Wednesday, June 16, 2010

İşaretler

Soruyorum: kim, üç noktaların engin diyarında kaygısızca koşup, ünlemlerin heyecanlı dünyasında oradan oraya savrulmak istemez? Oysa, havada kasvet, yüreklerde ağırlık var. Soru işaretleri kafaları bulandırırken, hevesle dönülen her yandan bir parantez işareti çıkıveriyor karşımıza. Kaçınılmaz son "nokta"ya doğru yönlendiriliyoruz. Bu durgunluğa, miskinliğe virgül koymak da olmaz, çünkü o aynı düzeni devam ettirmek için can atıyor. Onun yerine belki de noktalı virgül gerek. Ne nokta ne de virgül, ama her ikisi de...

Bu yazıyı bitirmiyorum, sözü üç noktaya bırakıyorum.

...

Tuesday, June 01, 2010

Asker

Şavaşın tatile çıktığı barış dönemlerinde herşey yolunda gider. İlişkiler sağlamdır, sarsılmazdır. Hatta öyle ki; üst düzey rütbeliler ile astlar iyi ilişkiler içindedirler. Bu, astlar ve üstler arasında eşitlermişçesine bir ilüzyon dahi oluşur.

Sıradan günlerden biriydi, güneş gökte asılı, rüzgar tatlı tatlı salınmaktaydı. Talim sahasının ortasında kurulmuş tatbikat çadırının içi dışarıya göre nispeten sıcak ve biraz da branda bezi kokuyordu. Nizamiye dışındaki askerler, kıdemlerine göre sağda solda, barış döneminin de etkisiyle kestirmekteydi. Kuşlar gökyüzünde oynaşıyor, toprak ana ise tüm ağırbaşlılığıyla vakur ve kabulllenici olan biteni seyrediyordu.

Albay Ermiş, daha geçen sene atandığı görevinin kendine verdiği yetkilerle talimat çadırına doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Güneş ve ılıman hava onu rahatlatmıyordu, zira yaklaşan savaşın çirkin ve leş gibi kokan ağır havası şimdiden onun burnunu rahatsız etmeye başlamıştı. Kemiksizlerle yapılacak olan savaşta her karış toprak cephe sayılırdı ve savaşmaya değerdi. Onlar inanmışlardı bir kere. Bu yolda savaşmak kaçınılmaz, ölüm umursanmaz, zafer ise garantilenemeyen bir eve dönüştü. Zafer yolunda, inanç, odaklanma ve mücadele kaçınılmaz unsurlardı ve O, üzerinde bu özelliklerin tümünü taşıdığı düşüncesiyle ilerliyordu.

Büyük yeşil çadırın kapısı kapalıydı. içeriden gülüşmeler ve sesler geliyordu. Adımlarını yavaşlattı, on adım kala durdu. Sanki bakışlarıyla çadırın içini görüyordu. Güneş birden kendini daha çok hissettirdi ve o bir anda kendi kendine sordu:

"Neyim ben?", "Bu ordu için ne ifade ediyorum?", "Vazgeçilmezlik payem nereye kadar taşır beni?"

Geri sayım başlamıştı. 10 adım, 9 adım, 8 adım... Durdu. Peki ya savaş dönemlerinde nasıl yürürdü işler? Nasıl değişirdi ilişkiler? Kemiksizler nasıl sızardı sınırlardan? Yiğitler cephede savaşırken, kendini bilmez ve cephe yüzü görmemiş kendini bilmezlerin, koltuğum daha da rahat olsun, üstler gözünde rütbem daha da yüksek olsun diyenler tarafından nasıl da arkadan bıçaklanma kararlarının verildiğini nasıl da bilmezler? Nasıl da yiğitçe ve safça ölürler. Son gördükleri gözlerinden süzülen bir damla yaştan kırılıp süzülen güneş ışığı ve inancın körlüğünde, bu güneş ışığının cennetle mükafatlandırılmak olduğu yanılsaması olur. İşte o zaman, cephe gerisinde duranlar, sayılarla ve yalnızca sayılarla değerlendirirler olup biteni. 5 ölü, 7 ölü, 45 yaralı, 200 ölü... Ne fark eder ki? Ne zaman ki kendi kolu bacağı kopar ya da ne zaman ki cepheye sevk emri alır, işte o zaman soğuk terler kuyruk sokumuna doğru usul usul ilerler. Yine de paniğe mahal yok, zor günler için saklanan, envanter dışı cephaneler açığa çıkarılır. Yeni bir savaş başlamaktadır. Savaş içinde savaş...

Görev çağırmaktadır. Üç adım daha: 7 Adım, 6 Adım, 5 Adım... Çadırın kapısını hafifçe aralayıp yavaşça içeri süzülüyor. Edilgen cümleler dinlemeye hazır artık.
"... karar alınmıştır.",
".... böyle düşünüldü."
"... faydası olacağı düşünülmektedir."
"görüşmeler neticesinde ... olduğuna karar verildi."

- iyi ama kendi düşüncelerim nereye gitti?
sorusunu kendi kendine soruyor, fakat soruyu sorduğu anda bu emir komuta zincirinde bir halka olduğu bilinci kafasına çakılıveriyor; tıpkı karanlık sokakta, elinde bıçak, köşede bekleyen gaspçı gibi. Bıçak böğrüne, sol kaburgalarının arasına saplanıveriyor. Önce nefesi kesiliyor, kanın sıcaklığını hissediyor, sonra da keskin ve bembeyaz bir acı yakıp geçiyor tüm düşüncelerini.

Düşünce tarlasının körpe tohumları cayır cayır yanıyor. Çünkü o düşünmemeli.
Onun yerine "Düşünüldü!"

Thursday, May 27, 2010

Savaş Sanatı - II

Sokağa girdim... Çıkmaz sokak. Sağ tarafta 25 metre uzakta yaşlı bir çam ağacı yükseliyor; sol tarafta 15 metre uzakta bir elektrik direği yükseliyor. Yolun tam ortasında, yaklaşık 35 metre sonra bir logar kapağı yer alıyor. Tatlı bir rüzgar yanağımı okşuyor. Gözlerimi kapıyorum. Göz kapakları aydınlığı dışarıya hapsediyor. İçeride kan kırmızı bir karanlık. Yavaş yavaş adım atıyorum gözlerimi açmadan. Tedirginim... Adımlarımı sayıyorum, kulak kesilmişim: arkadan araba mı geliyor, Önden bisikletli bir çocuk mu gelecek ya da bir köpek koşarak saldıracak mı? İkinci, dördüncü, derken altıncı adım.

Duruyorum;

Kaygılarım beni durduruyor, oysa gözlerimi kapamadan önce solda duran elektrik ağacının, sağdaki çamın ve ortadaki logar kapağının yerini tespit etmiştim, üstelik bu bir çıkmaz sokaktı ve karşıdan araba gelmiyordu, bisikletli çocuk ve azgın bir köpek de yoktu ortalıkta. O zaman neden endişeleniyordum? Tüm hayatım şartlanmalarla geçmiş, beklenmedik tehlikeler, beklenmeyenin vereceği acı hep ürkütücü bir öcü olarak sunulmuş.

Tekrar yürümeye başlıyorum...

Gözlerimi açmıyorum, olacakları göze alıyorum. Onuncu adım, on ikinci adım, yirminci adım, gözlerim açılıyor! Emirlerimi dinlemiyor, koruma iç güdüsü kontrolü ele geçiriyor. Elektrik direği hemen arkamda kalmış, sağ taraftaki çam ağacına ise uzağım. Rüzgar hala tatlı tatlı esmekte.

Adımlarım önce ağırlaşıyor, sonra görmenin huzuru ile hızlanıyorum...

Thursday, May 20, 2010

Savaş Sanatı - I

Bu topraklarda doğalı 32 yıl olmuştu. Her geçen gün bir başkalık sunmuştu hayat ve her geçen gün onu şaşırtmak için elinden geleni yapıyordu.

Bu sabah hava güneşliydi, hava durumuna bakılırsa öğleden sonra yağmur yağacaktı. Ona göre giyinmeliydi. Takımını üzerine geçirdi, eline de şemsiyesini alarak dışarı çıktı. Sabahın taze kokusu burun deliklerinden ciğerlerine kısa yolculuğuna devam ededursun, düşünceler şimşek hızıyla onu geçmişe götürüp getirdi. Sokağın öte ucunda, sabah güneşinin altında gerinen kediyi
fark ettiği sırada, ağacın dalına az ileride yolun ortasında duran kemiği süzen kargayı da gözden kaçırmadı. Tatlı sabah rüzgarı mor salkımın rahatlatıcı kokusunu etrafa yayarken, çöp kutusundan gelen karpuz kabuğu ve sigara izmariti kokusu ona dün akşam alışverişten dönen dördüncü kat 12 numaradaki genç çifti hatırlattı. Ağır ağır sokaktan yürümeye devam etti. Yol
tek yönlü olmasına rağmen ters yönden gelen var mı diye kontrol etti. İnsanlara belli olmuyordu. Sokağın köşesine geldiğinde kırmızı ışığın yeşile dönmesine daha 25 saniye vardı. Hızını biraz arttırırsa yeşil yandığında taksiye bineceği noktaya tam zamanında ulaşmış olacaktı. İşte bu sırada yolun karşısında sabırsızlıkla bekleyen kadını fark etti, belli ki kadın yeşili beklemeden kendini yola atacaktı, acelesi vardı. Bu durumda ve bu hızla yürürse hareket eden araçlarla varmaya çalıştığı nokta arasında tam ortada kalacaktı kadın. Bu da ilk gelen taksiye onun talip olmak istemesi olacaktı. Saatine göz attı, daha vakti vardı. o halde aceleye mahal yoktu. 5 saniye kalan kadın kendini yola attı. Kadın panik içinde karşıya geçerken ilk taksiye el etti. Taksi yavaşladı... Akşamki yağmurdan kalan su birikintisi gözünden kaçmadı. Bir adım geriledi, hafifçe
sıçrayan su onu sıyırıp geçmişti. Yaklaşık 30 saniye sonra taksiye binmişti.

Gideceği yere varmak için 3 alternatif yol vardı. Minibüs yolu daha kısa olabilirdi ama bu saatte oldukça kalabalık olmalıydı. Diğer yol uzun olan yoldu. O halde üçüncü alternatifi tercih etmeliydi. Biraz daha fazla ödeyerek tam zamanında gitmek istediği yerde olabilirdi. Taksici bir haber kanalı açmıştı. O'ysa tek kulaklığını taktığı radyodan sabah programını dinliyordu. Bir yandan yolu gözlüyor, arada haberleri dinliyor, zaman zaman da müziğe kulak veriyordu. Gün boyu yapması gereken işleri de kafasından geçiriyordu. İşler bu aralar yoğundu. Acil ve süreli işleri öncelikle tamamlamalı, önemsiz ve acelesi olmayan işleri de zamana yaymalıydı. Sevdiği bir rock parçası onu alıp geçmişe götürüyordu. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumu yorumlayan sabah haberleri ise bir yandan sürüp gidiyordu. Sunucu gazete başlıklarını okurken, taksici laf olsun diye bir soru sordu:

- İşler yoğun mu bu aralar?

Verilecek cevap, bundan sonraki kısa yolculuk için önemli, ama cevabın kendisi önemsizdi. Öyle bir cevap vermeliydi ki sorunun ardı gelmesin.

- ...

Cevap vermemek en iyisi olacaktı. Duymazdan geldi, kafasını yola çevirdi ve sessizliğini korudu. Yolculuk bittiğinde, önceden hazır ettiği parayı uzattı ve iyi günler dileyerek ofise doğru yürüdü. Karşıdan gelenleri tek tek izleyerek yoluna devam etti. Ofise girdiğinde günün planını yapmıştı. Hesapta olmayan işler için gözden çıkarılabilecek bir kısım işi de gözden çıkarmaya hazırdı.

Apartmanın kapısı arkasında kapanırken yerlere dağılmış kağıtlara göz attı. Asansör beşinci katta kalmıştı, demek ki birileri ofise çıkmıştı. Asansörün önündeki parfüm kokusundan biraz önce çıkanın erkek olduğunu düşündü. Saate ve kokuya bakılırsa bu gelen iş arkadaşlarından biri değildi. Asansörün düğmesine basarken gözlerini kapadı ve apartmanın sessizliğinde anlık bir
hiçliğe bıraktı kendini. Şimdi hiçbir yerde değildi.

Savaşa hazırdı, bu onun yoluydu.



Thursday, April 22, 2010

Silah

Boş odada oturmuş, elinde tuttuğu silahı evirip çeviriyor. Namlusu, kabzası, çeliğin soğukluğu...

Elinde tuttuğu silahın nasıl kullanıldığı ve ne kadar zarar verebileceği hakkında bir fikri yok, maalesef!

Şimdi bu durumunun sonuçlarına kuş bakışı bir bakalım: Silahın dolu ve tehlikeli olması halinde, orasını burasını kurcalarken silah ateş alabilir ve ciddi şekilde yaralanabilir, hatta ölebilir.

Bir diğer ihtimalde ise silah bozulabilir. Gün gelip de kendini savunmak için silaha ihtiyacı olduğunda elde bozuk bir silahla kalıverecek. Bu nedenle de saldırgan tarafından silahı var diye ciddi şekilde yaralanabilir veya ölebilir.

Sonuç?

Elinizde tuttuğunuz silahı tanımakta fayda var. Eğer tanımıyorsanız, kurcalamayın, hatta iyisi mi hiç sahip olmayın böylesine bir silaha...

Kıssadan hisse? Çıkarana...

Tuesday, April 20, 2010

Miskinlik...

Miskinlik, sigara gibidir.

Önceleri yoğun tempodan kurtulmanın bir yoludur. Beş dakikalık molalarda içine çekersin. Sonra biranın yanında, derken çay ile, kahve ile...

Ve bir bakmışsın sigara dumanı üstüne başına sinmiş; onun bağımlısı olmuşsun.

3 ay sonra...

Oturduğun rahat koltuğunda ardı ardına içilen sigaralardan saçın başın, dişlerin sararmıştır. Hareketsizlikten nefesin ağırlaşmış, kokuşmuştur. İçinden hiçbir şey yapmak gelmez, ama bağımlı olduğunu da kabul etmek istemezsin. Sağlığın elden gider, ama o'nun verdiği mutluluk, yavaş yavaş gelen ölüm karşına oturmuş sana öyle tatlı tatlı sırıtmaktadır ki başına gelecek acılı deneyimleri hep görmezden gelirsin.

6 ay sonra...

Kamburun çıkmış, suratına bakılmaz hale gelmişsindir. İşediğin sıvı ve terin dahi sigara kokmaktadır artık. Kopmak istersin... artık çok geçtir.

İşte miskinlik de böyledir, sigara gibi...

Thursday, April 01, 2010

Sıradanlığın Tablosu

Güneş gökyüzünde tüm haşmetiyle parlıyor, yaşayan tüm canlılara enerji kaynağı oluyordu. Su berrağı zihinler sabahın tatlı heyecanıyla bir o yana bir bu yana koşturuyor, tebessümle bakışan gözler, hoş sohbetlere zemin hazırlıyordu. Bu köy, nice hayatlara yuvalık ediyor, kol kanat geriyordu. Kısacası herşey yolunda herkesin hayatı tıkırındaydı.

Peki ya bir tablo bu kadar renkli ve ahenkli iken neden insan zihni bir yerlerde bir yanlışlık olduğu inancıyla türlü türlü sorulara başvuruyordu? Mesela; neden bir yerlerde güneş geçirmez bölmeler olduğu hissi, kara bir bulut gibi kapatıveriyordu güneşin önünü... Ya da lambaların solgun ışığı akşamın griliğinde sararmış sigara dumanları gibi duvarlara yapışıp kalıyordu? Peki ya insanların gözünde görmeye alışkın olduğumuz fer neden terki diyar eylemişti?

Aylardan mayıs günlerden çarşamba idi. Senenin ve haftanın ortası ne de çabuk gelivermişti. Kolunun altında arkadaşının hediye ettiği tablo olduğu halde bakımsızlıktan solmuş, ilk yapıldığı günden beri kaygısızca ve hoyratça kullanılmış iki kanatlı kapıyı itiverdi... İçeriye adımını atmasıyla "an" havada asılı kaldı. Oksijen oranı, havalandırmanın yokluğuyla azalmış, sıra bekleyenlerin bölük pörçük konuşmaları birbirine girmiş, puslu/isli uğultunun etrafa yaydığı ağır koku zemine yayılmıştı. Kalabalık ve memurlar keskin çizgilerle birbirlerinden ayrılırken, cam bölmeler, yüzyıllardan bu yana süre gelen ayrımın simgesi haline gelmişti adeta. Zırhları ardından bakan şovalyelerin yalnızca gözleri görünürken, memurlar gündelik hayatın sıradanlığında orta çağın her türlü romantizminden arınmış, buzlu camlar ardından hizmet veren ruhsuz makinelere dönmüşlerdi. İnsanlar değil adeta kaygılar kuyruklar oluşturmuştu: ödenmesi gereken telefon faturaları, ev sahibine çıkarılacak havaleler, dişten tırnaktan artırılarak biriktirilen üç beş kuruşun en karlı yatırıma dönüştürülmesi... ve kuyruk uzayıp gidiyordu. Koltuğunun altındaki tablo hafifçe kaydı...

Cam bölmelerden kesilerek çıkartılan her bir daire tavana lamba olarak asılmış, memurların gözlerinden sökülen yaşam ışığı lambalara özensizce ve iğreti bir şekilde yapıştırılmıştı. Sonuçta ortaya çıkan ölü ve sararmış ışık içerideki her türlü taşkın enerjiyi sönümleyecek şekilde sistematik şekilde tasarlanarak tavana yerleştirilmişti.

Kuyruğun en sonundaki kadın - kimbilir ne kadar zamandır sırada bekliyordu - ağırlığını bir bacağından ötekine kaydırırken, bakışlarını huzursuzca kapıdan giren adama yöneltti. Bu da nereden çıktı şimdi dercesine adamı bir süre süzdükten sonra başörtüsünün altına sakladığı düşüncelerine geri döndü. Bu sırada koltuğunun altındaki tablo biraz daha kayıverdi, sanki canlıydı da canı sıkılmıştı. En sonunda, dairenin içindeki tüm canlılara inat, haykırmak istercesine yerçekimine bıraktı tüm ağırlığını.

Tablo yere düştüğünde, yerdeki ağır koku ve toz tabakası dört bir yana dağıldı, zemine çöreklenmiş tüm grilik duvarların pis ve küflü sarısına karıştı. Donmuş zaman kaldığı yerden devinimine devam etti ve tablonun üzerindeki tüm canlı renkler, isyan edercesine birden parladı. Ne var ki tablo yere çarptığında çıkardığı ses, parlayan renkler, sünepe uğultunun içinde yitti gitti. Birkaç kişi bezgince kafalarını çevirip sesin nereden geldiğine baktılar, ama hepsi o işte. Hayat denen balçık nehri, aklı bir karış havada bir ressamın tuvalinden dökülen iki gram boyanın beş kuruşluk renk cümbüşü ile ritmini bozacak değildi ya...

O sırada memurlar dünyasından kuyruk dünyasına sıradan bir cümle kayıverdi:

- Sıradaki...

İşte hepsi buydu. İşini bitiren yetmişlik amca, kapıya yöneldi. Hayat ne çabuk da geçivermişti. Pazartesi çarşamba derken günler geçmiş, kuyruklarda ve devlet dairelerinde tüketilen hayat sona yaklaşmıştı. Dün bankonun öte yanında bugün bu yanında. Tabloyu yerden almak üzere çömelen genç adamın yanından geçerken, yılların yorgunluğuyla kafasını çevirdi. Resmedilen görüntüyü bir yerden hatırlayacak gibi oldu, gençlik yıllarının hayalindeki köy değil miydi bu? Belki öyleydi belki de değil, ama o köyü ve özlediği yaşamı hiç görmemişti işte, hem artık ne fark ederdi, bu ayın kirasını da yatırmıştı ya önemli olan da buydu. Kapıyı araladı, rüzgar içeriye hücum etti. Bir nefeslik ferahlık mum alevinde parlayıp sönen pervane gibi yitip gitti durağanlığın içinde.

Monday, March 01, 2010

Ben...

Bir ben var bende,
benden içeri...

Bırakın bende kalsın!

Sunday, January 31, 2010

Bedel

Hayatı rüşvet, yolsuzluk ve para idi. Tüm memuriyeti boyunca, işleri kolaylaştırmak için "yardım" alırdı. Akşam eve döndüğünde yatağında huzur içinde uyurdu. Rüşvetten ve hak etmediği paraları yemekten gün geçtikçe büyüyen göbeği ve pis kokan nefesiyle mışıl mışıl uyurdu. Elinde olsa, hayatındaki herşeyi satar, herşeye değer biçerdi. İnsanların yüzüne güler, arkasından söver, gerekirse kıçını yalardı.

Sıradan bir gündü. mesai bitiminde, günün hasılatını devşirdi. Soysuz arkadaşlarıyla paylaştı. Elini cebine attı ve paranın sıcacık ve güven veren dolgunluğunu hissetti. Suratına sıcak bir tebessüm yayıldı. Eve dönmeli ve yarın için hazırlık yapmalıydı. Yolda bakkala uğrayıp, esnafla düzeysiz sohbetler edecekti. Daireden çıktı.

Sonbahar akşamının kömür kokulu akşamında, otoparka bıraktığı ama park parasını ödemediği (otopark görevlisi kendine muhtaçtı) aracına doğru yöneldi. Işığın altında duran siluet dikkatini çeker gibi oldu, ama ona neydi ki, parasız pulsuz zibidinin biriydi herhalde. Tam yanından geçerken adam kolunu tuttu. Adamla göz göze geldiğinde, adamın gözlerinin ürkütücü bir şekilde parladığını gördü. Adam alçak sesle:

- Benimle geliyorsun,

dedi. Öylesine otoriter bir tonla söylemişti ki karşı koyamadı beriki. İşyerinin arka sokağına girdiklerinde, adam cebinden tabancayı çıkardı, ona doğrulttu ve sordu:

- Kaç para?

Beriki cevap verdi, korkarak:

- Üstümde para yok...
- Kaç para dedim?

Parmağın tetik üzerinde hareketlendiğini gören beriki korkarak:

- Tamam, tamam... cebimdeki tüm parayı alabilirsin. dedi.
- Kaç paran var demedim...Kaç para istiyorsun?
- ?!?
- Şaşıracak ne var, kaç para istiyorsun?
- Neye? Nasıl? sen şimdi benden para istemiyorsun ama bana para vermek mi istiyorsun?

Beriki bunları söylerken, hem korkuyor hem de paraya düşkün içindeki sülüğün hareketlendiğini hissediyordu.

- Evet, kaç para istiyorsun... hayatın boyunca herşeye bir değer biçtin. Herşeyi pazarlık konusu ettin. Hak etmediğin şeyleri aldın. Şimdi, ben de sana hayatına karşılık ne kadar istediğini soruyorum?

Berikinin içindeki sülük birden kuruyuverdi. Korku dağlara tırmandı ve soğuk soğuk sırıttı.

- Ama... ?!?
- Kaç para istiyorsun, çekinmeden söyle sana istediğin tüm parayı verebilirim, ancak iyi düşün, senin fiyatını soruyorum?
- Ama... kendime fiyat biçemem...çok...çok... hayır hayır insan hayatına paha biçilmez.
- Soru sordum ve cevap istiyorum. Kaç para isityorsun?
- ...
- Madem cevap vermiyorsun, o halde sana ben değer biçiyorum. Alışkın olduğun üzere önüne atıyorum parayı.

Bu sözlerin ardından cebinden bir tomar para çıkardı. Ve önüne attı. Sonra da berikini karnından vurdu.

- Şimdi canın biraz acıyacak, ama inan bana sönüp giden hayatın bu önündeki paraya bile değmez... Şu son anlarında, canını acıttığın insanları ve kirlettiğin insanlığı düşün...

dedi ve akşamın çöken karanlığında yitti giderken, kan gölü yavaş yavaş yayıldı. Beriki korkudan altına ettiğinden, kendine layık bir ölümü tattı...

Bokun içinde, paralarla ve kanında boğulararak, geberdi gitti.

Wednesday, December 23, 2009

Düşman

Solgun bir gün daha başladı, nefes darlığı çektiğmiz bu hayatta.
100 metre kare evler, 150 metre kare ofisler. Boynumuza geçirilmiş ipler ve tasmalar boğup, nefesimizi kesiyor. İp çok uzun değil.
Ne zaman unutsak varlığını esaretin, özgürlüğün tebessümü gelse yüzümüze, görünmeyen el öyle bir çekiyor ki boynumuzdan, tebessüm yerini acıya ve hırpalanmışlığa bırakıyor.
Renkli ekranlardan uyutmaca görüntüler süzülüyor, haberlerde hep korku hep muamma. Kaybolduğumuz şehrin içinden çıkmak mümkün değil. Kurtuluş çabaları arttıkça, bizi bağlayan
zincirlerin ne kadar güçlü ve fakat ne kadar da belirsiz olduğunu, kavranamadığını anlıyoruz. Çığlık atsak, sesimizi duyan yok.
Tutsağız, haberimiz yok.
Farkına varsan, unutturuyorlar, adı bazen "sağlık" bazen "hayat meşgalesi" bazen "sevgi" oluyor.
Hafıza desen, bize düşman, "unutmak lütuftur" diyorlar, unutunca da bir daha tepene biniyorlar,
Unutmasan nefes aldırmıyorlar.
Bu bir mengene ki sıkıştıranı çok.
Bu öyle bir düşman ki hem içimizde hem dışımızda ve her yerde.
Ondan çıkış, kurtuluş var mı?
YOK
Dur, hemen heyecanlanma! Ölüp de kurtulmak çözüm olsa, kolay olsa, herkes sıkardı kafasına.
Sinsi düşman, tetiği çekecek parmak ucunda, ona emir gönderecek beynin derinliklerinde.
Habis bir ur gibi içimize sinmiş, yerleşmiş. Kokuşmuş nefesi bizimle birlikte, beşikten kefene. O mermiye ulaşmak için, korkulardan kurtulmak ya da çoktan yaşarken ölmüş olmak gerek, ama bu düşman kollarımızı kesmiş, yerine kolumuz var hissi yaratmış;
Bacaklarımızı kesmiş, her an koşacakmışız gibi bizi diri tutmuş;
Gözlerimizi oymuş, yerine hayal gücünü koymuş;
Kulaklarımızı koparmış, zihnimize fısıldıyor;
Hislerimizi almış, plastik ve düzmece bir sinir sistemi yaratmış;İşkence üstüne işkence, öyle ki artık kurtulmaya giden yoldaki kurşuna ulaşacak irade, o kapkara
bulutun ardında tanrıların katında anahtarsız bir kutuda ve kör kuyunun dibinde yatıyor.
Adın Burcin olmuş... Bahadır olmuş... Fark etmez. Ne kadar tebessüm etsen de çabalasan da
FARK ETMEZ
Volkan'ım ben patlarım desen, ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın der sana sinsi düşman...
Hande'yim ben tebessümle yaklaşırım bu hayata desen,
"âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş"
deyip geçip gider bu kervan yanımızdan...
Vesselam:
İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR.
İt, biz oluyoruz, kervansa yoluna bakıyor.

Tuesday, December 08, 2009

Dolu? Boş?

Olumlu ve yapıcı düşünceye örnek olarak, kişinin bardağın yarısının dolu mu boş mu olduğunu gördüğünü verirler. Peki hangisidir olumlu olan?
Tabii ki "dolu" demeyin...
Sahip olmak, tüketmek öylesine yapışmış ki bu kokuşmuş hayatın üzerine, üretmek hep
köşeye itilmiş. Üretmek için boş yere ihtiyaç vardır.
Zen deyişi der ki:
"Bir çanağı kullanışlı kılan içindeki boşluktur."

Söndürün ışıkları,
Boşaltın zihninizi,
Açın şu hayatın kapılarını,
ben çıkmak istiyorum!

Monday, November 30, 2009

Derin Sular

Derin sular karanlık olur.
Gün yüzü görmemiş binbir türlü canlı yaşar bu sularda.
Basınç yüksek, su soğuk ve yalnızlık dayanılmaz olur.
Görmek için göz yetmez.

Kıssadan hisse? Çıkarana!

Friday, November 20, 2009

Düşünceler, Kelimeler, Vİ, Vİ2, HÇ, BÖ, BT, A

Kelimeler, insanların sınırsız düşünce dünyalarından, iletişimin sınırlı, sorunlu ve eksik dünyasına uzanan yolda elçilerdir. Onlar, kendilerine yüklenen anlamlarla yola çıkar ve dur durak bilmeden yol alırlar. Zaman zaman yol üzerinde tökezlerler; tökezleyince yüklerinin bir kısmını dibi sonu olmayan uçurumlarda yitirip devam ederler. En sonunda kulaktan kulağa oynadığımız bu hayatta birşeyler anlatmaya çalışır dururuz birbirimize. Hoş iletişimde bu anlam kayıpları, aksaklıklar yalnızca elçilerin suçu da değildir. Elçileri dinlemeyenler, elçilerin sözlerini kendi sınırlı algıları doğrultusunda algılayanların bini bir paradır. Kaldı ki, bunu istemeseler bile insanlığın kuralları böyle yazılmıştır. Ne demiş Rumi: "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır." Gel de bu kör dövüşünde, kendini ifade etmeye çalış.

Yazık ki, düşünce dünyaları arasında yapılan yolculuklarda en sık duyduğumuz kelime: "Anlıyorum". Hemen düzeltmeye çalışayım: "anlayışım doğrultusunda anladığımı sanıyorum ki anladıklarımı ifade etmeye çalışsam, sen de anlayışın doğrultusunda, benim anladığımı iddia ettiğim şeyleri anladığını sanacaksın, ama hiçbir zaman ne sen beni tam olarak anlayabileceksin ne de ben seni tam olarak anlayabileceğim."

Peki ya İletişim dünyasına açılan kapıların anahtarlarını değiştirsek, anlayış, kavrayış kabiliyetimizi daha da zorlamış olur muyuz? Küçük bir örnekle bunu ifade etmeye çalışayım: Anlamlı olduğunu düşündüğüm bir cümledeki her kelime yerine bir başkasını koyarak cümleyi başka bir görünüşe büründürüyorum. Aslında sembollerin altında yatan anlam yine aynı kalıyor fakat semboller değiştikçe değişiyor. Bu sembollerin anlam bütünlüğü oluşturmaması halinde sorun yok. Neden derseniz, düşünce dünyası bunları anlamlandırmaya çalışmadan eski halleriyle bunları alışageldiği şekilde kabullenir. Peki ya eskilerinin yerine koyduğum semboller farklı anlamlar ifade ediyorsa ve bu ifadelerle eskileri birbirini tamamlamıyorsa, ortaya çıkan karmaşayı nasıl açıklayacağız. Doğru ve yerinde varsaydığımız herşey alt üst olduğunda kim yardıma koşacak? Örnek cümleyi verirken, orijinal cümleyi vermeden başlıyorum, yani ilk önce değiştirilmiş anlamsız kelimeler bütünü:

"Oyun sakızında gerileyen üzüm salkımları, belki u dönüşüne utanarak geçmişe eğri üzüm salkımı çeviren geleceğin sevgisiyle koşarak duruyoruz; elma sepetindeki kuşkonmazlar sapağı!" (buna "A" diyelim)

Bu cümleyi dört farklı kişiye gösteriyorum ve kelimlere karşılık başka kelimeler koyarak değiştirmelerini istiyorum:

"Zaman akip giderken gerileyen zavalli senler ve benler, belki geçmişine bakmaya utandığından, geleceğine sevgiyle bakıyor bu zavalli senler ve benler; oysa durduğumuz kafası karışık bir kavşak, ne yöne gitsen gelecek artık." (buna "BÖ" diyelim)

"Tahta ağızlı ucubik gözlü suratlar, ansizin ziplayarak anirarak ihtiyarlarin yamuk bastonlarına çelme takarak geçmisteki acılarının intikamını alırken; aslında kendi geleceklerini çelmeliyorlardi." (buna "BT" diyelim)

"Üzerimize yapışan hayatta gerileyen insan suretleri olarak, belki geçmişe dönüp bakmaya korktuğumuzdan,köşeyi döndüğümüzde herşey düzelecekmiş gibi, gelecekten medet umarak koşmaya devam ediyoruz." (buna "HÇ" diyelim)

Ve son olarak da
"Üzerimize yapışmayan, kenarında itişip kakıştığımız hayat kaçkınları olarak, Belki birini sevince öleceğimizden korktuğumuzdan, köşeyi her döndüğümüzde zehirli bir yılan tarafından düzülecekmiş gibi, karanlıkların içinde koşmaya devam ediyoruz." (buna "Vİ" diyelim.)

"Kendini avcıya yakalatan umutsuz balıklar gibi biz de, belki sürüye küstüğümüzden sivri oltanın güneşi gösteren ucunu bir hırsla ısırıp duruyoruz; gerisi aynı hikâye zaten!" (Buna da "Vİ2" diyelim)

Yukarıda karşımıza 6 farklı cümle ve 6 farklı anlam çıkıyor, ama aslında hepsi aynı şeyi (başlangıçta onlara verilmeyen orijinal cümle) söylüyor:
"Hayat yolunda ilerleyen bizler, asla geri dönemeyeceğimizi bilerek, geleceğe doğru bizi yönlendiren geçmişin zoruyla isteksizce yürüyoruz, tıpkı arenadaki gladyatörler gibi." (buna da "ASon" diyelim.)

Nasıl oluyor? Yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi, A cümlesini 4 kişiye verdiğimde, ASon'dan haberleri yoktu. Hiçbir kural konmaksızın, onlardan, kelimeye karşı kelime, düşünce dünyasının her bir elçisine karşılık bir başka elçi seçilmesi istendi. Sonuçta belki çağrışımın perileri yukarıdaki 5 farklı cümleyi oluşturdu. Peki kaos nerede? Aslında tam da şurada: Elçiler itaat etmek için varlarsa, hangi görünüme bürünürse bürünsünler hepsinin altında ASon anlamı yatıyor. Bunlar elçiler değil de efendiler olsalardı o zaman hepsi farklı farklı düşünceler dünyasının Vİ, Vİ2, HÇ, BÖ, BT anlamları olacaklardı ve ASon'a belli bir mesafeden ve iletişim dünyasının kuralları içerisinde bakacaklardı. Kurallardan bihaber üçüncü göz bu dünyaya düştüğünde, kafası karışacak. Ve şayet 6 cümle arasında bir paralellik kurarsa bunu çağrışım perilerine borçlu olacak, ama ne var ki bu periler, acımasız ve cahil kelimeler imparatorluğunda birer tatlı rüzgardan öte bir varlık sergileyemiyorlar.

Anlıyor musun?

Wednesday, November 18, 2009

Geriye kalan

Öldüğümüzde ne kalır geriye? Çırılçıplak soyarlar. Parmağından yüzüğünü, kolundan saatini alırlar. Dilini yutmuşsun yutmamaışsın kimsenin umurunda olmaz. Ancak çenen düşmesin diye üstün körü bağlayıverirler. Kıçına pamuk tıkarlar ki istenmeyen akıntılar olmasın. Göz kapakların kapalı olur. Artık görmek için onlara ihtiyaç da yoktur. Burun deliklerin hala açıktır ama nefes almazsın. Çürüme başlar. Kalın kalın konuşan senden, sıcaklığından ya da sövüp sayan mizacından geriye bilmem kaç kilo et yığını kalmıştır. Ha koyun olmuşsun ha aslan, hiç fark etmez. Ölmeden önce yediğin yemekler sindirilemeden kalırlar öylece içinde. Temizlik, pislik dert olmaz artık. Geriye senden hiçbir şey kalmaz, anılardan başka. Anılar da senin değil geride kalanların canını yakarlar. Zira elle tutamazlar geçmişi, gelecek yaşanmamıştır ve yaşanmayacaktır. Bugün ise çoktan senin için geçmiştir. Geriye hareketsiz bir et yığını, bir yüzük, bir saat ve tonla anı kalmıştır.

Tuesday, November 10, 2009

Onu anlamak ve anmak!

10 Kasım...
Her sene bugün birkez daha düşünüyorum, geçmişten bugüne aktarılan düşünceleri.
Ölümlü insanoğlu göçüp gidiyor, ancak insanı ölümsüz kılan düşünceleri (bu kadar kudretli ise), zamanın ötesine taşıyor.
Bir binanın temelleri yoksa o bina nasıl ayakta kalır? Sorarım size. Eğer bugün bu ülke, bunca hırsıza, yalancıya, yağlı elleriyle ülkenin ırzına geçmeye çalışan domuza, üç kağıtçıya, kendini adam olarak tanıtan içi boş su kabaklarına, gözü dönmüş seviyesizlere, bölücülere, fırsatçılara, içten pazarlıklılara karşı koyabiliyorsa, o ülkenin temeli sağlam atılmış demektir.
Her 10 Kasım’da bu temeli atan, bu temeli oluşturan yüce düşünceyi saygıyla selamlıyorum.
Yukarıda saydığım yıkıcı etkenlerin yanında bir de temelleri içten içe çürütenler var. Nasıl ki duvarı nem yerse, içten içe, işte o yıllardan günümüze kalan düşünceleri de "zavallı düşünce tarzları" içten içe yiyor.
Aptal dost, akıllı düşmandan yeğ değildir.
Kimdir aptal dost?
Onun ortaya koyduğu düşünceleri putlaştıran, yalnızca rozetini yakasına takmakla, tişörtünü giymekle onu andığını ve düşüncelerini savunduğunu sanan ve fakat şekilciliğin ötesine geçemeyen, eleştirinin amacının yıkım değil yapım olduğunu idrak edemeyen, onu put perestlik noktasına taşıyan, fikri - vicdanı hür düşünceyi gerici ve tutucu mutaassıp kesime yaklaştıran ve bunu yaparken bir marifet yaptığını sanandır, aptal dost!

Sözü uzatmaya ne hacet, onu anmaya ve içinde bulunduğumuz karamsar tablodan kurtulmak için çabalamaya ve şekillere hapsolmuş kısır düşüncelerin sınırlarından engin okyanuslara açılmak için çalışmaya devam.

Şimdi aşağıdaki sözleri alt alta koyun ve toplamını birkez daha düşünün:

“Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.

Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.”
Mustafa Kemal Atatürk

Thursday, November 05, 2009

5 Kasım 1605 - 2009

Unutma...

Düşünceler kurşun geçirmezdir, ölümsüzdür, duyguları yoktur...

İsimsiz

Zaman durmuş, kara yağmur şakır şakır yağıyor. Gri gözler, sessiz ve derinden, ama ta içine bakıyorlar hayatın. Dizlerinin üstüne çöküyor. Ellerini göğe açıyor. Bu kafese sıkışmışlık hissinin garip ürpertisi içinde titremeye başlıyor. Derinlerden kaynağını alan çığlık ve isyan dalgaları akın akın yükseliyor. Neden, niçin belli değil. Yalnızca isyan, yalnızca kapana kısılmışlık! İçini yarıp çıkmalı artık, karalar karası bu yağmurun içine yığılıp, yardım eli umudu olmadan, son nefesini pislik ve balçık içinde vermek istiyor. Birşeyler onu içten dışa doğru zorluyor. Titremeler, köpürmeler... Bu nefret, bu yalnızlık, bu kapana kısılmışlık, yeter artık! Bu hayat, bu zifir karası, yapışkan pislik artık kendinden arınmalı... Gözlerini kapıyor, göz kapaklarını yalayan soğuk içini ürpertiyor ama gözlerini açmıyor, açmayacak...

Wednesday, October 28, 2009

Monday, October 26, 2009

Ezop'a selamlar olsun!

Orman kurulalı az bir zaman olmuştu. Aslan kral ormanı kurmak için çok çabalamış lakin yıllar geçtikçe yorulmaya başlamıştı. Her bir orman sakininin sorununu o dinlemek, çözmek zorunda kalıyordu. Sümüklü böcekler, kuşlar, köstebekler, kirpiler, hepsi ona dert yanıyor, sorunları onun çözmesini bekliyorlar, çözümün parçası olmak için çaba göstermiyorlardı. Değil mi ki orman onundu ve değil mi ki tüm ormanın nimetleri onun!!!
Ormanın ilk yıllarında kurt, tilkinin kurnazlığından haberdar, fakat tilkiliğinden haberdar değilken, aslan onları ormanına sakin olarak kabul etmiş. Gelgelelim zaman geçtikçe, tilkinin kurnazlığı ve kibri, ormandaki fısıltılar, kurdu rahatsız etmeye başlamış. Kurt, fısıltıya, kuru kalabalığa pirim vermemiş önceleri. Ancak ne zaman ki bu uğultular yoğunlaşmış, huzursuzluk aslanı rahatsız etmeye başlamış; Ne zaman Kurt görmüş ki, aslanın tahtına kadar uzayacak bu sinsi gidiş, olmadı tahtı kıracak, ormana zarar verecek, o zaman diş göstermeye başlamış kurt, sinsi tilkiye. Gel gelelim arada aslanın koyduğu orman kuralları varmış. Orman kuralları dermiş ki, orman sakinini yemeyeceksin, öldürmeyeceksin.
Aslan birgün kurtla tilkiyi almış karşısına nasihat vermiş:
"Bakın" demiş, "bu işler bu şekilde yürümez. Birinizden birini kırmak, bu ormandan kovmak zorunda bırakmayın beni. Burada herkese yer var. Bu orman geniş, bu orman kabullenici."
Tilki, hiddetlenmiş:
"Bana bu sözleri söylemek neden? İtilen benim, dışlanan benim, yazık değil mi bana?" Hafifçe kurdu ima ederek, ama temkinli: "Asıl beni durduk yere tartaklayanlar geri dursun sizin ormandan." deyivermiş.
Kurt, yavaş yavaş köpürmüş, kudurmuş:
"Bak" demiş, aslana boyun eğerek, tilkiye:
"Ben, kimseye durduk yere kızmadım, kendi halimde sürümle yaşadım gittim. Ne zaman ki senin o tilki kibirin ormana bulaştı, o zaman ben yerimde duramaz oldum!"
Ve o günden sonra and içti kurt:
"Ne zaman ki aslan bu ormanda yasaları değiştirir ya da ormanı terk eder, o gün andım olsun, alacağım yaraya bakmadan dalacağım tilki sürüsüne..."

O gün bugündür, tilkilerle kurtlar hep ayrı yollarda gezdiler. Birlikte büyüyecek orman ailesi ikilikte çoğaldı.

Monday, October 19, 2009

7 çile...

Bu döngü hayatımdır, tıpkı prometheus gibi bir akşamdan bir sabaha, acılarla yenilenerek...

Pazartesi - Tüm umudumu yitirmiş bir vaziyette, uçurumun kenarından sarkıyorum, gücümün tükendiğini hissederek. Aşağıda kollarını açmış bekleyen styx nehri.
Salı - Her yanım uyuşmuş fakat pazartesi ölmediğimi, uçuruma yuvarlanmadığımı görüyorum. Sallanmaya devam.
Çarşamba - Düşmüyorsam, çıkmalıyım. Kendimi yavaş yavaş yukarı çekiyorum. Temiz havaya, özgürlüğe ulaşmak için son bir gayretle kendimi yukarı çekiyorum.
Perşembe - Araftayım.
Cuma - Özgürlüğün serseri ruhu, uçurumdan kurtulmuşluk hissi ile birleşiyor ve sahte bir mutluluk sarıyor her yanımı. O günün sonunu görmek için tırnaklarımla kazıyorum tırmandığım dağın yanaklarını.
Cumartesi - Özgürüm. Sorumsuzca harcanabilecek uzun bir gün, bir gece...
Pazar - Sabahla birlikte hava kararıyor. Özgürlükmüş, serserilikmiş... Hepsi gitmiş, geriye kokuşmuş bir düzenin ayak oyunları ve bu oyunların pis kokusu kalmış. Uçuruma doğru kayıyorum.
Kafamda soru işaretleri.
Bir haftayı daha çıkarabilecek miyim?
Bu defa kendimi uçurumdan salmalı mıyım?