Wednesday, July 20, 2011

Uzun İnce Bir Yoldayım... Umudum nerede?

"Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece

Kırkdokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece

Şaşar Veysel işbu hale
Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece"
AŞIK VEYSEL
(selam olsun ustaya)

Sıcağın yapışkan ağırlığında, gittikçe ağırlaşan adımlarıma bakıyorum, omuzlarım çöküyor, yorgun ve bitik hissediyorum, ağlamaklı oluyorum. "Eğer" diyorum kendi kendime, "bugünü yaşamak için yaşıyorsam, bugün zaten kayıp zira günü kurtarmak bizimkisi, dolu dolu yaşamak değil."... "yok yarın için yaşıyorsam, dedik ya "günü kurtarmak için yaşıyorum diye" yarından ne bekliyorum ki?

İnandıkları uğruna mücadele edebilecek gücü kendinde bulabilenlere hayranlık ve gıpta ile bakıyorum. Bir de asalaklar, sülükler var. Hayata yapışan, onun kanını emen, yeterince emdikten sonra ya da hayattan düş yakamdan dercesine bir fiske yedikten sonra asfaltın sıcağına yapışan, beş para etmeyen sümüksüler.

Her hafta başında hafta sonunu iple çekerek geçen hayatımızda, bu hayatın sonu da bir hafta sonu gibi mi olacak sorusunu kendime sormadan edemiyorum. Ya da hayatın sonunu farkında olmadan, hafta sonunu bekler gibi mi bekliyoruz...

Gençlik, tepede parlayan güneş gibi yükselirken, hayatı çölde yaşamayı tercih eden ben ve benim gibiler için o "gençlik" bir işkenceye dönüşüyor. Ter sırtımızdan boşanırken, üzerimize giydiğimiz rahatsız elbiselerle ayaklarımızı sürüye sürüye, çölün uçsuz bucaksız kum denizinde kaybolmuşçasına geziniyoruz. Diğer yanda ise bizim ancak seraplarda görebildiğimiz bir dünya hüküm sürüyor: inandıkları uğruna kaybetmeyi göze alarak, bunun verdiği heyecanla hayata sıkı sıkıya sarılanların dünyası. Onları ve onların değerlerini kabul edip etmemek bir yana, asıl ilgi çekici olan o mücadele hissini kendi içlerinde hissedebilmelerinin güzelliğidir.

Yanlış bir şey mi yapıyorum sorusu sürekli kafaları meşgul ediyorsa, orada bir yanlışlık var demektir. İhtimaldir ki o yanlışlık sorunun kendisindedir. Yine de doğru olan birşey varsa ortada bir "eminlik" durumu olmayışıdır.

Bu yazının, bir kararlar zincirinin ilk halkası ve beni gitmek istediğim yöne götürecek bir trenin lokomotifi olmasını isterdim, ancak bu kararı verebilecek kadar gücü dahi içimde hissedemiyorum. Belki de bu nedenle alıp başını uzaklara gidenlere hep hayranlık ve biraz da kıskançlıkla bakarım. Dönüp geldiklerinde ise içimi garip bir sevinç kaplar, ne de olsa kürkçü dükkanına geri döndüler diye. Tilkinin dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına dönme hikayesi de oldukça traji komik ve bir o kadar da gerçekçi. Sonuçta postu kaptırmak bu hayata/düzene, bu sistemin gerçeği/gereği. O halde, çırpınmak nafile. Buna karşılık kurtulmak boş bir umut olsa bile günü kurtarmak için değil de en azından onu dolu dolu yaşamak için sağlam bir gerekçedir. Bu gerekçeye inanmayanlar ise çoktan kürkçü dükkanına doğru çöl sıcağının ortasında yola koyulmuşlar demektir.

İşte ben, uzun uzak adam, Temmuzun 19'unda milattan ikibinonbir yıl sonra yukaırdaki tüm kaygıları içimde taşıyarak, gözlerimi kısıyor ve uçsuz bucaksız çölün üzerindeki sıcak hava dalgasının dansını seyrediyorum. Arkama bakmıyorum, önümde ise yalnızca sıcak ve uzun bir yürüyüşün sonunda gelecek ölüm var... Bunu biliyorum ve dönemiyorum.

Friday, July 08, 2011

Kısaltmalar...

Hayat hızlıca akıp giderken, artık herşey sıkıştırılmış ve özet yaşanır oldu. Kitaplar yerine özetler okunuyor, uzun uzun mektuplar yerine kısa mesajlar yazılıyor. Bu paketlenmiş hayattan kelimeler de nasibini alıyor, kısaltmalar havalarda uçuyor:

- Mrb. ii misin?
- tşkler.
- syglarımla
- fyi

Derken sınırlı sayıda karaktere sığdırılmış, kullananların çoğunun laf olsun diye kullandığı "minik ifade grupçukları" hayatımızı

ele geçirmy bşlyr:

"Şu anda evin önündeki büfede tost yiyip arkdşlarla şakalaşıyoruz."
"Bordumda serin rüzgara karşı yelleniyorum."

Afrn. Bu bilgiler bu etkileşim nereye gidiyor böyle. Kitap okumak için zaman ayırmayan, düşünecek kadar vakti olmayan ama zirzop

msjlr peşnd kştrp yşnan saçm br yşm.

Szn bttğ yrdyz. Artk smslr knşyr. tvtlr şkyr.

Tşklr, syglrmla

Kısa Küçük Sıkıştırılmış Adam

(Bu yazıdaki eksik harfler emekliye ayrıldı.)

Thursday, July 07, 2011

Nasılsın?

iyiyim...
Ne kadar iyiyim?
Olmak istediğim kadar iyiyim.
Aslında herkes olmak istediği kadar iyi.
Sorun şu ki, kim gerçekten ne kadar iyi olmak istediğini biliyor?

Thursday, May 05, 2011

Haber - Kaynak - Bilgi Eksikliği

Vakti zamanında, Richard Saul Wurman'ın "Information Anxiety" ("Bilgi Karmaşası" olarak çevirebileceğimiz.) adlı kitabını okumuş çok beğenmiştim. Orada, yanlış bilgilendirme, eksik bilgilendirme ve bilinçli yanlış bilgilendirmeden bahsediyordu. (Misinformation, Disinformation ve şimdi üçüncüsünün İngilizcesini hatırlayamıyorum)

Bugün, "Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu"nun (http://www.btk.gov.tr) yapmış olduğu düzenlemelerle ilgili haberleri okurken içim içimi yiyor, sinirden kendimden geçiyorum. Zira, yasaklanan veya tartışmalara konu edilen 138 kelime ve ilgili hukuki düzenlemeye ulaşmaya çalışıyorum ama ne çare? Eksik bilgilendirme bu mudur? Budur... Hiçbir haber sitesinde doğrudan haberin kaynağı olan mevzuata bir yönlendirme yok. Sadece, yok o yasaklandı yok bu yasaklandı...ama yasaklayan kaynak nedir diye sorduğunuzda ulaşabileceğiniz hiçbir adres yok. Ne "Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu" ne haber kaynakları doğrudan bu mevzuata bir gönderme yapıyor...

Richard Saul Wurman'ın kulakları çınlasın!

Friday, March 11, 2011

Taze - Bayat

Taze...

Kılıçlar çekilip, kan perdesi gözleri kapattığında, arkada yatan öfke denizi kabarır. Uyuyan düşünceler kan kızılı kabuslarını dört bir yana magma sıcağında saçarken, korkuyla seyreden gözlere birer birer mil çekilir...

Karanlığın siyahı ve öfkenin kan kırmızısı sessizliğin yoğunluğunda nefes alan her varlığı tarif edilemez acılara boğar. Buna seyirci kalan korkaklar ilk sırayı alırken, karşı koyan cahiller acının koyu kahvesini yudum yudum tadarlar.

Sonuç yeni doğan günün serin şafağında taptaze bir mavilik, durgun denizin hoş kokusudur. Geride kalanlar ise yalnızca unutulmuş toz zerrecikleri...

Bayat...
Dönüp bakıyorum yazılanlara, gelenlere geçenlere. Yabancı bir adam bakıyor bana oradan. Gözlerinde buğu, öfke, umutsuzluk, uzaklık. Bir adım atacak oluyorum kendime. "Kendim" kendime değil artık anlıyorum. Daha doğrusu "kendim" olmayalı uzun zaman geçmiş kendimden. Neden? diye düşünüyorum, geçmişe bakar ve yazdıklarımı, düşündüklerimi anlamaya çalışırken; cevabın olmadığını anlamam çok vaktimi almıyor. Kesiyorum geçmişle aramdaki göbek bağımı, doğumun acısına salayım kendimi diye. Kan saçılıyor etrafa, gözlerimin buğusunu kızıla boyayarak.

Sonra etkileşimin gücü devreye giriyor. "Boya" kelimesi, dışarıdan bir gözün anlam veremeyeceği bir çağrışımla beni, "öngörülemezliğe" itiyor. Düşüncelerin bir diğerini tetiklediği, domimo etkisinin ölçülemez bir hızla geçrekleştiği bir dünyadan, zamanın insan basitliğine indirgendiği dünyaya döndüğümde, gözüm duvardaki saate takılıyor. Kulağıma gelen tik tak sesleri, tavana yığılan dumanı yardıkça, düşünceler dünyasından uzaklaşıyorum.

Nihayetinde usul usul yürüyüp eski usül yapılmış pencereyi açıyorum ve kendimi aşağıya bırakıyorum.

Göz açıp kapayıncaya kadar çakılıyorum.

Wednesday, March 09, 2011

Menzil

Uzun uzak bir adam aynanın karşısında duruyor,
Aynaya, ölen bir dünyaya yaşayan bir adamın gözleriyle bakıyor,
Düşünceler dans ediyor içten içe...
O'ysa susmuş ve sinmiş.
Hedefi yitirmiş...
Ölen bir dünyada yaşamak niye,
Yaşamak hissi nerede?
Enerjinin membası kurumuş,
Ayak yürümüyor, akıl kesmiyor, el kalkmıyor.
Kelimelere sığınmak anlamsız.
Çaresizlik tam burada, ayaklarının altında...
Aynaya bakan gözler buğulanıyor,
Görüntü sulanıyor...
Sonsuzluk çukuru kör karanlık ağzını açıyor:
Çığlık yoğun boşlukta boğuluyor...
Emirler ardı ardına geliyor:
Çırpınma.
Kabullen.
Öl...

Tuesday, March 01, 2011

Böcekler...

Bizler, bu hayvanlar aleminde hamam böcekleriyiz.
Bir fiske ile sırt üstü düştük mü, vay halimize!

Thursday, February 03, 2011

Ucube nedir?

"Bakımsızlıktan, pislikten yaralı bereli, karınları şiş, yüzleri sarı, sıska iki ucube hâlinde süründükten sonra ölmüşler." diyor Halide Edip Adıvar "ucubelerden" bahsederken... Bir edebiyat eserinde, bir nesneyi tasvir ederken, o nesnenin insanda yarattığı hissiyatı tasvir etmek için bu ifadenin kullanılması hepimiz tarafından gayet tabii karşılanmaktadır. Ve bu ifade Halide Edip'in diliyle ve yerli yerinde kullanıldığında bir sanat eserinden almayı beklediğimiz hazzı almamızı sağlıyor.
Sanat eserleri, tabiatları itibariyle bir amaç için var olurlar ve bu amacı ifade edebildikleri oranda başarılı/başarısız kabul edilirler. Bu amacı gerçekleştirmek yolunda estetik olarak tatmin edici olanlar, ayrıca başarılı addedilirler.
Ne var ki, bir "sanat eseri" kendi içerisinde barındığı unsurların ötesinde ve arz ettiği bütünlük içerisinde bir "ucube" olarak adlandırılamaz. Ne de olsa bu eser, onu vücuda getirenin o esere kattığı maddi ve manevi unsurları barındırır ve bir emeğin hakarete uğraması hiçbir şekilde kabul göremez.
Eserin varlık amacının algılanması ise ona bakan gözün estetik anlayışına, algısına, deneyimlerine, temeyüllerine ve hayattaki amacına göre değişiklik arz eder... ki bu subjektif bakış açısı, renkler ve zevklerin tartışılamamasının yegane sebebidir.
Hal böyle iken, sanat eserlerinin sırf subjektif kriteler göz önünde bulundurularak keyfi uygulamalarla yerle yeksan edilmesi olsa olsa ayağı yere basmayan, şekilsiz, biçimsiz ve dahası temelsiz uygulamaların sonucudur; gerçek ucubeler - hilkat garibeleri de bu uygulamalardır.
Hukuk denge ve düzeni sağlayabildiği ölçüde böylesine "hilkat garibelerinin" sisteme hakim olmasını, ucubelerin türemesini engelleyecektir.
Ancak o zaman özgürlüklerin serin ve tatlı rüzgarı altında hepimiz keyifle gülümseyebiliriz...

Tuesday, January 18, 2011

Bittim...

Gündüz gece fark etmeksizin tarif edilemez bir ağırlık yüreğin üstüne çökmüş kalkmak bilmiyor. Bir vampir misali enerjiyi emiyor, sömürüyor. Değil oturduğun yerden kalkmak, akıldan geçen düşünceleri düzene sokmak bile zul geliyor artık!

Friday, December 24, 2010

Kayboldum

Bugün kendimi kaybettim. Bir başıma yürürken kalabalığın içinde, sessizlik çukuru derinleştikçe derinleşti ve kalabalığın uğultusuna sağırlaştım. Sonra görme duyumu yitirdim. dış dünyadan soyutlanmış bir şekilde ayaklarım beni nereye götürürse oraya doğru yürüdüm gittim.

Yolumu bulma isteği olmaksızın bir başıma sustum ve kabullendim. Kayboluş, kendi yalnızlığımda yüceldi ve farkındalığın kör edici ışığına döndü. İçimi kendime dönmenin huzuru kapladı. Kalabalık, güzel bir sonbahar gününde tatlı tatlı yağan yağmura dönüştü. Rüzgar benliğimi okşarken, düşüncelerim her yanımı alabildiğine sardı.

Kayboluşuma eşlik eden puromun dumanıyla semada yitip gittim...

Sunday, December 19, 2010

İç sıkıntısı

Yazacak o kadar fazla şey birikti ki içimde, artık altta kalanlar kokuşmaya başladı. Nem kokulu ve yalnız bir sonbahar akşamında tek başına kalmış bir çocuğun hüznü boğuyor beni.

...

Monday, November 29, 2010

Sırtlan

Bu sırtlar bizim,
Sırtlanamayanlar giderler,
Geriye biz kalırız,
Sırtlanlar...

Wednesday, November 24, 2010

Damlalar

Her damla bardağı dolduruyor. Düşen her damla suyu titretiyor ve yüreği kabartıyor, ama sessizlik gelen fırtınaya gebe öylece duruyor. Aradan günler ve aylar geçiyor. Birbiri ardına eklenen her bir damla su seviyesini yükseltiyor.

Güneşli bir günde, daracık ve rüzgarlı bir sokakta oturmuş kahvemi yudumluyorum. Sokağın iki ucunu kesen iki caddede de alabildiğine güneş var. Belli ki güneşin vurduğu yerler sıcak, sıcacık! Oysa ben bu daracık sokakta en sokağın rüzgarı kadar sert bir çehreye sahip kahvemin köpüğüne bakıp içimi ısıtmaya çalışırken, bir ürperme bana sürtünüp geçiyor. Biraz daha büzülüyor, kahve fincanını biraz daha sıkı kavrıyorum.

Düşünceler hücuma kalkmışlar. Saldırırlarken sesleri bir uğultu haline geliyor. Bardağı taşıran sulu zırtlak davranışlar, onların öfkesini kabartmış ve durdurulamaz olan taarruz başlamış. Düşüncelerin karşı konulamaz uğultusu, ara sokaktaki rüzgarın serinliğine ve közde pişmiş kahvenin acı tadına sahip. Düşünüyorum: Şimdi onları zaptetmeli miyim? Yoksa, ben de peşlerine takılıp doluz dizgin at mı sürmeliyim hınca, öfkeye, dehşete ve kıyıma?

Kahve fincanının boşladığını görerek üzülüyorum. Oysa daha uzun süre içebilirdim. Kahveden arta kalan telveye bakıyorum, kara bir tablo var karşımda. Belli ki usta telveyi bol tutmuş. Peki, benim hayatımın telvesini bol tutan kim? Güneşli bir günde rüzgarlı ve daracık yollara beni sürükleyen ne? Bu kararları verirken içimi alev alev yakan öfke seline dayanma gücünü nerede bulacağım?

Ayağa kalkıp, güneşe doğru yürüyorum. Geriye yerimde esen yeller ile boş bir kahve fincanı kalıyor, hızla soğuyan. Peki beni güneşe sürükleyen ne?

Friday, November 05, 2010

Taze bir günün öyküsü...

Kılıçlar çekilip, kan perdesi gözleri kapattığında, arkada yatan öfke denizi kabarır. Uyuyan düşünceler kan kızılı kabuslarını dört bir yana magma sıcağında saçarken, korkuyla seyreden gözlere birer birer mil çekilir...

Karanlığın siyahı ve öfkenin kan kırmızısı sessizliğin yoğunluğunda nefes alan her varlığı tarif edilemez acılara boğarlar. Buna seyirci kalan korkaklar ilk sırayı alırken, karşı koyan cahiller acının koyu kahvesini yudum yudum tadarlar.

Sonuç yeni doğan günün serin şafağında taptaze bir mavilik, durgun denizin hoş kokusudur. Geride kalanlar ise yalnızca unutulmuş toz zerrecikleri...

Tuesday, October 19, 2010

Şükran

Uzun uzak adam, kısacık hayatında şöyle bir geriye baktı ve kimlere üşkran borcu olduğunu düşündü. Sonunda bunları üçe ayırdı:
1. Yaratan - O, yaratıcı güç olarak evreni ve her türlü varlığı bünyesinden barındıran ve var eden olarak büyük bir gurur ve gizemle şükran duygularını kesinlikle hak ediyordu...
2. Kurucu - Uzun uzağın üzerinde yaşadığı topraklarda Cumhuriyetin kurucusu ve bireyin özgürlüğüne ön veren tohumların filizlenmesini sağlayan kuruculara elbetteki şükran duyguları beslemeliydi...
3. Koruyucu - Kısacık yaşamının mümeyyiz sıfatını kazanana kadar geçen süresinde ona kol kanat germiş, ayaklarının yere sağlam basmasını sağlamış biricik ailesi elbette yukarıdaki iki unsur kadar teşekkürü ve minnettarlığı fazlasıyla hak ediyordu.

Hepsinin önünde saygıyla eğildi. Uzun uzak sustu ve şükretti.

Peki ya bundan sonrası? Bundan sonrası için olacaklardan sorumlu tutabileceği tek bir kişi vardı: K E N D İ S İ...

Siz de kendinize dönüp bir bakın, şayet kendi hayatınız nedeniyle başkalarını suçladığınızı fark ederseniz, kendinizi yok saydığınız ve hayatın yükünü sırtlayamadığınız için utanın!

Thursday, September 23, 2010

Bulantı

Bunu alma,
Bunalma...
Bunu al,
Bunal..

Bunalımlı bulantı bu kadar olur...

Monday, September 13, 2010

Soru

Dar duvarların arasından sızan ışıkta kafamda yankılanan soru hep aynı:

"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"

Çayır çimende koştuğum ilk günleri düşünüyorum, hatırlayabildiğim kadar hatırlamaya çalışıyorum. O günlerde temeli kazmış olamam. Ancak o dönemde olsa olsa ileride kullanacağım tuğlalar elime verilmeye başlanmıştır. Eğitim sistemi, kültür, toplum... Her birim bir tuğla vermiş elime. Sırtıma vurulan yükler her geçen gün belimi bükmüş. Ağaç yaşken eğilmeye başlamış.

Sonra gençlik ve üniversite. BU dönemde özgürlük rüzgarları eserken, bastırılmışlık altından yay misali fırlayan, zembereği boşalan birey hızla kontrolü kaybetmiş. Dağılmakla birleşmek arasında gidip gelmeler sürüp gitmiş. Kendimi keşfedip, özgüven oturmaya başladığında, birden elinde bulmuşum o sırtımdaki tuğlaları. Şimdinin tam zamanı olduğuna karar vermiş ve ilk tuğlayı çakıvermişim sağlam zemine. Zemin her bakımdan çürük, yalnızca "hücre" bu durumun istisnası. Hücre sağlam, hücre güçlü, hücre yıkılmaz, azametli. Azla yetinme hücresi, sıkışmışlık hücresi, kıt knaat hücresi, karın ağrısı, mide yanması, yürek sızısı ve benzeri daha birçok isimle anılabilecek, her daim üzerimde taşıyabileceğim, tek kişilik hücrem. Toplum seninle gurur duyuyor hücre adam. Sen bu şekilde yürü ki, huzur her yerde olsun. Kafanı dışarı çıkarama ki, düzenin endişeleri yeşermesin.

Şimdi; suçlu kim bu duvarların örülmesinde!? Tuğlaları tek tek ben ördüğüme göre, suçlu ben, mahkum ben, yargıç ben. Vicdan bende, yara bende.. Peki herkes nereye gitti? Tek kişilik hücremin duvarları bu kadar mı kalın. Sessizlik içinde, karanlığa sızan ışığın yakan aydınlığında tekrar aynı soruyur soruyorum:

"Kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?"

Bu soru önemli, zira bu soruya cevap verebilirsem, kendi çöküşüme giden yolda nerede hata yaptığımı bulabileceğim. Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği de önemli elbette ama tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse. (Bu cümleyi, "Tuğlayı kimin tedarik ettiği, beni kimin teşvik ettiği önemli değil, tuğlayı ören ellerim kadar suçlu değil kimse." şeklinde de ifade edebilirdim.) Odanın duvarları yükseldikçe, vurdumduymazlık artmış olmalı ki, uyanış gecikmiş. Beni uyuşturan her ne ise çok güçlü olmalı ki, bir türlü başıma gelebilecekleri öngörmek mümkün olmamış.

Şimdi bir hususun daha farkına varıyorum. Yukarıdaki anlatımlarda hep "miş"li geçmiş zaman kullandım. Bu kalıp, olaylar olurken, orada olmayaan üçüncü şahıslar tarafından bir olay nakledilirken, kullanılır. Oysa ben ne yaptım? Öylesine bir gaflet içindeymişim ki, bugün hücremde kıstırılmış, suskun ve içine kapanık oturuken geçmişten hep "miş"li geçmiş zaman kipinde bahsettim geçmişimden. Peki şimdi, nerede o günlerin kibiri, nerede o günlerin sınır tanımaz özgüveni?

Sessizlik yerini klostrofobiye bırakıyor yavaş yavaş. Yoğun karanlığın minik elleri gırtlağıma sarılıyor. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi hissediyorum. Yüreğimin üstünde oturan zebani, kalbim her attığında tırnaklarını, kan fışkırana kadar derinlere batırıyor. Artık atmasın istiyorum, nefesin darlanmasın, kalbim sancımasın istiyorum, olmuyor. Arkamı dönüyorum duvar, sağım, solum, dört yanım duvar. Çimento, tuğla ve nem kokusu burun deliklerimden içeri süzülüyor.

Ellerime bakıyorum, kollarım, ayaklarım, bacaklarım... Artık kendimi tanıyormıyorum. Deliriyorum.

Ey okuyucu, ey kendim, bundan sonra okuyacakların, bu tuğlayı koyan ellerin eseri ve fakat benden geriye eser kalmadığının kanıtıdır. şşt.. yaklaşıyor duyuyorum, nefes alma! (Alma ki geberesin...) İyice yaklaştı, duvarın dışında, iyi ki çıkmışım bir kat daha, bu sayede beni ele geçiremeyecek, o sümüklü ve pis ellerini narin derime geçiremeyecek. Buna asla izin vermem. Seni koruyacağım. Arkanda kim var? Ne? Kimse yok mu?!? Yok tabi, bir hücredesin, bir başına kim olacak. Şaka yaptım... Ne o komik gelmedi mi? O zaman bir de şunu dene, "ey insanoğlu, kibrin arşa değerken, gözün kendinden başkasını görmezken, kendine güvenin tamken, soru işaretlerin neredeydi? Bana mı emanet etmiştin? Ben kimim?.. Ben yok, sen yok, biz varız.... nıhahaha) Bu parantezi kim kapattı? Ben açmadım ki, sen kapatasın... O hamam böceğini kim koydu oraya? Bak, bak kaçıyor... yoksa bana mı bakıyor?

Hücrenin duvarlarından tırnak izleri, kan, ter ve pislik izleri. Benden geriye kalansa çürümüşlük ve kokuşmuşluk. Soru işaretleri boşluğu doldurmak şöyle dursun, genişletiyor.

Sonumu hazırlayan kendi hücrelerimin duvarlarını oluşturan ilk tuğlayı ne zaman koydum?

Friday, September 10, 2010

Güneş Batarken

Güneş bulutların ardında bir süredir. Nem yüksek, yüreğim darlanıyor. Doğduğumuz günden öldüğümüz güne kadar yanımızda yöremizde bir kısım insanlar var. Aile bunların içerisinde en değerli olanı. Kimileri, "onları seçmiyoruz", oysa dostlar seçtiklerimizdir diyor, ancak ailenin yerini hiçbir kurum, kişi veya başka her ne ad altında olursa olsun diğer birşey alamıyor. Yaşam denilen çalkantılı denizde boğuşurken, çoğu zaman sahip olduğumuz değerli hazineyi unutup, geçici zırvalıkların derdine düşüyoruz. İşte böyle anlarda havadaki nem oranı daha da yükseliyor ve yürek daha da bir darlanıyor.

Hava kararıyor. Günümün güneşi akşamın serinliğini ardında bırakarak batışa geçiyor. Yazın pırıldayan güneş artık yerini sonbaharın yağışlı ve ıslak günlerine bırakıyor. Çocukluğumda, yazın, kaygısızca, deniz kenarında koştuğum, ağaç dallarından yere inmediğim, terleyip terleyip koşarak eve sığındığım günlerin güneşi artık yerini sonbaharın ısıran soğuğuna ve ıslaklığına bırakıyor; ardı kış: soğuk, karlı, sessiz... Bu bir döngü ise eğer elbet yine yaz gelir, yine güneş parıl parıl parıldar... Ama o güneş hep aynı görünse de ne güneşin altında yaşamlarını sürdürenler aynı kalıyor ne de güneşin kendisi.

Denizin turkuvaz mavi rengi, kara balçığa dönüyor, sular kirleniyor. Havanın açık mavisi kurşun ağırlığıyla çöküyor. Kükürt kokusu genzimi yakıyor. Ve sırtımdaki yük her geçen gün artıyor. Olgunlaşmayı beklerken, hayaller birer birer yitip gidiyor. Boynumuza takılan tasmanın ağırlığı dik duran düşüncelerin alnını yere baktırıyor. Vahşi hayvan evcilleşiyor, evcilleşmekse ölüm demek.

Duvarda asılı tablonun önünden her gün geçiyorum, yağlı boyanın renkleri her gün aynı canlılıkta selamlıyor beni ve geçen günün üzerimde bıraktığı yıpranmışlıkları. Yaşlandıkça, güneş batıyor. Güneş alçalışa geçtikçe, gecenin serinliği üstümü bir battaniye misali örtüyor, ne var ki bu battaniye ısıtmıyor da sanki ruhumu soğutuyor. Yüreğim sıkışıyor, meçhule yolculuğum, kaptanın seyir defterine düşülen notlarla devam ediyor.

Yarın olduğunda ve ben arkamı döndüğümde, göreceğim geçmişin bana sunduğu soru işaretleri çok da umurumda değil, zira geçmiş, adı üstünde geçmiş gitmiş... Yine de şunu biliyorum "an'ı an yapan, beni ben yapanların giderlerken bende bıraktıkları ile onlar giderken benden söküp aldıklarından geriye kalanlar".

Yaz biter ve hava kararıken, vadiden aşağı doğru baktığımda, beni çevreleyen ormanın kıyısında, ta uzakta parlayan sıcak ve huzurlu evin aslında çok da geçmişte kaldığını idrak etmeye başlıyorum. Birazdan yağmur başlar, üşürüm, titrerim... Geçmişin hatıraları yüreğimi yakarken, titreyen vücudumdan süzülen yağmur damlalarını ve göz yaşlarımı engelleyemem. Yaşam kimse için durmuyor, durmayacak da... Güneş batıyor...

Friday, August 27, 2010

Baş Ağrısı

Bu öyle bir baş ağrısı ki hiç bitmiyor. Hep orada, beynimin arkasında, sinsi ve derinden beni rahatsız ediyor. Konsantrasyonu engelliyor ve sürekli kendini genişletiyor. Bir kara delik misali hayatı emip tüketiyor.

Kafamı duvara vursam olmayacak, kendimi kendimden söksem yetmeyecek, hayatı kazısam zihnimden geriye bir tek sanki o kalacak. Nedir bu işkence nedir bu eziyet?

Aynalar kırık, gün karanlık, çığlıklar hep sessiz, benden geriye kalan odaya sinmiş bir ömrün puro kokusu.

Monday, August 02, 2010

Yeter...

Uzun bir aradan sonra dönüyorum. Hava sıcak ve yapış yapış. Benimle birlikte umutsuzluk da geri dönmüş. Ta derinliklerden gelen bir haykırma isteği var içimde, her an dizlerimin bağı çözülecek ve yere yıkılacakmışım gibi hissediyorum. Sabahları uyandığımda her yer karanlık, hep karanlık. Tünelin ucunda umut ışığını göremez oldum, o nedenle de soruyorum kendime: Niçin? Cevap bulamıyorum, kendimi avutamıyorum. Vahşetin çağrısı her defasında daha güçlü bir şekilde yankılanıyor benliğimde. Çıkıp gitmemek için kendimi zor tutuyorum. Uzaklar beni çağırıyor, duyabiliyorum. Serin serin esen rüzgar, anlamsız kovalamacaların yerini tatlı bir huzurun aldığı topraklar. Etrafıma bakıyorum, sadece anlamsızlık görüyorum artık! Kimisi sayılardan kurulu dünyada fiktif değerler peşinde koşuyor kimisi niçin koştuğunu dahi bilmiyor. Böyle bir dünyada ben kendimi itekleyerek ilerlemeye çalışıyorum. İlk tökezlediğimde sırtıma bir tekme daha yiyeceğim ve uçurumdan yuvarlanacağım sanki. Ziyan yok! Öyle olacaksa varsın olsun.

Hava sıcak...

Geçen günlerden birinde, insanların fütursuzca zamanı hapsetmeye ve bu sayede onun bir parçası olmaya çalıştıklarına şahit oldum. Gece konserlerinden biriydi, iki boş kafalı ellerinde minicik fotoğraf makineleri ile flaşları patlarak gösteriyi kaydetmeye çalışıyorlar, bu sırada da gösteriyi kaçırıyorlardı. Hevesliydiler, öyle ki midem kalktı. Sordum "neden?" diye, cevap alamadım. Bu kadar boş kafalı olmak mutluluk vericiydi mi yoksa onların bu garip mutluluğundan bu derece iğrenmek miydi normal olan. Dengem bozuluyor, aynaya baktığımda kendimi tanıyamıyorum. Bana bakan ben miyim, yoksa sıcaklardan mı bu hale geldim?

Hava alabildiğine sıcak...

Geçmişi ve tarihi yok ettim, üstelik bana ait olmayaan bir geçmişi. Özenle saklanmış, değer verilerek muhafa edilmiş, her anı heyecanla yaşanmış bir dönemi belgeleriyle birlikte gökyüzüne saldım. Alevler yükseldikçe kapladıkça, sayfalar tek tek kıvrıldı, önce harfler yok oldu sonra yerine kül tabakaları kaldı. Ölümlü dünyanın can veren toprağında, capcanlı anılar sarardı soldu, yitti gitti, hem de en sonunda "yazıklar olsun uğruna mücadele verdiklerimize" dedirtecek bu dünyada.

Dört duvara sıkıştığım bu koca tabutta daraldım. Hem de çok... Ruhum ezilip büzülüyor, umut ışığının yokluğundan karanlığın kürek mahkumu olarak daha kaç yıl eziyet göreceğim bu koca kıyma makinesinde. Yeter diye çığlık atmadıkça, zincirlerimi kırmadıkça daha çok eziyet ederim kendime.

Hava alabildiğine sıcak ve ben bir o kadar (u)mutsuzum.