak garip bir yaşam formu yaşamını sürdürüyor. Bugüne kadar bilinen hiçbir forma uymuyor. Elle tutulup gözle görülür bir yapısı yok çünkü. Tamamıyla suni tamamıyla sahte ve soyutlanmış ama aynı zamanda da hayatın içinde. İkilem boynuzunun uçlarından şehri izliyorum batan güneşin kasvetli akşam karanlığında, kararlılıktan uzak...
Adeta robotlaşmışçasına geziniyorlar ortalıkta. Düşünce düğmeleri kapatılmış. Boyunlarında kimlik kartları. Kırmızı, mavi, yeşil ve bir sürü değişik renklerde boyunduruklarıyla bir sağa bir sola koşturmaktalar kaçan zamanın peşinde ancak ne var ki kaçtığına inandıkları zaman kendilerininki değil. Kaçan başkalarının değerli zamanı, sönense kendi hayatları. Ne var ki bu durum önceden tanımlandı: Kendine özgü niteliklere sahip bir form. Plaz(m)a formu. Bunlar, Plazaların içinde yaşamlarını körelten, var olmayan kavramların peşinde koşanlar.
Peki ya bu hilkat garibesi ikilem yaratığının boynuzunda oturan beni ve benzerlerimi bu plaz(m)alardan ayıran nedir? Yoksa bu da mı tanımlandı yoksa bu da plaz(m)anın içinde saklı. Ne diyor, yazgının sözlüğü... Diplerine çamur dolmuş tırnaklarla ve fiziksel yorgunluğun yansıması nasırlarla çeviriyorum ağır yaşam sözlüğünün karar kuru sayfalarını. İşte burada: hücrenin dış kısmında bulunan, molekülleri özelliklerine göre hücre içine alan veya dışarı bırakan katman: Plazmalemma!
Kendimi bir boynuzun ucunda diğerine salıyorum usulca, güneşin batmasıyla güne çöken kasvet yüzümü yalayıp geçiyor ıslak diliyle. Şimdi diğer boynuzun ucunda çömeliyorum. Son moda giysiler ve makyajlar, pahalı kol saatleri ve cep telefonları gözümün önünden geçip gidenler. Plaz(m)aları görmek mümkün değil çünkü hiçbir forma uymuyorlar ve uymadıkları gibi de plazmalemma tarafından özenle ayıklanmışlar bilinen yaşam formlarından.
İkilem bunun neresinde diye soracak olursanız, cevap basit: böylesine az gelişmiş, hilkat garibesi ve tüketim manyağı bir toplumun, hayatın, sistemin içine doğup da kendini nerede konuşlandıracağını bilememekte, buna karar verememekte. Bir yanda Plazanın parlak yüzeyleri, ışıl ışıl, tüketim için damarlara nakit pompalayan; al benili renkler, ciciler biciler, diğer yanda ise gecenin al benisi olmayan, tek düze, soluk ama alabildiğine ayakları yere basan sessiz varlığı, enerjisi öldürmeyen ama güldürmeyen, tutkulardan uzak gerçekler. İkilemi yaratan ise gerçeğin derinlerde yatan kökleri.
Belki yıllar, asırlar var ikilem boynuzunun uçlarında, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor ruhum ki böylece zaman denilen aldatmacanın içinde çürüyüp gidiyorum. Bir akşamın okşayan kucağından bir sabahın yakan aydınlığına, sonsuza...
* Kavramların açıklamaları sırasında "vikipedi/wikipedia" ve "TDK"den yararlanılmıştır.




Monday, August 31, 2009

Kökler

Bedenin farklı noktalarda aynı anda var olması mümkün değilse de ruh bedeni geride bırakabilir veya bedeni her noktada takip etmeyi inkar edebilir. Hayat boyu beden oradan oraya savrulurken, ruh zaman zaman belli noktalarda yapışıp kalabilir.

Bugün, bu yağmurlu günde, gökyüzü kararmış ve içime kan yağarken, ruhum çok uzaklarda. Balkonda oturmuş, sırtını cama vermiş, göz alabildiğine uzanan denizi ve bir başına yıllara meydan okuyan çam ağacını izliyor. Tüten puronun dumanı semada ince ince yitip giderken, toprağın taze kokusu rüzgarla taşınıyor algımın krallığına.

Soru açık ve cevap bekliyor: varoluşumun amacı nedir? Bu amaç doğrultusunda nerede olmak istiyorum?

Hafif rüzgar ruhumu okşuyor ve esip gidiyor. Denizin durgun suyu üstünde süzülen martılar ruhumu dalgalandırıyor. Ruhum yavaşça havalanıyor. Balkonun pervazından yükseliyor ve bulutların arkasında saklanmış güneşin sönük ışığı altında denize doğru meylediyor.
Soruyorum kendi kendime: Bir ağacın en güçlü olduğu yer neresidir? Dalları? Yaprakları? Kökü? İşte cevabım: bir ağaç kökünde güçlüdür. Kaynağa en yakın olduğu yerde. O halde ruh da kaynaklarına en yakın olduğu ve en iyi beslendiği yerde dağlar kadar güçlü ve kımıldatılamazdır. O halde ne işim var bedenimin yalnız gezdiği bu topraklarda? Temiz havanın, zamanın bol olduğu, kaynakların kıtlaşmadığı ve kirlenmediği, yüzlerin birbirine yabancılaşmadığı topraklara dönmeliyim.
Dönmeliyim...
Dönmeliyim ama nereden ve ne zaman başlamalıyım...
Yoksa dönüş(üm) başladı mı?

Thursday, August 06, 2009

Düşünce su'dur...

Gecenin sessizliğinde akıp giden nehrin kıyısında oturmuş suyun huzur veren sesini dinlerken, fark ediyorum ki o nehrin yansıması daha derinlerde bir yerlerde kafamın içinde içime akıyor.

Ve düşünüyorum, su ve düşünceler benzerlik gösteriyor:

- Onları elle tutup, sınırlandıramazsın. Ya da belli kalıplar içinde kalmasını emredip, onlara hükmedemezsin.

- Bİr süreliğine etkisiz hale getirsen de yitip gitmesini sağlayamazsın. Suyu dondurup buz haline getirebilirsin ancak eridiğinde su yine sudur. Ya da buharlaştırıp gökyüzüne karıştırdığında yağmur olup yeryüzüne geri gelecektir. Üstelik daha da güclü daha da zor zaptedilebilir şekilde.

- Düşüncelerin içine giremezsin, dıştan baktığında hep görünmek istediği gibidir. İçine daldığında dışını göremezsin. Bütününü görmek için düşüncenin kendisi olmak gerekir tıpkı su gibi. Denize baktığınızda, sakin yüzünü görür altında neler olup bittiğini, ne gibi gizemler sakladığını asla bilemezsiniz. İçine daldığınızda, suyun yüzünde ne fırtınalar koptuğunu göremezsiniz.

- Düşünceleri sıkıştırıp hapsedemezsiniz tıpkı suyu kaplarda taşıyamayacağınız gibi. İlk
sallantıda ilk sarsıntıda kenarda atlayıverir. Kabından taşıverir.

- Düşüncelerin zarı incedir tıpkı suyun yüzeyi gibi.

Su hayattır ve düşüncede...
Düşünmeyen hayatlar, cansız çöllere benzer...

Friday, June 12, 2009

NEFRET

İnsanoğlundan ve saçmalıklarından nefret ediyorum.

Ve birgün ölürsem, sorumlusu insanlar olacaktır.

Ama ne demişler,

"Kör ölür, badem gözlü olur"

Düşler Tarlası

Geçmişe dönüp baktığında, meydan savaşı sonrasında yanan buğday başaklarından semaya yükselen kara dumanlardan başka birşey göremiyorsan eğer bil ki hem geçmişin hem de geçmişte geleceğine dair düşlerin başkaları veya hayat tarafından suni tarlalara ekilmiştir.

Çocukluğundan başlayarak, sana ait olmayan değerler önüne sürülmüş, hiç karşılaşamayacağın heyecanlar hemen parmaklarının ucunda hissiyatı yaratılmış, sahte umut tohumları ekilmiş demektir hayatına.

Gün olup, dost eller birer birer gerçeğin acı tadıyla ağızlarını buruştururken, sen de zavallı yalnızlığının samansı tadıyla gökyüzünde toplanan karar bulutlara şöyle bir bakıp, derin bir nefes al! Zira birazdan, yağmur öncesi çakan şimşek, önünde oluşturulan kuru samandan düş tarlasını ateşe verecek ve cayır cayır yanacak için, öfkenin kırmızı ateşleri içinde.

Ya sonra? Sonra yağmur başlayacak ateşi söndürmek istercesine ve ateşle suyun mücadelesinden ortaya çıkan yoğun duman, genzine kaçacak, nefesin darlanacak.

Yağmurdan sonra sana kalacak olan, göz alabildiğine uzanan vasat topraklarda gençliğinin ve ve hayatının nasıl harcandığını görmek olacak.

İŞte,

Bu hayat hep düşler tarlasının kaçınılmaz sonlarına sürükledi bizleri. Umudu en son yakmak için de ufak tefek örneklerle ağızları sulandırdı, yapmacık tadlarla insanoğlunun kendi yanılmasamaları içinde yitip gitmesini sağladı.

Ve,
Sen, okuyucu, eğer bu yazılanlara hak veriyorsan artık senin için de çok geç demektir!

Thursday, April 02, 2009

Dizlerinin üstüne çökmek

Bir zamanlar özgürlüğe hükmetmiş, onu yönetmiş bir tanrıydı. Hiçbir zincirin ket vuramadığı, hiçbir gücün iradesini yerinden oynatamadığı tarifsiz bir varoluş sergilemişti.

Oysa ne olduysa olmuş ve yenilmişti. Diğerleriyle karşılaştırıldığında hala dimdik hala ayakta idi ancak içten içe biliyordu.

O öğlen,
Dev dizlerinin üstüne çökmüş ve bunu yaparken tutunduğu tüm değerleri tüm dünyaları sarsmış ve herşeyden önemlisi gözlerini yere dikmiş, boyun eğmişti. Özgürlük bu durumu fırsat bilip, tıpkı bu devden çekmemişçesine yükselmiş, güneşin desteğini arkasına almış sırıtıyordu. Bu mütecaviz sırıtma utanma duygusu olan her varlığı sessizliğe boğmuş, gören gözleri görmez kılmıştı. Gözyaşları içe çağladı, kırmızı öfke buz mavizi göz yaşları ile sertleşti ve intikam kılıcı ta derinlerine saplandı dev dağının. İntikamın acısı hiç böylesine acıtmamıştı canını. Yumrukları sıkıldı, her bir dağlar büyüklüğünde toz tanecikleri dört bir yana saçıldı. Yine de dikelecek gücü bulamadı, aramadı da. Savaş kaybedilmişti ve nafile arayışlara ayıracak bir tek nefes bile yoktu. Geçmişin haşmetli gölgesinde kıpırdanan heyecanları araştırdı zihninin dehlizlerinde son bir umutla. Onlara tutunmanın iyi olacağını düşünerek ve hemen sonra vazgeçti. Bu savaş burada bitmişti.

Bir kez diz çökmüştü, boyun eğmişti.

Artık dönüşü olmayan bir çöküşün içinde daha fazla debelenerek, geçmişte kazandığı tek hazinesi olan gururunu da çamura bulamak istemiyordu.

Yere bağdaş kurdu. Gözlerini iyice kapattı. Kamburu, kibirli güneşe dönük, sönmüş bir yanardağ gibi öylece oturdu kaldı.

Wednesday, March 18, 2009

Cevap!

Soruya cevabı netti ve sinirden kaşı seğirtti:

"Az beyinlilerden, hayatta bir "şey" olduğunu zannedenlerden,hiçliklerinin farkına varıp korkuya kapılanlardan, başka hiçliklere sığınmaya çalışıp dayanak arayanalardan öylesine nefret ediyorum ki, bunları bir ömür boyu suskunluk cezasına çarptırıp, korkudan titreyen suratlarına tükürmek istiyorum."

...

Tuesday, March 10, 2009

Meydan Savaşı

Günlerden yağmurlu bir gün, ufacık bir el yüreğimi sıkıyor. Kan çiçekleri yayılıyor göğsüme, her nefeste kanımda boğuluyorum. Gözlerim kiraz kırmızı yaşarıyor, burnumdan acıyla çıkan inlemeler kafatasımda yükselen ateşin yanında saflara katılıyor. Hayat memat mücadelesinde, sırtımdan yükselen ağrının karanlık orduları gözlerimin üzerinden burun dağına hücuma kalkıyor. Kan gölünde boğulan sevinçlerin çıkardığı iniltiler vadiye yayılırken yalnızlık göğe yükseliyor son vuruşu yapmak üzere.

Gözlerim boşalıyor, ölüyorum. Ruhsuz bedenim birkaç adım daha atıyor, düşüncelerim tökezliyor. Savaşın sıcağında buharlaşan düşünceler, tarif edilemez ilüzyonlar oluşturuyor. Kaygısızca salıverilmiş, küf kokan korku, hız kesmeden yerini alıyor kızıl öfkenin yanında.

Mide volkanı kaynadıkça kaynıyor. Her biri zehir dolu baloncuklar ardı arkasına patlıyor, acı yayılıyor.

Ordularım nerede? Onca yıl gözettiğim, beslediğim ve inandığım? Savaş meydanının ortasında bir başıma yıkık ve ezik dururken, minik el yüreğimi parçalarcasına sıkarken ve beynimin parçacıkları semaya binbir parça dağılırken nerede güvendiğim kuvvetler? Nerede? Ne...

Ve sırtımda yayılıyor bu defa kan çiçekleri. Boşalan gözlerim, uğuldayan kulaklarım, uzun uzak gölgemle batan güneşin ardı sıra seriliyorum. Ölüyorum, kimin sapladığını bilmediğim kimliksiz bıçağın biber acısı kahpeliğinde.

Monday, March 02, 2009

Değirmen

Kül rengi gölge, akşamın isli kokusunda uzayıp gidiyor. ÇÖken karanlığın ağır yükü, yıllara direnen bedenin üstünde, kan çanağı gözlerin peşi sıra geliyor. Yağmur, aralıksız, toprağa saldırıken, iri cüssesini bir türlü doğrultamayan toprak ana, onulmaz yaralar içinde kıvranıyor. Akşamın sinsi sessizliği, puro kokusunun sisli havaya karışıp giden yalnızlığına tuz biber oluyor.

Uzun süredir ne zaman hava kararsa, içindeki ürkek kuş kanatlarını çırpamaz oluyor, yüreğiyse aksine çırpınıyor, çıldırıyor. Yıllarca, kendisini bu hayatla yoğurup şekillendiren, sıcak nefesini üzerinden eksik etmeyen toprak ana artık sisli akşamın buğulu camlarının ardında, gecenin içine süzülen mum ışığı misali titrek ve dağların ardında yankılanan tanıdık bir ses misali solgun...

Zamanın ağır eli, bir yandan toprak anayı çekerken aşağı eteklerinden diğer yandan omzuna biniyor, aşağı bastırıyor. Siluet gittikçe kamburlaşıyor; kan, çanağından taşıyor ve kendisine onca zamandır analık eden toprağa kavuşmak üzere ilerliyor.

Her gece, gözler kapandığında zifire bulanmış kör karanlığa, kulaklar açılıyor endişenin kör edici tedirginliğine. Uyku ile uyanıklık arasındaki sarhoş bulanıklık içinde, nahoş bir koku yayan uyku diyarının balçıklarına saplanıyor. Çırpınmanın nafile sayıldığı, yapışık ve yılışık bir soğuğun sırıtkan soluğunun leş kokuları yaydığı bir dünyada, sabaha ulaşma umudu olmadan sarı sönük bir nefes veriyor semaya.

Ve işte döngü her zaman olduğu gibi yeniden başlıyor. Can suyu zaman, yaşlı değirmenin kollarını, gıcırtılı sesler çıkararak çeviriyor. Değirmenin altında, bu defa öğütülen buğday değil hayatın altın sarısı başakları.

Kül rengi gölge, akşamın sisli sokaklarında uzayıp gidiyor. Sis, ağır ağır sürünürken eğimli kaldırımlarda, sinsice onun ayaklarına dolanıyor; biliyor ki gün gelecek tökezleyecek. İşte o gün yüzündeki okşayıcı ifade, kana susamış vahşilerin anlaşılmaz sırıtmalarına dönüşecek, izleyenlerin anlam veremeyen, donuk ve çaresiz bakışları altında.

Geriye yalnızca anlaşılmaz ve ulaşılamaz hatıralar kalacak.

Friday, February 06, 2009

Ben yok sen yok...

Sokak lambalarıyla puslanan karanlıkta uzayıp giden bir gölgeyi takip ediyorum, kendimi. Lambaların ışıında dallanıp budaklanıyor düşüncelerim. Onları takip etmekten yorulmuş, daha fazla yola devam edemeyen kendimi geride bırakmak istercesine, sessizce, sürüklüyorum ayaklarımı. Ben, uzun uzak adam, sudaki yansımasına tükürmek istiyorum Narcisisus'un. Düşüncelerime bir göz atıyorum. Arkamdan geliyorlar, nefesimde kokan puronun çekiciliğine tav
sırtlan sürüsü boş anımı kolluyor. İşte, bencillik kavramına yöneltilen küfürler gırtlağımı sıkar, bezginlik belimi bükerken bu yalnızlığa açılan gecede, umuda lanet ederek ve "ben"e küfrederek yürüyorum.

- Ben bencil değilim.
BU cümleyi sarfeden ve bu derece ben odaklılığa kızanlara ne demeli? Şimdi soruyorum:
- Sen nesin?
Ben kavramına sarılarak yürüyenlerin kendilerinden gayrı sana dönmelerini bekliyorsan ve kendinde başkalarının gözünden sürekli bir sen arayışı içindeysen, sorarım ne farkın kalır "ben" deyip gezenden.

Ben, duranlar diyarından Ozan. Tanır mısınız? "Ben"i unutup, baskıların altında kemiği alınmış et gibi büzülen ve senlerin arasında yitip giden "o". Sen! Öcünü ve öfkesini, kendini kendine adayanlardan almak isteyen insan, uzun uzak gölge gün gelip seni de kavradığında ve o gün aynaya baktığında kendi yüzüne bile tükürmeyeceksin.

Ve bil ki, aradığın gibi bir dünya ve özlediğin gibi bir sen yok!

Friday, January 23, 2009

Yitip giden bir düşün ardından

Yağmurlu ve ıslak bir günde kapıyı aralayıp yürüyüşe çıkmak istiyorum. Islanan toprağın ferah kokusunu içime çekerek. TÜm dertlerimden sıyrılarak...

O günden bugüne kaç gün geçti? Hastanın kalp atışları ve gözlerinden süzülen ışık zayıf. Kelimeler dans etmez olmuş, son gayret zorluyor kendini bir iki kelam edebilmek için. Dudaklar ayrılıyor iki yana fakat düşünce barajı kuruyalı çok olmuş. Tek damla yağmur yağmıyor artık. Eski zamanın ihtişamlı ve bolluk günleri geride kalmış. Düşün çiçekleri, güz yağmurlarına hasret. Rüzgarlar sıcağın da etkisiyle öldürücü.

Son puronun dumanı semada yitip gitmiş, gökte tanrılar gibi yalnız yükselen güneşin karşı konulmaz sıcağında. Her adımda kuruyan göz pınarları yerini kan pınarlarına bırakıyor. Damarlar çatlıyor. Kan çiçekleri çöle yayılıyor.

Sıcak sarı üzerine ılık kırmızı... Ve emilen kandan geriye kalan kara kuru lekeler. Çöl çakallarına ve leş yiyicilere davetiye.

Wednesday, November 26, 2008

Kendimle konuşmalar - 89666

Birgün öleceğim, biliyorum.

O gün geldiğinde olur da geriye bakma fırsatı bulursam ve eğer bu fırsatı değerlendirirsem, ne göreceğim?

Yüzümden bir tebessüm meltemi mi esip geçecek yoksa hüznün sağnak yağışı mı? Sönüp giden yaşamımı tatlı tatlı okşayan, bir meltemse eğer o zaman bu hayat ölümle taçlanıyor demektir. Yok eğer ölümün yalnız ve dar sokağında sağnağın ıslaklığıyla titriyorsam, boşa yaşanmış bu hayatın ardından okkalı bir küfür savurup, son soluğumu da doğru düzgün yaşamayı beceremediğim, sözde "benim" olan yaşamıma harcamayıp da başka nereye harcayacağım, sorarım kendime?

Abuk subuk sıkışmışlıkların, kontrol edilemez buhranların, dar geçitlerin ötesinde sinir bozucu iyi niyet ve fakirin ekmeği umutla, yaşamın bu eli sıkı düzenine söverek geçen onca zamandan ve kalın iddiaların gölgesine hamak serdiğim anlardan sonra geriye kendine güven ve şeref adına ne kalır, sorarım kendime?

Anlamını yitiren,dilencilerin bile tenezzül etmedikleri, geçmişten kişiyle gelen ve bir başkasında tiksintiden başka birşey uyandırmayan hatıralarla kapatıldığım tek kişilik huzurevinde, beyin pelte olmadan ve incecik camdan mamul sığınakta daha ne kadar savaşmadan yaşanır, sorarım kendime?

Ölecek olmak bir yana, yaşamak hissiyatının, hapsedilmişlik temelinde çürüyüp gitmesi karşısında ölmekse tek çare nasıl olur da buna yaşamak, ötekine ölmek derim? Sorarım kendime?

Kendine sor, sor... Cevaplarını bildiğim soruları kendime sormaksa amaç, cevap da ben de olduğuna göre yine fuzuli işler peşindeyim demektir. Yok cevap ben de değilse niçin kendime sorup duruyorum... Bilmiyorsam ve umut etmiyorsam ne istiyorum? Bunu kendime mi soruyorum? Bilmiyorum.

Kayalıkların tepesinde kurulmuş ahşap evin ikinci katında, denize bakan pencerinin pervazına dirseklerimi dayamış, mutfaktan gelen kahve kokularını içime çekerek düşünüyorum. Dışarıdaki yosun kokusunu biliyorum. Martıların çığlıklarını duyuyorum ama dışarı çıkmak istemiyorum.

Sus

Tuesday, November 11, 2008

Uzatmayın artık...

Kelimeler yorgunluk veriyor.
Birbiri ardına dizilmiş, tren vagonları misali ağız tünelinden çıkan iradesiz ve fakat alışkanlık mahsulü hayata ve güne uzayıp gidiyorlar.
Başımı ağrıtan, uzatılmış diyaloglar.
Anlaşılmayan, anlamlandırılamayan eleştiriler.
"Söz gümüşsa sükut altındır." sözü, altından sessizlik tahtında unutulmuş gitmiş bugünlerde. Sonuçsuz tartışmalardan uzak durmaya çalışırken başıma bir ağrı saplanıveriyor. Hava, ciğerlerime giden yolda bir yerlerde sıkışıp kalıyor. Açıklamalar sarmalında ve kafamın tutamaçlarında, hız kesici yol bariyerlerine söve saya sürüyorum bilincimi.
Uzun uzak ufuklarda güneş ağır ağır batıyor.
Biliyorum ki o gün geldiğinde yalnız başımıza göçüp gideceğiz bilinmeyene. Ve işte o zaman kimsecikler soru sormayacak, sorgulamayacak.
Hayat denen o koşturmaca, sonsuz karanlığın, pekmez koyusu derinliğinde, son ışık da yitip gidinceye dek batacak ve sonsuza dek sönecek.
Ne zaman
ne mekan
ne baş ağrısı
ne de sıkıntılar kalacak geriye.
Söz göz geçirmeyen bölmelerde, yalnızlık tahtında ve sükut örtüsü altında toprak kokusuyla tadını çıkaracağız o zaman...
Ve şimdi, akılda kalan bir atasözü çınlıyor semada:

"Dertsiz baş terkide gerek"

Tuesday, October 28, 2008

Kendime öğütler:

- Cevabını merak etmediğin soruları sorma;

- İşine yaramayacak cevabı olan soruları sorma;

- Alışkanlık haline gelen kalıplardan kurtul;

- Manasız onaylama cümleleri kullanma;

- Sonuçsuz tartışmalara girme;

- Cevabını bulabileceğin soruları sorma;

- Bilincini açık tut...

Thursday, October 23, 2008

Oyunun kuralı

Su
Susuzluk
Yer
Yersizlik
Ben
Bensizlik
Bilinç
Bilinçsizlik
Bu bir oyun... biz oyuncak...
Kural
Kuralsızlık
Kural tanımazlık
zaman geçiyor... oyun bitiyor...
zamansızlık
bensiz bu oyunda, kuralsızlık kimin umurunda bilmiyorum ama
benim umurumda değil.
Kural benim diyenlerin yerinde
Kuralsızlık... bensizlik... yersizlik...
Sen sen ol demezlik etme!

Monday, October 06, 2008

Sıkışmışlık hissi

Beklentilerin ve heyecanların ilüzyon olduğu söylemini bilince dönüştürümek çabası sürüp giderken, birgün, birdenbire düzene düzüldüğünü hissetmek. Sırıtan sırtlanların kucağına düşmek...

Baş ağrısının arkasında yatan kavramsal kargaşaların karanlığında, başını eline alıp arkana bakamadan öylece oturmak ve korkunun girdaplarında nefessiz daralırken çatlayan damarlardan fışkıran kanda boğulmak...

Lekelenmemiş heyecanların ardında önlenemez bir çığ gibi yükselen hayal kırıklıklarının açacağı onarılmaz yaraların bilincine varmaksızın, kedi yavrusu saflığıyla kor alevi kırmızı öfke yumaklarıyla oynamaya çalışırken birden kül grisi aldatılmışlığa yenik düşmek...

Hiç bitmeyecekmiş gibi muamele edilen hayatların, bir göz açıp kapama süresinde hiç varolmamışçasına yok olduğuna tanık olurken, kendine birşey olmayacağına ilişkin inancın aynadaki sırıtkan yansımasında kendini seyrederek uyuşmak...

Ciğeri beş para etmezlerin leş kokan nefeslerini içine çekerken, hayat elimizden kayıp dökülürken, adım adım ölüme yanaşmak...

VE tüm bunların gölgesinde suya hasret, solgun bir umutla titreyerek yaşamaktır sıkışmışlık hissini ta benliğinde hissetmek.

Monday, September 08, 2008

çğlk

hrşy sssz, sskn. gzlr slk, frsz. Dşn klkmy frst blmyr. Gn gçtkç tknn hyt, kynğndn zklştkç ylnzlşyr.

kçk hrflrn dnysnd ssn çkrtmy krknlrn sys hr gçn gn br br artyr. v tm b sszlğn rtsnd BEN hrşy nt dmdk ykt v sht yzlr tkrrcsn dklyrm.

tk bşn nlm fd tmyn ssz hrflr dnysnd br bşn ykt drblmk, zr znt. br n kntrl kybdp, kdrt lnlr kşp, nlr srlmk, dstk dlnmk, sğnmk, hzrn ttl gğsnd kndn kybtmk ştn dğl. ys svşmk br trchtr v svşmdn kybtmk d.

b sçmlrn dnysnd, tk bşn, sslğ yrtrcsn, ykdn ynrcsn dğrldm. v dydğnz ss...

şt b BENm çğlğm dyblnlrn ss! hykrş BENm dyblnlrn kdrt...

tk bşn "BEN".

Wednesday, September 03, 2008

Kan Çanağı

Kalp krizinin koyu kırmızısı, öfkenin akışkan kızılında dibe çöküyor bir akşamda daha. Yalnız günlerin soğuğunda sıcak tutsun diye giyilen zaman hırkası, omuzlarda öyle bir ağırlık yapıyor ki, zamana meydan okumak iddiası bir anda kocayıp gidiyor ve yerini akşamın çiseleyen yağmurunda kamburlaşan uzun uzak ve kambur siluete bırakıyor. Sıtma tutmuşçasına titrerken koca beden sinirden, öfkeden, kelimeler koyu kırmızı zindanların kör karanlık bilinmezlerinde ağızları bağlı birer tutsak. Rüzgarın yerden süpürdüğü toz tanecikleri, çiseleyen yağmur altında ıslanan hırkanın gözenekli dokusu üzerine bir bir yapışıyor. Gözeneklerden göğe yükselen koku evrenin bir parçası haline gelirken, gören göze evren, bir toz tanesi oluveriyor. Anlamını yitiriyor bir anda herşey.

Ne uzun uzak siluet ne kan kırmızı sırnaşıklıklar ne de şerbet akışkanı kalabalıklar. Yalnızca var olmak ve fakat yokluğu her zerrende hissetmek. Varda yok olurken, tutunacak dalların birer birer kaydığını, uzaklaştığını görmek ama umurunda olmamak. Mutlak yokluk ve mutlak varlık arasında, kaygısızlığın ve mükemmelliğin dansında, kan çanağında bir nokta olmak:

Renksiz...

Kokusuz...

Friday, August 15, 2008

Ejder Uçuşu

32 gün sonra burnundan dumanlar salarak öfkeyle, göğe yükselecek ejder. Rüzgar derisinin üzerinde süzülüp giderken o yükselecek, yükseldikçe yüreği ferahlayacak ve özgürlüğün taze havası ciğerlerini yakacak. Günler günler önce kaybettiği ve kaybettiği anda da değerini anladığı o değerli hazineye sımsıkı sarılacak, dostlarına dönmek üzere semada birkez daha süzülecek...

Ejderlerin yüreği bir atar...

Ve gecenin birinde ansızın gelen şu satırlar özgürlük armağanım olsun sana:

"Okumadığın, içeriğini bile bilmediğin bir kitabı bir başkasına dillendire dillendire anlatmak, tavsiye etmek gibidir hayatı körü körüne yaşamak!"

Artık özgürsün... aç gözlerini... sal öfkeli soluğunu...

Wednesday, July 02, 2008

Giriş Gelişme Sonuç

HÜCREDE

Hücresinde ikinci gündü, dışarıda yağmur yağıyordu. 2007 yılının Eylül ayının dördünde, dakikalar ağır ağır geçiyordu. Ağrıyan başı, boş miğdesi ve kapalı kaldığı hücrenin yalnız saltanatında gelecek günleri bekliyordu. Ancak biliyordu, gelecek bu günden çok daha zor olmayacaktı.

GELİŞME

Bekledi...

SONUÇ

Ve şimdi 2008 yılının temmuz ayının ikisinde, geçen günlerin ardından maceraların en büyüğü olan eve dönüşe hazırlanıyor. Sırtlan ölmüş, arslanların zamanı gelmiş, şehrin üzerindeki soğuk hava dalgası yerini boğucu sıcağa bırakmışken yağmurlar tüm inadıyla devam ediyor. Bilinmeyen şehrin karmaşası yenik düştü. Uzun uzak savaşçı yara berelerine aldırmadan yumruğunu göğe kaldırdı ve zamana meydan okurcasına çığlık attı. Bu savaşın galibi oydu. Semboller anlam kazanmaya başlamış, yalnızlık çemberi parçalanmış ve nihayet geri dönüş başlamıştı. Dönüşüm başlamıştı. Savaşın bu cephesi kapanmıştı. Geride kalansa, uzun uzak bir adamın zaferine aldırmayan bu devasa şehir, göğe yükselen puro kokularından şehrin üstüne sinen savaşın yanık kokusu, boşluğun tadını çıkaran şişeler ve herşeyden habersiz yaşamlarına devam eden milyonlarca insan... Ayak izleri yağmurlarla silinip giderken arkasına bile bakmadan savaş alanını terketti...

Monday, June 23, 2008

Beklenti

Gökyüzü çakan bir şimşekle aydınlandı, gece güne dönüverdi... Rüzgar tüm haşmetiyle pelerinini savurarak arkasına bakmadan uzaklaştı. Düşünce seli birazdan yağan yağan yağmurun ardından sökün edecekti besbelli.

"İçine duyguların, düşüncelerin sızamadığı karanlığı delice yararak, ışığın gerçekleri tüm çıplaklığıyla utanmazca göz önüne serdiği bir günde; Gerçeklerin gözleri yakarcasına kör eden aydınlıkta yitip gittiği, sinsi grinin ve dahi saf siyahın belleklerden silindiği bir anda ortaya çıkan uçsuz bucaksız kaybolmuşluk hissidir beyaz, bembeyaz. Değil görmek, düşünmek dahi imkansız hale gelirken, bu saflıktan çıldırmak işten bile değildir. Bir papatyanın beyazı en koyu siyah, bir ananın yavrusuna duyguları en sinsi gri olarak algılanır böylesi bir beyazın yanında. Zıttının var olmadığı bir varoluşun yokluğun ta kendisi olduğu gerçeğini görmezden gelircesine, böylesi bir beyazlık ummak, gözlerini sımsıkı yummaktır hayata ve diğer nice renklerine."

Ve sessizlik hakim oldu.

Monday, June 16, 2008

Gri

Karanlıklardan söken beyaz şafağın kör soğuna adım adım ilerlerken, buz tutmuş toprakların yemyeşil tazeliğine hasret, puro kokusu yalnızlığında düşüncelerle dansına devam etti Uzun Uzak Adam. Gözlerini mesken tutan evrenleri yutan kara delik, zamanı hazmetmeye çalışıyordu. Belli ki yük ağır gelmişti. Ayaklarının altında çıtırdadı yer. Buz mavisi ufuk, kara delikten süzülüp kor alevi yüreğinin (b)en merkezine daldı ve eriyerek kusursuz bir damlaya dönüştü. Duyguların damıtıldığı bu damla sonsuz yolculuğuna başladı. Yalnızdı... sessizdi... ama kusursuz güzellikteydi. Hesaplamalardan uzak, kaygılardan arınmış, öylece bir başına var oldu.
Geldiği yolu izleyerek zamanın hazımsızlığını yaşayan kara delikten süzüldü ve üzerinde derin şafağın yansıması uzun uzak gözlerden aşağı salıverdi kendini.

- Ne o ağlıyor musun? Sil göz yaşını...

Sunday, June 15, 2008

OYUN

Oyunun kuralları vardır. Kurallar dahilinde oynandığı sürece zaman hoşça geçer ve oyun sona erdiğinde oyuncular bu oyunun içinde olmaktan haz alırlar. Peki ya birileri kuralları ihlal etmeye başlarsa ne olur? Oyun, oyun olmaktan çıkar. Ancak oyunun kurallarını koyanlar, kuralları bozanlardan yana olurlar ya da kuralı çiğneyenler kural koyucular olursa ortaya nasıl bir tablo çıkar? Kokuşmuşluk oyunun kuralı haline gelir, oyun alanı genişler, oyununun kuralı bozandan gayrısı oyundan zevk almaz hale gelir ve dahası oyuncular oyunda piyon haline gelirler. Peki bu durum nasıl sona erer? Ya da erer mi? Yeni kurulan oyun sisteminde güçlü oyuncular, kuralları akıllıca yorumlayabilir, düzen ve hileleri farklı düzen ve hilelerle bertaraf edecek kadar akıllı ve daha sonra da asıl oyunun kurallarını yeniden tesis edebilecek derecede inançlı ve onurlu olurlarsa kural çiğneyicilerinin sonu başlamış olur. İçinde bulunduğumuz hayat bir oyundur. Oyun içinde oyunlar sergilenir. Kimileri masum, centilmence kimileri kirli ve hain. Ayak oyunları izleriz zaman zaman. Kuralların çiğnendiğini, değiştirildiğini gözlemleriz; bazen müdahale edemeyiz bazen etmek isteyip etmeyiz. Çoğu zaman oyunda figuran olmanın ezikliği içinde gözlerimizi yerden kaldıramayız. Ya da bir oyundaki piyon misali oradan oraya sürüklenirken çaresizliğimize içten içe ağlarız. Deveden büyük fil var misali, büyük oyuncular ve daha büyük oyuncular vardır. "M"ler..."K"ler..."D"ler..."Y"ler ve diğerleri. Oyun sürdükçe vakit geçer ve her sanatçı yorumunu farklı şekilde ortaya koyar. Zaman zaman kurallar daha da sertleşir, yorumlar çarpışır ve ortaya çıkan tabloya göre oyuna verilen isimler değişir. Peki ya seyirciler? Yönetmenler? Her oyunun seyircisi ve yönetmeni var mıdır? Olmalı ki bu oyun sergileniyor. Olmalı ki oyun kurallara göre oynanıyor. Ne zaman ki oyuncular yönetmeye başlıyorlar oyun menfaatler dengesinde ve merkezinde sahneleniyor. Ne zaman ki seyirciler oyuna müdahale ediyor yönetmen kontrolü, oyuncular tarafsızlıklarını kaybediyorlar. Onca değişken arasından hangisine güvenmeli, ne şekilde hareket etmeli. Ben size bir sonraki oyunun detaylarını vereyim siz yerinizi belirleyin:

Sahne : İçinde bulunduğunuz yaşam
Başlama saati : Oyunu algılamaya başladığınız an
Bitiş saati : Algınızın kör olduğu an
Perde arası : Yok

Ve son olarak "oyun"un resmi tanımı:

(1) Vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan eğlence;
(2) Kumar;
(3)Şaşkınlık uyandırıcı hüner;
(4) Tiyatro veya sinemada sanatçının rolünü yorumlama biçimi;
(5) Müzik eşliğinde yapılan hareketlerin bütünü;
(6) Seslendirilmek veya sahnede oynanmak için hazırlanmış eser, temsil, piyes;
(7) Bedence ve kafaca yetenekleri geliştirmek amacıyla yapılan, çevikliğe dayanan her türlü yarışma;
(8) (mecaz) Hile, düzen, desise, entrika"
(TDK sözlüğü)

Monday, June 09, 2008

Ekmeğin Maya'sı - İşverenin sütü bozuk

Eğer bir köpek cami duvarına işiyorsa,o köpek için "eceli gelmiş" yorumu yapılır. Ancak eğer bu köpek, cami duvarına işeyen köpeklerin ecelinin geldiği varsayımından haberdar ve hala eylemine devam ediyorsa bundan iki farklı sonuç çıkarılabilir:

1. Camiyi umursamıyor, bu düzeni koruyanların üstesinden gelebileceğini düşünüyor ve düzenin bozulmasından mefaat umuyordur.

2. KÖPEKLİĞİNİN FARKINDA DEĞİLDİR.

Sunday, June 01, 2008

Yarım kalmışlık hissine dönüş (Son Perde)

Uzak şehre dönüyorum yeniden, kalan 32 günlük mahkumiyetimi çekmeye, görünmeyen parmaklıkların ardında. Ve gördüğüm herşey yüreğimin en dibini en hassas noktasını kora çeviriyor, sızlatıyor. Yarım kalmışlık hissi bu. Onca planlamanın, masum heveslenmenin ardından, tam başlıyor derken, tam yüreğimin ortasına oturan bir yarım kalmışlık hissi bu. İlk günün tadı damağımda dururken başlangıcın hoş cümleleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Gelecek günlere olan inanç nasıl da aldatıverdi hepimizi...

...17 gün evvel...

Sabaha karşı uzak şehrin şafağı henüz sökerken bir karanlıktır çöküveriyor yüreğime. "PAMUK artık yok" haberi geliyor. Sonsuz sessizlik bir an içinde herşeyi yiyip yitiyor. Sonrası yine yarım kalmışlık: Yazın köyde yenilen yemeklerden hoş sohbetlere, telefondaki sıcak ve özleyen sesten yıllara meydan okuyan inanca kadar bir yarım kalmışlık. Pamuk'un arkasından ağlamak değil tebessüm etmek istiyorum zira bu kısır hayat yolundan geçerken bu derece verimli olabilen nadir sayıda insandan biriydi ve hepimizin bu dünyaya olan inancını perçinleyecek bir iradeyle yaşadı. İnanıyorum ki şimdi Yadigar'ımla Pamuk sohbetlerdedir ve Rüstem'im kendisine saygıda kusur etmemektedir. Bundan böyle günlerin hep huzurla geçsin Pamuk, biz dönene dek!

...2 gün evvel...

Yâr'ımla su gibi geçen 15 günün ardından yarım kalmışlık şehrine dönüş yolculuğu başlayacak tekrar. Üzerimizde görünmez hüznün toz parçacıkları geziniyor, yarım kalmışlığın gölgesinde. Beklentilerimiz nasıl da çelme taktı çocukça ve safça hayallerimize.

...Bugün...

Yandıkça eriyen mum misali ilerliyorum kalabalık şehrin sokaklarında. Attığım her adım zulm gelerek. Ama biliyorum ki bu savaş benim savaşım, bizim savaşımız ve kazanmamıza çok ama çok az kaldı.

Yarım kalmışlık hissi şimdilik emsin kanımızı.
Sırtlanlar öldü artık aslanların zamanı.
Ve bu oyunda son perde başlasın!

Wednesday, April 30, 2008

Şerefini, saygısını, inancını yitirenlerin diyarında dev olmak

Hak ve yasa işlerinde isteyenlere yol göstermeyi, mahkemelerde, devlet dairelerinde başkalarının hakkını aramayı, korumayı meslek edinen ve bunun için yasanın gerektirdiği şartları taşıdığı varsayılan ve fakat vicdanları küf kokan kimselere sesleniyorum:

Havada rakamlar uçuşuyor, ifade ettikleri anlamlardan habersiz; Karşılıksız kazanılan, alın terine ihtiyaç duyulmayan ve düzen tarafından düzülmeye göz yumarak "düzen" olmaya çalışanların diyarında. Uzak kıyılara açılan kapıların ardında yatan korkular ve menfaatler kime fayda getirecek sorusu cevapsız. Ve onlar uykularında "yeşillik"ler görürlerken, alnından ter damlayarak çalışanların ağzına bir damla bal bile çalınmıyor. Hesap günü geldiğinde ofislerin gösterişleri masaları altına saklanmak para (yeşillik) etmeyecek.

Açın efendiler açın... kıyı bankalarında hesaplar açın... maaşları yatırın... Hesap vermekten kaçın... Yiyin efendiler yiyin... nereden geldiğini sormadan, nereye gittiğini hesaplamadan... Sac ayağı deyip, ayağının birini kendiniz kırın! Hukuk deyin hukukçuluğunuzdan utanmayın. Siz kendinize güvenmedikçe size kimler güvensin.

Yazıklar olsun!

Ustanın önünde saygıyla eğiliyorum:

"Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!"
(Tevfik Fikret - HAN-I YAĞMA)

Thursday, April 10, 2008

Uzun Uzak Sevinç

Ejderin kardeşi bugün, puro kokusu soluğunu alarak, manastıra doğru yola çıkıyor. Yol kısa; yolculuk uzun, öğretilerle dolu. Yasak Şehrin kapıları ardına dek açıldığında, O tüm azametiyle ilerleyecek, orduyu selamlayacak ve öğretilere başlayacak. Gün gelip şafak söktüğünde, puro kokusu soluğunu alarak yanına, eve dönüş yolculuğuna başlayacak!

Ama şimdi! gidenin ardından, uzun uzağın kızıl şafağında, çoktan uzaklara göçen kardeşi başını göğe kaldırarak derin bir soluk çekiyor ve nefes ciğerlerden semaya geri yükselirken biliyor ki yürekleri bir atıyor!

Yolun açık olsun kardeşim.

Saturday, April 05, 2008

Gecenin Bir Yarısı Sıkışan Yüreğin Arkasındaki Büyük Plan (ÇARESİZLİK)

Yalnızlığın kapıda nöbet beklediği bir gecede gelir çaresizlik. Usulca süzüldükten sonra kapının aralığından, uzaklarda, yapayalnız, bir başına yatağında kıvrılmış bir bedenin yüreğine yanaşır büyük planını uygulamak için:

Önce bir koklar korkuyu; Korkunun gün yüzü görmemiş, havasız kalmış ıslak ve yapışkan kokusunu. Sonra iki eliyle kavrar zayıf düşmüş yüreği bir anlığına, hayattan koparıp almak istercesine. Sahiplenircesine.

İşte o anda uykuya dalmakta olan beden irkilir, gözler açılır. Gecenin karanlığında şöyle bir gezinir bakışlar. Nefes alamaz, kalbi sıkışır, ölüm burnunun dibindedir...

Korku odasının kapısı hızla ve bir daha kapanmamak üzere ardına kadar açılır. Umut karanlıkta boğulan son ışık hüzmesinden zayıf, sessiz bir yardım çığlığı koparır ve yok olup gider. Korku şeytani sessizliğine bürünür. Çaresizliğin planı yolunda işlemektedir. Ve avuçlarında tuttuğu yüreği bırakıverir tekrar atsın diye.

Rahat nefes almaya başlayan bedenden terler boşalıverir birden. Ölüm tehlikesi şimdilik geçmiştir, yüreğii sıkışmamaktadır artık. Ama... Peki ya geri gelirse? Kim yardıma koşacak? Kapıyı açıp odadan çıkana kadar son nefesini vermiş olacak belki de? Vakit yok! Vakit olsa da yapacak birşey yok, elden hiçbir şey gelmiyor.

Karanlık, korku, sessizlik, yalnızlık an'a sıkışıp kalmış bu yüreği ÇARESİZLİK adına yönetiyorlar. VE efendin çaresizliğin tek bir isteği var:

"Yalnızlığın kapıda nöbet beklediği bir gecede, o geldiğinde ansızın, neye sahip olursan ol, Karanlıkta bir köşede ölesiye bir Korkuyla, Sessizlik içinde büzüşmen ve aslında sahip olduklarının hiçbir önemi olmadığını ölesiye hissetmen!"

Sunday, March 30, 2008

Sırtlan Öldü... Hücre Duruyor! Arslan nerede?

Saat öğleden sonra altı olmuş. Açlık belirtileri ilk sinyallerini vermeye başlamış. Öfkeye susamış, intakama acıkmış, çaresizlik hücremde oturuyorum.Sırtlanı öldürdüm, arslanı bekliyorum.

Ağlamak istiyorum, pınarlarım kurumuş;
Bağırmak istiyorum, gırtlağım çoktan yırtılmış;
Uzaklara kaçmak istiyorum, gözüm çoktan kör olmuş!
Dizlerin üstüne çöküyorum, başımı ellerimin arasına alıyorum, öylece kalıyorum...
İstemek istiyorum, umudum çoktan uzun uzak diyarlara göçmüş...

Friday, March 14, 2008

Uyanış...

Tutsak edildiği zindanın nem ve terkedilmişlik kokusu içindeki yalnızlığından kurtulmak, özgür olmak için doğruldu dev. Asırlardır iki büklüm yaşadığı duvarlardan kurtulmak istiyordu şimdi. Her defasında ikna ederek benliğini yaşamaya devam etmişti bu kör karanlığın iğne deliği özgürlüğüne sıkışarak ve kendi kandırmacasıyla bileklerini zincirleyerek. Oysa şimdi dikelmek, okyanuslara ve dağlara yeniden yukarıdan bakmak, temiz havayı kana kana ciğerlerine çekmek ve boynundaki zincirleri parçalayıp atmak istiyordu. Kasları gerildi. Zincirlerin üzerindeki tozlar, devin gazabından korkarcasına, sessizce bir bir döküldüler. Yılların yorgunluğunu ilk defa hissetti zincirin her biri dağlar kadar büyük halkarı... Bir cayırtıdır koptu, yer sallandı, tavan parçalandı. Işık kör edercesine ve devi çıktığı zindana tıkmaya çalışırcasına gözlerine saldırdı. Göz kapakları sımsıkı kapandı, ciğerlere dolan hava yüzyıllık nem ve köhnemişliği sildi süpürdü ve yeni bir yaşam alevi yayıldı tüm bedene... Bu beden ki gelmiş geçmiş tüm varlıkların ötesinde büyük ve fakat tanrıların yalnızlığında hapis... Zincirler parçalanırken okyanuslar yarıldı, yeryüzü alt üst oldu. Devin gırtlağından gelen hırıltı, çığlığa; çığlık, çağlayan göz yaşlarına; çağlayan göz yaşları öfke seline; öfke seli, kaybedilen zamanın felaketi haline dönüştü! Şimdi yerden göğe yükselen bu özgürlük abidesi bir daha tutsak olmamaya yemin edercesine, gözlerini kamaştıran güneşe doğru kaldırdı elini ve haykırdı:

"Yeteeeeeeeeeeer!"

Tuesday, March 11, 2008

Sırtlan Günlükleri - 0

Gün batımının kan kızılında, deli bakan gözlerin kırmızısı ve kuduz salyası sırıtmasıyla şehre girdi yaralı sırtlan doğu kapısından, batan güneşe karşı. Batan gün aslanların günü. Leşlerin kokusunu sırtlanıp, arkasına bakmadan uzaklaştı rüzgar... Havayı şöyle bir kokladı sırtlan. Bugün burada ölüm kokuyordu. Yaşam terk edeli bu toprakları çok olmamıştı ancak belli ki acele etmişti; o da ecele gitmişti. Elbet yolları kavuşurdu.

Yarası ağırdı. Çenenin kenetlendiği yerden akan kan hala o anın sızısıyla akıyordu. Artık biliyordu ki hiçbir zaman bu topraklar onların olamayacaktı. Ancak yine biliyordu ki aslanlar da eskisi kadar rahat nefes almayacaklardı. İlk savaş ne zaman çıkmıştı? İlk çatışma, ilk yıpranma?
Bu kadar eskiye mi dayanıyordu hüzün çiçeklerinin tohumlanması bu topraklarda? Yoksa hafızası yine o garip oyunlardan birini mi oynuyordu? Aslanların sert bakışları altında oynaştıkları günlerden, intikam yemini ettikleri acılı günlere kadar geçen günlerin hatıraları neden bir nefeste silinircesine yitip gitmişti...

Güneş son ışık hüzmelerini de alıp yitti gitti batıdan! Kör camlarına evlerin, şavkı vurdu deli bakan kan kırmızı gözlerin. Ve bu delişmen yansıma aydınlattı korkuyla sımsıkı kapanmış gözkapaklarının ardındaki tir tir titreyen yüreklerin en karanlık ve ücra köşelerini. Sırtlanın hırlaması, gecenin saf karanlığını yırtan kibrit alevi gibi sessizliğin yüreğine çöktü! Korkular köşeye sıkıştı, ezildi ve kanlar içinde kenara yığıldı. Cesaret bu sefilliğin iğrenç kokusuna tahammül edemeyip uzaklaşalı çok zaman geçmişti ne de olsa... Şimdi sırtlan sefaletin leşiyle beslenirken, cesaret başka topraklarda geride bıraktığı sefaletin izleriyle yeni bir hayata başlamaya çalışıyordu. Ancak leşlerin kokusuyla uzaklaşan rüzgar cesarete bu kokuyu bulaştırmıştı birkere, zira cesaret sefalete kendi tereddüttünün meydan verdiğinin farkındaydı.

Sırtlan derin nefes verdi, köşeye çöküverdi. Nefes alışverişi hızlandı, ölüyordu. Sırtlan sırıtmasını son nefesine salık verdi ve son nefesini semaya salıverdi...

Wednesday, March 05, 2008

Şenses'in bana hep Yadigar ...

Bir nefeste Tuzladayım.... Kapının kilidini çeviriyorum, hapsolmuş anıların kokusu ciğerlerime doluyor ve yeni doğmuş çocuğun ilk nefesi gibi yakıyor içimi, çığlık çığlığa ağlayasım geliyor... İlk heyecanlar, sonra partiler, sıcacık paylaşımlar, ayrılıklar, yaban ellere teslimiyet ve şimdi her nefesimde içimi yakan hatıralar...

Gözlerimi kapatıyorum Efirlideyim... Serin bir sonbahar öğleden sonrasında yağmur sonrası
toprak kokusunda buluyorum kendimi. Babam içeriden gülümsüyor, annem mutfaktan... Ne
kadar da gençler, ne Tuzla var o zaman ne de başka bir diyarda yaşananlar. Koşarak içeri
girip sarılmak istiyorum...

Gözlerimi açıp kapatıyorum ve bir yaz öğlenine uyanıyorum. Önce sahilden gelen çocuk
seslerini ve bağrışmalarını ayır ediyor kulaklarım sonra Karadenizin dalgalı sularında
usulca ilerleyen motorun sesini. Ve derken balkonun rüzgarında sohbet eden annemin ve
babamın sıcak konuşmalarını...

Düşünce hızında yolculuk ederken Ethemefendi'de buluyorum kendimi, anayoldan
geçen motorun sesi Karadenizdeki öğlen uykularını hatırlatıyor ama üniversiteye
başlayalı da çok olmuş! İki oda salon evimizden taşınmamıza daha çok var!

Son durağım Fatsa oluyor. Yılların sakladığı kokular ve sararmış fotoğraflar arasında
geziniyorum. Kum taşından küpeyi, eşarbı, bastonu hatırlıyorum... Bunlar bana senden Yadigar!

Derin bir nefes alıyorum... Tuzla yavaş yavaş kayboluyor. Yerini gece yarısına yaklaşan Uzak
Doğu saati alıyor ve çalışan klimanın mekanik horultusu...

Sunday, March 02, 2008

Çin Satrancı 象棋

Akşamın karanlığında ve karanlığa yol gösteren sokak lambalarının suskunluğunda bir gölge ilerliyor, yabancı işaretler ve simgeler dünyasında. Her yerde yanıp dönüyor şekiller. Sırtlan günlükleri sona yaklaşırken, aslanların zamanı geliyor usul usul. Diğer yanda nehrin iki yanına konuşlanan ordular birbirlerini süzmekteler binlerce yıl önce çizilmiş kuralların himayesinde. Filler, atlar, savaş arabaları, kendini bilmez erler, güçlü ve fakat gücünün kalesine hapsolan hükümdar ve ona adanmış hayatlarıyla danışmanları. Toplar hazır her an patlamaya. Peki ya "uzun uzak" bu manzaranın neresine yerleşiyor?
Binlerce yıldır akan kum saatinin taneleri birbiri üstüne eklenirken sırtlanlar bir yandan arkalarına bakarak bir yandan da sırıtarak daha içerilere çekiliyorlar, aslanları kışkırtmak üzere. Henüz bakir ve keşfedilmemiş toprakları salyalarıyla sulamaya ve farkında olmadan yeni zaferleri taçlandırmaya...

Şimdi;
Hamle sırası bende! Şimdi girdiğim savaşın kazanmak üzere atlarımı ve savaş arabalarımı sürmeli ve başladığım şeyi bitirmeliyim. Ne kadar zor olursa olsun. Savaşlar keyifle değil kararlılıkla kazanılıyor. O halde simgeleri ve şifreleri bir bir çözmeye devam etmeli. Gün gelip çattığında gölgelerde saklanan ordular kardelen çiçekleri gibi cepsiz beyaz çarşafları yırtacaklar
ve hasat zamanı tüm verimiyle gelecek.

Oysa;
Gel gitlerin ve anlaşılmazlıkların dünyasında verilen bu savaşta taraflar değil taraf olduklarına inananlar sancakları dalgalandırıyorlar ve kazananlar değil kaybedenler var. Bu anlamsız savaşı kazandıklarında kendilerinin olacağına inandırıldıkları vaadedilen topraklarsa kimsenin olmayacak zira hiçbir şekilde kazanmak mümkün değil.

O halde;
Savaş bir aldatmacaysa ve kazananı yoksa mücadele etmek niye? Ancak atlar çoktan nehrin ötesine atladı ve toplar orduların üstünden ateşe başladı!

Sırtlanların zamanı sona yaklaşıyor!

Friday, February 08, 2008

İt ürür kervan yürür!

Kuzu çıkmış diyor ki:
"İt ürür Kervan yürür.."
O İtler Kervanı gütmeye çalışanı uyarmak için ürmektedirler...
Velev ki o itler gider, o Kervan da bedevilere teslim olur.

Saturday, January 12, 2008

ARIZA DEFTERİ

Kan kırmızı öfke, buz mavisi soluk,

Kim?

Ben değilim herhalde...

Herhalde ile olacak olsaydı kimbilir kimler nerelerde olurdu.

Sahi nerede olurlardı? Ya da olurdular?

"Sahi" dedin de niçin "gerçek" demedin. Gerçeklere inanmıyor musun yoksa ya da benim adım mor.

Yok yok iyice uzaklaştın konudan ve asıl noktayı kaçırdın.

Aynı soruyu sormaktan hoşlanmıyorum ama kim?
Kiminle konuşuyorsun?
Ve eğer soruyu soran bensem kime soruyorum ?
Yok soruyu ben sormuyorsam bana kim soruyor ve eğer kendi kendime konuşuyorsam niçin soru soruyorum?!? Kendi kendimi bilmiyorum da birtakım arayışlara mı giriyorum.

Bugün günlerden pazar olsun istesem de bişey farketmezdi; ki bunun da konuyla bir alakası olduğu kanaatinde değilim. Kanaatinin de bir önemi yok zaten.

Peki ya sen? Sen bu yazıyı okurken ne düşünüyorsun? Sana soruyorum evet bakma öyle sağa sola, kendi kendime konuşacak değilim herhalde.

Ezcümle canımı sıkan birkaç konudan biri de konunun hepi topu iki kelime etrafında toplanması ya da topallaması. Ben ve herhalde. Ne kadar da kesin ve derin oldu. Derin ve kesin, kesik deriyi andırmadıysa o zaman bir de şunu deneyelim: keskin serzenişt... ya da kontrolden çıkan serseri mayın bir beyin...

Dur artık dur!

Biri bu defteri kapatsın yoksa hiçbir zaman inemeyeceğim bu zeplinden...

Zeplin nereden çıktı şimdi?

Keskin, derin "ben" herhalde bu balonu şişirdim...

Kar beyazı sonsuz bir boşluk ve çimen yeşili bir koku!

Friday, December 28, 2007

Yeni yıl mesajı ya da bir yanılsamaya ileti

Zaman, yaratıp da unuttuğumuz tanrıların en büyüğü, tüm haşmetiyle hükmetmeye devam ediyor. Sözüm burada çatallanıyor:

Bu yanılsamaya inananlara ve onu sevenlere
- ve biliyorum ki onlar çoğunlukta - :
Zaman tanrısına bir sene daha armağan ettik. Su gibi aktı gitti. Ama zaten zaman tanrısına canımız feda, herşeyimiz onun. İnanan insanın olumlu yaklaşımı olmasa idi, inancın bir anlamı kalmazdı. İşte tam da bu nedenledir ki geçen yıl uğurlanırken gelen yıl mutlulukla kucaklanır. Yaşamı yiyen zaman tanrısı hor görülmez, tam tersine yaşamı armağan ettiği için ayakta alkışlanır.

Bu yanılsamaya inananlara ve başkaldırmaya çalışanlara
- ve biliyorum ki onlar azınlıkta - :
Zaman tanrısı bir seneyi daha kopardı aldı elimizden. Su gibi aktı gitti. Hep aynı sorular:
"Bu tanrıyı biz yarattık ama kontrolü nerede kaybettik? Bu savaş ne zaman aleyhimize dönmeye başladı?"
İnanan insanın olumlu yaklaşımının, bu tanrının gücü üzerindeki pekiştirici etkisinin üstesinden gelmek gerek ancak azınlığın çoğunluğu etkileyebilmesi için azınlığın da en az onlar kadar inançlı olması gerek. Ama önce inanacak bir tanrıya ihtiyaç var. Zaman tanrısına başkaldırmak gerek ve işte tam da bu nedenledir ki doğar doğmaz öldüğümüz gerçeğini kendi kendimize devamlı bir suretle hatırlatmak icap eder. Ve gelen yıl ya da geçen ömür yanılsaması arasında aslolan büyük yanılsamaya, zaman tanrısına, başkaldırılır. Ve işin traji - komik yanı zaman tanrısına başkaldırının yıldönümü kutlandığında yaşanır zira söylem ve eylem birkez daha çatışmış ve söylem eylem karşısında yenilgiye uğramış, zaman tanrısına olan inanç pekişmiştir!

Bu yanılsamaya inanmayanlara
- ve onlar nerede bilmiyorum - :
"Zaman tanrısı"nın yerini "Ben tanrılar" alıyor zira onun yokluğu "ben"leri ve "yaşamı" yüceltiyor.
Ancak insanların dünyasında tanrı olanlar ne yazık ki yalnızlık tanrısının kölesi oluyorlar! Ve yalnızlık tanrısının zindan bekçisi zaman tanrısı, en büyük işkence aracı ve silahı olan ebediyet köpeğini, yalnızlık dünyasında, ben tanrıların üzerine salıyor...

Neredesiniz ey "Ben Tanrılar"...

Wednesday, December 05, 2007

K(S)arma[karı]şık ya da İçinden çıkılamayan düşünceler yumağı

Tren saatte 250 km ile uzaklaşırken şehirden, güneş batıyor ve sanayi bacaları yükselmeye devam ediyor. Binlerce yıl önce başlayan bu savaş çoktan kaybedilmiş.
Geriye bir tek bunu fark etmek kalıyor ve bir de "ömrünün belli bir süreyle sınırlı olduğunu bilen zavallı insanoğlunun bu acı gerçek karşısında neden yaşayan ölüler misali çabaladığı" sorusu!
Bu sorunun cevabında:
Umut,
İnanç,
Cehalet,
Romantizm,
Hayat,
Ve kaybettiği savaşın gölgesinde biten ağaçların güneşe susayan yalnızlığı
içinde...
İnsanoğlu yatıyor;

Sırtlan çoktan leşin kokusunu almış, sırıtıyor.
Güneş batarken, savaşın zehir tüten bacaları yükseliyor
Ve yaşam treni hızını artırarak uzaklaşıyor.

Sunday, November 25, 2007

Gizemli Bir sonbahar sabahı gittiler.

Gökyüzünün en mavisinin, yeryüzünün en yeşili ile kucaklaştığı birgün geldiler gürültüler çıkaran motorlarıyla. Yolun kiri, pisliği ve tozu yüzlerine yapışmış halde sessizce susturdular motoru. Ruhları, özgür ve yalnız takip etti peşlerinden. Deniz ve kumsal günlerinin akşamında günün yorgunluğunun atılabileceği barı açtılar, adını da "Kaybeden Güzel" koydular. Çevrenin en taze ve canlı barıydı, kendine has bir tınısı vardı. Gecenin saf karanlığında dost sohbetleriyle alkolün ve müziğin semaya karıştığı bir yaza ev sahipliği yaptı.
Ve bir sonbahar sabahında, Güzelin yüzü gülmedi artık, ağzı ardına kadar açık bakakaldı soğuk havaya karışıp ölen anıların ardından.
Kaybeden Güzel kapandı.
Ve onlar geldikleri gibi gittiler,
doğaları gereği!

Sunday, November 11, 2007

Puro Kokusu Yalnızlığı - 3

Bitmiş bir kahvenin odaya bıraktığı hoş kokunun ardından tavana yükselen puro dumanı zamanı çekip alıyor mekanın içinden! Geriye uzun uzak bir adam, anıların sessiz siluetleri ve sürüp giden monologlar kalıyor. Puro koyusu bir siyahlık, mavi soğuğu bir solukla bütünleşiyor. Dünya dönüyor...gerçekler akıp gidiyor. Gelecekse, henüz yanmaya başlamamış bir puronun henüz tütmeyen dumanında ve yaşanmamış anların durağanlığında saklı.
Sırtlan karanlıkta saklanmış izlemeye devam ediyor. Aslan uykusunda. Ve savaşçı, korku canavarının sırtında gözleri çakmak çakmak bekliyor tetikte.
Uzun uzak adamın eli kibrite uzanıyor, yalnızlığı atan kalbinin ritminde hissederek yakıyor yeni bir puroyu.

Monday, October 22, 2007

Wednesday, October 17, 2007

Sırtlan Günlükleri - 821

Beynimin içinde yankılanan müzik beni alıp götürüyor tüm zamanların ötesine.
Bulunduğum şehir artık yok. Yaşadığım ülke kayıp. Sezgilerim değişken.
İsteklerim sınırsız. Müzik beynimi bitiriyor. Mücadele yersiz, bensiz, kimsesiz...
Kimsiniz?
Salya sümük, boş bulanık bakan gözler,
Uyuşmuş beyin...
Ne o sırıtıyor musun?

Saturday, October 06, 2007

Doğu Ekspresi Cinayeti

Günler birbirini kovalar. Bir cinayet işlenir doğu ekspresinde. Ve burası her zamanki gibi herşeyden habersiz yaşamına devam eder kendi rutinliği içinde.
Ben kimim sorusu işte bu noktada önemini yitirir. Kör ölür badem gözlü olur.
Yaşarken kimsenin, bir diğerini, işine gelmedikçe hesaba katmadığı bu dünyada, benim kim olduğumdan kime ne!
Sözler, düşünceler ise zamandan, kişilerden ve cisimlerden bağımsız asılı kalmaya ve kamunun ortak malı olmaya devam ederler. O halde cinayeti kim işledi diye sormaktansa ve kimin öldürüldüğünü bilmektense, geriye ne kaldı sorusunu sormak gerek.
Zira karlar açılır, ekspres yoluna devam eder.
Cinayet elbirliğiyle işlenmiş,
Kurban bunu haketmiş,
Herkes görmezden gelmiş,
Geriye trenin acı cığlığında kaybolup giden düşünceler kalmış.

Friday, September 28, 2007

Sırtlan Günlükleri

Gün yavaşça ilerliyor 29'unda.
Onların ülkesinde, onların usulünce yaşanmalı kanımca. Hayatın tek bir noktaya yoğunlaşarak kendi üzerine çöktüğü bu dünyada çok yakında ne onlar kalacak, ne diğerleri, ne de bizler. Sırtlan toprakları kurak, sıcak ve sırıtkan.
Herşey yan yan gülüyor ve yerden yükselen çöl sıcağı ilüzyonların maddi manevi azmettiricisi oluyor. Sersem sepelek geziniyor uzun uzak sırtlan gün sıcağında, kafasına gezen yüz tilkinin yüzünü de boğazlama planları yaparak. Sürü uzaklarda, yeni sürü bilinmeyen mesafesinde. Çöl müziği leş kokuları ve akbabalarının çığlıklarıyla tam bir uyum içinde kulaklarda yankılanıyor ve beyni adeta avucunun içine alıp yok ediyor.
Bu ölümüne bir mücadele.
Ölen kazancak ama ölmek kolay değil...
二十五日

Saturday, September 22, 2007

Hücre...sırtlan...arslan

1 Eylül. Tutuklu hücreye alındı. Uzun Uzak diyarların uçsuz bucaksız sürgün topraklarında bir gün daha doğarken, o, gecenin
yorgunluğunu ve ırak ellerin yalnızlığını sırtlandı.
2 Eylül. Dışarıda yağmur damlaları ardı ardına toprağı kucaklarken, o, kırık kalpler sokağının dövüşcülerini anlatan bir film
izliyordu anlamadığı bir dilde. Ana kucağının sıcaklığı çok ama çok uzaklarda kalmış, sevgilinin tuzlu teri hala üzerinde.
... Eylül. Sırtlan uyanıyor. Korkak ve ürkek geziniyor sokaklarda. Yüzündeki garip tebessüm ürkütücü bir ışık barındırıyor.
Şehrin aslanları ulaşana dek bu şehir onların. Zincirler kırılmış, hücre delinmiş.
??? Eylül. Sırtlan sırıtıyor...

Thursday, August 16, 2007

Kör Ebe

Yıllarca kör ebe oynayarak büyüdü,
El yordamıyla yoklayarak, bulmaya çalışarak...
Gün geldi açtı göz bağını ve gördü ki zifiri karanlık sarmış her bir yanı,
Herkes bir yana dağılmış.
Ağladı, bağırdı... baktı ki gelen giden yok,
Gözlerini dünyaya kapadı!

Monday, August 06, 2007

Wednesday, August 01, 2007

Telif hakları (ç)alınmış bir duygu...

Çocukluktan ergenliğe uzanan yolda bir oyundur "ceee bicik"
Bir kaybolur bir ortaya çıkıverir... ceeee
Var olmakla yokluk arasında bir oyundur.
Olgunluğa ve tamlığa uzanan yolda bir farkındalık mücadelesidir.
Sıcak bir yaz akşamında nemli ve boğucu bir tımarhane koğuşunun florasan ışığı altındaki ve parmaklıklar ardındaki hastane kokuları içindeki delice sırıtmayla gelen salyalı bir yalnızlık ve bu yalnızlığı hayal etmektir.
Özgürük korkusu ve korkusuzca özgür olmak...
Aradaki fark yalnızca bir harfe kazınmış:
(c) e s a r e t !
Onsuzluk esarete yol açar, korkuların tutsağı olmaya neden olur. Ceeee
Esaretten cesarete giden yolda korkuların bir bir yıkıldığını görebilmektir olgunluk.
ceee demek, içindeki korkuyu hissedip kullanabilmek, koltuğun arkasından fırlayıp bağırabilmektir o deli sırtlan sırıtkanlığına.

Devinim cesaret ile esaret arasında bir harf gibi görünen ama bir hayat kadar uzun uzak kararlılıkta...

Monday, July 23, 2007

Cenaze

Birgün daha içimi içime gömdüm ve kalkan cenaze arabasının ardından bakakaldım.
Beni bana götürüyorlar ama ben arkadan bakakalıyorum.
Çiğniyorum, yutuyorum, susuyorum ama unutamıyorum.
Ne zamana kadar böyle gideceğini bilemiyorum ama bekliyorum.
Beni bana gömdüler, üstümü benle örttüler ve ben öylece izledim.
Kendimi kendime getirecek bir ben aranıyor, bulunamıyor.
İlan sayfalarını gezerken gözlerim, tam sayfa bir cenaze ilanına rastlıyor:
Ben... Ben... Ölmüşüm, gömülmüşüm, götürülmüşüm!

Monday, July 16, 2007

ÖFKE!

Kara bulutlar ufukta toplanıyor, fırtına yaklaşıyor. Çimenler güçsüzce boyun eğiyor fırtınanın elçisi hırçın rüzgarlara. Deniz kudurmuş sahili dövüyor ardı ardına durmaksızın. Martılar sağa sola savrularak kaçışıyorlar ve kargalar ve güvercinler...
Şimşek çakıyor, savaş başlamak üzere, öfkenin orduları katliama hazırlanıyorlar. Durumdan bihaberler ve biçareler şaşkınlık içinde bakınıyorlar.
"Neden? Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?" sorularını soran gözlerinde öfkenin lacivert bulutları hızla hareket ediyor ve müthiş son sahnede yerini alıyor!
Sık dişini az kaldı,
Sıkacak diş kalmadı...
Kan fışkırıyor öfkenin adım adım ilerlediği topraklardan!
Acıma yok, unutmak yok sadece öfkenin kör kızıllığı... GELİYOR!

Thursday, July 05, 2007

Bazı Sabahlar...

Son gönderi tarihi olan 13 Haziran'dan bu yana kalem kıpırdamadı. Çok sıcak ve yoğun bir hava var duygular aleminde. Ta ki bu sabah bir sabah yeli esip Karadenizin o ağır ve yalnız havasını üzerime serpene dek! Kendi kendime sordum: Neden bazı sabahlar diğerlerine nazaran daha hüzün dolu? Gökteki bir bulut parçasından mı yoksa içten içe kabaran monotonluk, yoksunluk, acizlik duygularının yarattığı dolmuşluk hissinden mi?
Rüzgarda yağan yağmura karşı adım adım yürüyorum, arkama bakmazsızın,
Tüm duygularım yağmurla süzülüp, rüzgarlar uçuşuyor geçmişin kollarına,
Gelecek: yalnız bir evin soğuk koridorları!

Wednesday, June 13, 2007

Uzaklar

Karanlık bir akşamın değil ama
sıcağın,
düşüncelerin yüreği sıkıştırdığı saatlerde gelip,
ağır ağır ama bakışlarını üzerime sabitleyerek geçiyorlar düşünceler kervanı.
Uzakları görebiliyorum,
hissedebiliyorum.
Vakit daraldıkça,
tükendikçe, uzakları daha yakından görebiliyorum.
Köhnemiş sokakların yalnızlığını duyumsuyorum;
bakıp da görmeyen, tanımayan gözlerin soğukluğunu hissediyorum...
Yazmıyorum,
yazamıyorum...

Thursday, June 07, 2007

Karanlık çöküyor

Suçsuz ve günahsız: Masum.

Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil: Saf

Çok az kullanılmış veya hiç kullanılmamış olan, özrü olmayan: Temiz

Masum, saf ve temiz; yolları ayrı düşmüş üç küçük kardeş. Masumiyet bilinçli olmak ister, oysa saf olanın blinci var mıdır? Ve eğer bilinci yoksa kirlenmeye, kullanılmaya ve yıpranmaya mahkum değil midir? Masum olan bilinçli uyanık ve dirayetli olmalıdır. Aksi takdirde "saf"ın yürüdüğü daha doğrusu sürüldüğü yollardan geçmek zorunda kalmaz mı? Ve bu yollarda temizliğin işi var mıdır?

Masumiyetimizi korumamız gereken şu günlerde kirlenmeyi göze alarak saflığı terk etmek gerek!

Tuesday, May 22, 2007

Hanımeli

Zaman yanılsamasını alt eden mucize ilaç: Koku.
Zamanı oracıkta bir başına bırakıp, mekandan bağımsız yolculuklara çıkaran ve düşüncelerin hiç de geçmişte kalmadığını gösteren mucizevi ilaç...
Hanımeli çiçeğinin o muhteşem kokusu kaç yaşama değer...
Kaç bin saatten daha yeğdir o tarif edilemez tat...
Ve sonra yerini yine zamanın samansı tadı alır ve biz esirliğimize tabi devam ederiz yürümeye, arkamızdan umutla bakan hanımelinin tüm sunduklarına rağmen.
Devam etmeyip kalacak olsanız, yerinizi tespit eden zaman koku algılarınızı hissizleştirecek ve sizi tuttuğu gibi kolunuzda sürükleyecektir.

Wednesday, May 02, 2007

Yağmur yağıyor

Yağmur yağıyor,
Benim için,
Benimle,
Bensiz,
Benden,
Bana,
Bende...
Ben Yağıyorum vesselam!

Wednesday, April 18, 2007

Kuş

Saat 21:11...
Daha kaç kum tanesi kendinden habersiz yuvarlanıp gidecek bu sonsuz deniz içerisinde. Yüreğim sessiz ve derinden fakat tempolu bir şekilde atıyor. Sıkıntılar çöküyor üstüne zavallının, yalnız ve yetim gördüler, yürüyorlar bir bir utanmaksızın. Dışarda beni bekleyen karanlık sokaklar, derin soğuk sular misalı kıpraşıyor insan kalabalığıyla. İçerde kalmanın amacını sorgulamaktan çok uzak, uzaktan gelen sesleri yorumluyorum ve ışık hızından da hızlı bir şekilde seyahat edip geçmişe geri geliyorum anılarımın sıcak kolları arasında. Dönüşte yıpranmışım, dönmek zor geldiğinden değil, durmak aniden yıpratmış beni. Saçlarım uzun olsaydı eğer dağılırlardı dört bir yana, ağır metal dinleyen bir genç misali. Gitarın sert ritmlerini hissediyorum ya da bas gitarın tok ve sarsıcı titreşimlerini.
Saat 21:17...
Ve o minik kum tanecikleri bana inat ve yer çekimine amade bir bir salıveriyorlar kendilerini bir bir... Seslerini duyar gibi oluyorum, nasıl da eğleniyorlar geçen bana bakıp bakıp!

Sunday, April 01, 2007

Araf...

Arafta kör topal, el yordamıyla ilerliyorum.
Yolumu kaybetmedim,
Arafta doğdum.
Arafta büyüdüm,
Arafta yürüyorum.
Bu bir kabus değil.
Seçim söz konusu değil.
Çözüm yok...henüz!
Peki o zaman sorun nerede?
Sorun olduğunu nereden çıkardım?
Yerine oturmayan ne?