Thursday, April 02, 2009

Dizlerinin üstüne çökmek

Bir zamanlar özgürlüğe hükmetmiş, onu yönetmiş bir tanrıydı. Hiçbir zincirin ket vuramadığı, hiçbir gücün iradesini yerinden oynatamadığı tarifsiz bir varoluş sergilemişti.

Oysa ne olduysa olmuş ve yenilmişti. Diğerleriyle karşılaştırıldığında hala dimdik hala ayakta idi ancak içten içe biliyordu.

O öğlen,
Dev dizlerinin üstüne çökmüş ve bunu yaparken tutunduğu tüm değerleri tüm dünyaları sarsmış ve herşeyden önemlisi gözlerini yere dikmiş, boyun eğmişti. Özgürlük bu durumu fırsat bilip, tıpkı bu devden çekmemişçesine yükselmiş, güneşin desteğini arkasına almış sırıtıyordu. Bu mütecaviz sırıtma utanma duygusu olan her varlığı sessizliğe boğmuş, gören gözleri görmez kılmıştı. Gözyaşları içe çağladı, kırmızı öfke buz mavizi göz yaşları ile sertleşti ve intikam kılıcı ta derinlerine saplandı dev dağının. İntikamın acısı hiç böylesine acıtmamıştı canını. Yumrukları sıkıldı, her bir dağlar büyüklüğünde toz tanecikleri dört bir yana saçıldı. Yine de dikelecek gücü bulamadı, aramadı da. Savaş kaybedilmişti ve nafile arayışlara ayıracak bir tek nefes bile yoktu. Geçmişin haşmetli gölgesinde kıpırdanan heyecanları araştırdı zihninin dehlizlerinde son bir umutla. Onlara tutunmanın iyi olacağını düşünerek ve hemen sonra vazgeçti. Bu savaş burada bitmişti.

Bir kez diz çökmüştü, boyun eğmişti.

Artık dönüşü olmayan bir çöküşün içinde daha fazla debelenerek, geçmişte kazandığı tek hazinesi olan gururunu da çamura bulamak istemiyordu.

Yere bağdaş kurdu. Gözlerini iyice kapattı. Kamburu, kibirli güneşe dönük, sönmüş bir yanardağ gibi öylece oturdu kaldı.

Wednesday, March 18, 2009

Cevap!

Soruya cevabı netti ve sinirden kaşı seğirtti:

"Az beyinlilerden, hayatta bir "şey" olduğunu zannedenlerden,hiçliklerinin farkına varıp korkuya kapılanlardan, başka hiçliklere sığınmaya çalışıp dayanak arayanalardan öylesine nefret ediyorum ki, bunları bir ömür boyu suskunluk cezasına çarptırıp, korkudan titreyen suratlarına tükürmek istiyorum."

...

Tuesday, March 10, 2009

Meydan Savaşı

Günlerden yağmurlu bir gün, ufacık bir el yüreğimi sıkıyor. Kan çiçekleri yayılıyor göğsüme, her nefeste kanımda boğuluyorum. Gözlerim kiraz kırmızı yaşarıyor, burnumdan acıyla çıkan inlemeler kafatasımda yükselen ateşin yanında saflara katılıyor. Hayat memat mücadelesinde, sırtımdan yükselen ağrının karanlık orduları gözlerimin üzerinden burun dağına hücuma kalkıyor. Kan gölünde boğulan sevinçlerin çıkardığı iniltiler vadiye yayılırken yalnızlık göğe yükseliyor son vuruşu yapmak üzere.

Gözlerim boşalıyor, ölüyorum. Ruhsuz bedenim birkaç adım daha atıyor, düşüncelerim tökezliyor. Savaşın sıcağında buharlaşan düşünceler, tarif edilemez ilüzyonlar oluşturuyor. Kaygısızca salıverilmiş, küf kokan korku, hız kesmeden yerini alıyor kızıl öfkenin yanında.

Mide volkanı kaynadıkça kaynıyor. Her biri zehir dolu baloncuklar ardı arkasına patlıyor, acı yayılıyor.

Ordularım nerede? Onca yıl gözettiğim, beslediğim ve inandığım? Savaş meydanının ortasında bir başıma yıkık ve ezik dururken, minik el yüreğimi parçalarcasına sıkarken ve beynimin parçacıkları semaya binbir parça dağılırken nerede güvendiğim kuvvetler? Nerede? Ne...

Ve sırtımda yayılıyor bu defa kan çiçekleri. Boşalan gözlerim, uğuldayan kulaklarım, uzun uzak gölgemle batan güneşin ardı sıra seriliyorum. Ölüyorum, kimin sapladığını bilmediğim kimliksiz bıçağın biber acısı kahpeliğinde.

Monday, March 02, 2009

Değirmen

Kül rengi gölge, akşamın isli kokusunda uzayıp gidiyor. ÇÖken karanlığın ağır yükü, yıllara direnen bedenin üstünde, kan çanağı gözlerin peşi sıra geliyor. Yağmur, aralıksız, toprağa saldırıken, iri cüssesini bir türlü doğrultamayan toprak ana, onulmaz yaralar içinde kıvranıyor. Akşamın sinsi sessizliği, puro kokusunun sisli havaya karışıp giden yalnızlığına tuz biber oluyor.

Uzun süredir ne zaman hava kararsa, içindeki ürkek kuş kanatlarını çırpamaz oluyor, yüreğiyse aksine çırpınıyor, çıldırıyor. Yıllarca, kendisini bu hayatla yoğurup şekillendiren, sıcak nefesini üzerinden eksik etmeyen toprak ana artık sisli akşamın buğulu camlarının ardında, gecenin içine süzülen mum ışığı misali titrek ve dağların ardında yankılanan tanıdık bir ses misali solgun...

Zamanın ağır eli, bir yandan toprak anayı çekerken aşağı eteklerinden diğer yandan omzuna biniyor, aşağı bastırıyor. Siluet gittikçe kamburlaşıyor; kan, çanağından taşıyor ve kendisine onca zamandır analık eden toprağa kavuşmak üzere ilerliyor.

Her gece, gözler kapandığında zifire bulanmış kör karanlığa, kulaklar açılıyor endişenin kör edici tedirginliğine. Uyku ile uyanıklık arasındaki sarhoş bulanıklık içinde, nahoş bir koku yayan uyku diyarının balçıklarına saplanıyor. Çırpınmanın nafile sayıldığı, yapışık ve yılışık bir soğuğun sırıtkan soluğunun leş kokuları yaydığı bir dünyada, sabaha ulaşma umudu olmadan sarı sönük bir nefes veriyor semaya.

Ve işte döngü her zaman olduğu gibi yeniden başlıyor. Can suyu zaman, yaşlı değirmenin kollarını, gıcırtılı sesler çıkararak çeviriyor. Değirmenin altında, bu defa öğütülen buğday değil hayatın altın sarısı başakları.

Kül rengi gölge, akşamın sisli sokaklarında uzayıp gidiyor. Sis, ağır ağır sürünürken eğimli kaldırımlarda, sinsice onun ayaklarına dolanıyor; biliyor ki gün gelecek tökezleyecek. İşte o gün yüzündeki okşayıcı ifade, kana susamış vahşilerin anlaşılmaz sırıtmalarına dönüşecek, izleyenlerin anlam veremeyen, donuk ve çaresiz bakışları altında.

Geriye yalnızca anlaşılmaz ve ulaşılamaz hatıralar kalacak.

Friday, February 06, 2009

Ben yok sen yok...

Sokak lambalarıyla puslanan karanlıkta uzayıp giden bir gölgeyi takip ediyorum, kendimi. Lambaların ışıında dallanıp budaklanıyor düşüncelerim. Onları takip etmekten yorulmuş, daha fazla yola devam edemeyen kendimi geride bırakmak istercesine, sessizce, sürüklüyorum ayaklarımı. Ben, uzun uzak adam, sudaki yansımasına tükürmek istiyorum Narcisisus'un. Düşüncelerime bir göz atıyorum. Arkamdan geliyorlar, nefesimde kokan puronun çekiciliğine tav
sırtlan sürüsü boş anımı kolluyor. İşte, bencillik kavramına yöneltilen küfürler gırtlağımı sıkar, bezginlik belimi bükerken bu yalnızlığa açılan gecede, umuda lanet ederek ve "ben"e küfrederek yürüyorum.

- Ben bencil değilim.
BU cümleyi sarfeden ve bu derece ben odaklılığa kızanlara ne demeli? Şimdi soruyorum:
- Sen nesin?
Ben kavramına sarılarak yürüyenlerin kendilerinden gayrı sana dönmelerini bekliyorsan ve kendinde başkalarının gözünden sürekli bir sen arayışı içindeysen, sorarım ne farkın kalır "ben" deyip gezenden.

Ben, duranlar diyarından Ozan. Tanır mısınız? "Ben"i unutup, baskıların altında kemiği alınmış et gibi büzülen ve senlerin arasında yitip giden "o". Sen! Öcünü ve öfkesini, kendini kendine adayanlardan almak isteyen insan, uzun uzak gölge gün gelip seni de kavradığında ve o gün aynaya baktığında kendi yüzüne bile tükürmeyeceksin.

Ve bil ki, aradığın gibi bir dünya ve özlediğin gibi bir sen yok!

Friday, January 23, 2009

Yitip giden bir düşün ardından

Yağmurlu ve ıslak bir günde kapıyı aralayıp yürüyüşe çıkmak istiyorum. Islanan toprağın ferah kokusunu içime çekerek. TÜm dertlerimden sıyrılarak...

O günden bugüne kaç gün geçti? Hastanın kalp atışları ve gözlerinden süzülen ışık zayıf. Kelimeler dans etmez olmuş, son gayret zorluyor kendini bir iki kelam edebilmek için. Dudaklar ayrılıyor iki yana fakat düşünce barajı kuruyalı çok olmuş. Tek damla yağmur yağmıyor artık. Eski zamanın ihtişamlı ve bolluk günleri geride kalmış. Düşün çiçekleri, güz yağmurlarına hasret. Rüzgarlar sıcağın da etkisiyle öldürücü.

Son puronun dumanı semada yitip gitmiş, gökte tanrılar gibi yalnız yükselen güneşin karşı konulmaz sıcağında. Her adımda kuruyan göz pınarları yerini kan pınarlarına bırakıyor. Damarlar çatlıyor. Kan çiçekleri çöle yayılıyor.

Sıcak sarı üzerine ılık kırmızı... Ve emilen kandan geriye kalan kara kuru lekeler. Çöl çakallarına ve leş yiyicilere davetiye.

Wednesday, November 26, 2008

Kendimle konuşmalar - 89666

Birgün öleceğim, biliyorum.

O gün geldiğinde olur da geriye bakma fırsatı bulursam ve eğer bu fırsatı değerlendirirsem, ne göreceğim?

Yüzümden bir tebessüm meltemi mi esip geçecek yoksa hüznün sağnak yağışı mı? Sönüp giden yaşamımı tatlı tatlı okşayan, bir meltemse eğer o zaman bu hayat ölümle taçlanıyor demektir. Yok eğer ölümün yalnız ve dar sokağında sağnağın ıslaklığıyla titriyorsam, boşa yaşanmış bu hayatın ardından okkalı bir küfür savurup, son soluğumu da doğru düzgün yaşamayı beceremediğim, sözde "benim" olan yaşamıma harcamayıp da başka nereye harcayacağım, sorarım kendime?

Abuk subuk sıkışmışlıkların, kontrol edilemez buhranların, dar geçitlerin ötesinde sinir bozucu iyi niyet ve fakirin ekmeği umutla, yaşamın bu eli sıkı düzenine söverek geçen onca zamandan ve kalın iddiaların gölgesine hamak serdiğim anlardan sonra geriye kendine güven ve şeref adına ne kalır, sorarım kendime?

Anlamını yitiren,dilencilerin bile tenezzül etmedikleri, geçmişten kişiyle gelen ve bir başkasında tiksintiden başka birşey uyandırmayan hatıralarla kapatıldığım tek kişilik huzurevinde, beyin pelte olmadan ve incecik camdan mamul sığınakta daha ne kadar savaşmadan yaşanır, sorarım kendime?

Ölecek olmak bir yana, yaşamak hissiyatının, hapsedilmişlik temelinde çürüyüp gitmesi karşısında ölmekse tek çare nasıl olur da buna yaşamak, ötekine ölmek derim? Sorarım kendime?

Kendine sor, sor... Cevaplarını bildiğim soruları kendime sormaksa amaç, cevap da ben de olduğuna göre yine fuzuli işler peşindeyim demektir. Yok cevap ben de değilse niçin kendime sorup duruyorum... Bilmiyorsam ve umut etmiyorsam ne istiyorum? Bunu kendime mi soruyorum? Bilmiyorum.

Kayalıkların tepesinde kurulmuş ahşap evin ikinci katında, denize bakan pencerinin pervazına dirseklerimi dayamış, mutfaktan gelen kahve kokularını içime çekerek düşünüyorum. Dışarıdaki yosun kokusunu biliyorum. Martıların çığlıklarını duyuyorum ama dışarı çıkmak istemiyorum.

Sus

Tuesday, November 11, 2008

Uzatmayın artık...

Kelimeler yorgunluk veriyor.
Birbiri ardına dizilmiş, tren vagonları misali ağız tünelinden çıkan iradesiz ve fakat alışkanlık mahsulü hayata ve güne uzayıp gidiyorlar.
Başımı ağrıtan, uzatılmış diyaloglar.
Anlaşılmayan, anlamlandırılamayan eleştiriler.
"Söz gümüşsa sükut altındır." sözü, altından sessizlik tahtında unutulmuş gitmiş bugünlerde. Sonuçsuz tartışmalardan uzak durmaya çalışırken başıma bir ağrı saplanıveriyor. Hava, ciğerlerime giden yolda bir yerlerde sıkışıp kalıyor. Açıklamalar sarmalında ve kafamın tutamaçlarında, hız kesici yol bariyerlerine söve saya sürüyorum bilincimi.
Uzun uzak ufuklarda güneş ağır ağır batıyor.
Biliyorum ki o gün geldiğinde yalnız başımıza göçüp gideceğiz bilinmeyene. Ve işte o zaman kimsecikler soru sormayacak, sorgulamayacak.
Hayat denen o koşturmaca, sonsuz karanlığın, pekmez koyusu derinliğinde, son ışık da yitip gidinceye dek batacak ve sonsuza dek sönecek.
Ne zaman
ne mekan
ne baş ağrısı
ne de sıkıntılar kalacak geriye.
Söz göz geçirmeyen bölmelerde, yalnızlık tahtında ve sükut örtüsü altında toprak kokusuyla tadını çıkaracağız o zaman...
Ve şimdi, akılda kalan bir atasözü çınlıyor semada:

"Dertsiz baş terkide gerek"

Tuesday, October 28, 2008

Kendime öğütler:

- Cevabını merak etmediğin soruları sorma;

- İşine yaramayacak cevabı olan soruları sorma;

- Alışkanlık haline gelen kalıplardan kurtul;

- Manasız onaylama cümleleri kullanma;

- Sonuçsuz tartışmalara girme;

- Cevabını bulabileceğin soruları sorma;

- Bilincini açık tut...

Thursday, October 23, 2008

Oyunun kuralı

Su
Susuzluk
Yer
Yersizlik
Ben
Bensizlik
Bilinç
Bilinçsizlik
Bu bir oyun... biz oyuncak...
Kural
Kuralsızlık
Kural tanımazlık
zaman geçiyor... oyun bitiyor...
zamansızlık
bensiz bu oyunda, kuralsızlık kimin umurunda bilmiyorum ama
benim umurumda değil.
Kural benim diyenlerin yerinde
Kuralsızlık... bensizlik... yersizlik...
Sen sen ol demezlik etme!

Monday, October 06, 2008

Sıkışmışlık hissi

Beklentilerin ve heyecanların ilüzyon olduğu söylemini bilince dönüştürümek çabası sürüp giderken, birgün, birdenbire düzene düzüldüğünü hissetmek. Sırıtan sırtlanların kucağına düşmek...

Baş ağrısının arkasında yatan kavramsal kargaşaların karanlığında, başını eline alıp arkana bakamadan öylece oturmak ve korkunun girdaplarında nefessiz daralırken çatlayan damarlardan fışkıran kanda boğulmak...

Lekelenmemiş heyecanların ardında önlenemez bir çığ gibi yükselen hayal kırıklıklarının açacağı onarılmaz yaraların bilincine varmaksızın, kedi yavrusu saflığıyla kor alevi kırmızı öfke yumaklarıyla oynamaya çalışırken birden kül grisi aldatılmışlığa yenik düşmek...

Hiç bitmeyecekmiş gibi muamele edilen hayatların, bir göz açıp kapama süresinde hiç varolmamışçasına yok olduğuna tanık olurken, kendine birşey olmayacağına ilişkin inancın aynadaki sırıtkan yansımasında kendini seyrederek uyuşmak...

Ciğeri beş para etmezlerin leş kokan nefeslerini içine çekerken, hayat elimizden kayıp dökülürken, adım adım ölüme yanaşmak...

VE tüm bunların gölgesinde suya hasret, solgun bir umutla titreyerek yaşamaktır sıkışmışlık hissini ta benliğinde hissetmek.

Monday, September 08, 2008

çğlk

hrşy sssz, sskn. gzlr slk, frsz. Dşn klkmy frst blmyr. Gn gçtkç tknn hyt, kynğndn zklştkç ylnzlşyr.

kçk hrflrn dnysnd ssn çkrtmy krknlrn sys hr gçn gn br br artyr. v tm b sszlğn rtsnd BEN hrşy nt dmdk ykt v sht yzlr tkrrcsn dklyrm.

tk bşn nlm fd tmyn ssz hrflr dnysnd br bşn ykt drblmk, zr znt. br n kntrl kybdp, kdrt lnlr kşp, nlr srlmk, dstk dlnmk, sğnmk, hzrn ttl gğsnd kndn kybtmk ştn dğl. ys svşmk br trchtr v svşmdn kybtmk d.

b sçmlrn dnysnd, tk bşn, sslğ yrtrcsn, ykdn ynrcsn dğrldm. v dydğnz ss...

şt b BENm çğlğm dyblnlrn ss! hykrş BENm dyblnlrn kdrt...

tk bşn "BEN".

Wednesday, September 03, 2008

Kan Çanağı

Kalp krizinin koyu kırmızısı, öfkenin akışkan kızılında dibe çöküyor bir akşamda daha. Yalnız günlerin soğuğunda sıcak tutsun diye giyilen zaman hırkası, omuzlarda öyle bir ağırlık yapıyor ki, zamana meydan okumak iddiası bir anda kocayıp gidiyor ve yerini akşamın çiseleyen yağmurunda kamburlaşan uzun uzak ve kambur siluete bırakıyor. Sıtma tutmuşçasına titrerken koca beden sinirden, öfkeden, kelimeler koyu kırmızı zindanların kör karanlık bilinmezlerinde ağızları bağlı birer tutsak. Rüzgarın yerden süpürdüğü toz tanecikleri, çiseleyen yağmur altında ıslanan hırkanın gözenekli dokusu üzerine bir bir yapışıyor. Gözeneklerden göğe yükselen koku evrenin bir parçası haline gelirken, gören göze evren, bir toz tanesi oluveriyor. Anlamını yitiriyor bir anda herşey.

Ne uzun uzak siluet ne kan kırmızı sırnaşıklıklar ne de şerbet akışkanı kalabalıklar. Yalnızca var olmak ve fakat yokluğu her zerrende hissetmek. Varda yok olurken, tutunacak dalların birer birer kaydığını, uzaklaştığını görmek ama umurunda olmamak. Mutlak yokluk ve mutlak varlık arasında, kaygısızlığın ve mükemmelliğin dansında, kan çanağında bir nokta olmak:

Renksiz...

Kokusuz...

Friday, August 15, 2008

Ejder Uçuşu

32 gün sonra burnundan dumanlar salarak öfkeyle, göğe yükselecek ejder. Rüzgar derisinin üzerinde süzülüp giderken o yükselecek, yükseldikçe yüreği ferahlayacak ve özgürlüğün taze havası ciğerlerini yakacak. Günler günler önce kaybettiği ve kaybettiği anda da değerini anladığı o değerli hazineye sımsıkı sarılacak, dostlarına dönmek üzere semada birkez daha süzülecek...

Ejderlerin yüreği bir atar...

Ve gecenin birinde ansızın gelen şu satırlar özgürlük armağanım olsun sana:

"Okumadığın, içeriğini bile bilmediğin bir kitabı bir başkasına dillendire dillendire anlatmak, tavsiye etmek gibidir hayatı körü körüne yaşamak!"

Artık özgürsün... aç gözlerini... sal öfkeli soluğunu...

Wednesday, July 02, 2008

Giriş Gelişme Sonuç

HÜCREDE

Hücresinde ikinci gündü, dışarıda yağmur yağıyordu. 2007 yılının Eylül ayının dördünde, dakikalar ağır ağır geçiyordu. Ağrıyan başı, boş miğdesi ve kapalı kaldığı hücrenin yalnız saltanatında gelecek günleri bekliyordu. Ancak biliyordu, gelecek bu günden çok daha zor olmayacaktı.

GELİŞME

Bekledi...

SONUÇ

Ve şimdi 2008 yılının temmuz ayının ikisinde, geçen günlerin ardından maceraların en büyüğü olan eve dönüşe hazırlanıyor. Sırtlan ölmüş, arslanların zamanı gelmiş, şehrin üzerindeki soğuk hava dalgası yerini boğucu sıcağa bırakmışken yağmurlar tüm inadıyla devam ediyor. Bilinmeyen şehrin karmaşası yenik düştü. Uzun uzak savaşçı yara berelerine aldırmadan yumruğunu göğe kaldırdı ve zamana meydan okurcasına çığlık attı. Bu savaşın galibi oydu. Semboller anlam kazanmaya başlamış, yalnızlık çemberi parçalanmış ve nihayet geri dönüş başlamıştı. Dönüşüm başlamıştı. Savaşın bu cephesi kapanmıştı. Geride kalansa, uzun uzak bir adamın zaferine aldırmayan bu devasa şehir, göğe yükselen puro kokularından şehrin üstüne sinen savaşın yanık kokusu, boşluğun tadını çıkaran şişeler ve herşeyden habersiz yaşamlarına devam eden milyonlarca insan... Ayak izleri yağmurlarla silinip giderken arkasına bile bakmadan savaş alanını terketti...

Monday, June 23, 2008

Beklenti

Gökyüzü çakan bir şimşekle aydınlandı, gece güne dönüverdi... Rüzgar tüm haşmetiyle pelerinini savurarak arkasına bakmadan uzaklaştı. Düşünce seli birazdan yağan yağan yağmurun ardından sökün edecekti besbelli.

"İçine duyguların, düşüncelerin sızamadığı karanlığı delice yararak, ışığın gerçekleri tüm çıplaklığıyla utanmazca göz önüne serdiği bir günde; Gerçeklerin gözleri yakarcasına kör eden aydınlıkta yitip gittiği, sinsi grinin ve dahi saf siyahın belleklerden silindiği bir anda ortaya çıkan uçsuz bucaksız kaybolmuşluk hissidir beyaz, bembeyaz. Değil görmek, düşünmek dahi imkansız hale gelirken, bu saflıktan çıldırmak işten bile değildir. Bir papatyanın beyazı en koyu siyah, bir ananın yavrusuna duyguları en sinsi gri olarak algılanır böylesi bir beyazın yanında. Zıttının var olmadığı bir varoluşun yokluğun ta kendisi olduğu gerçeğini görmezden gelircesine, böylesi bir beyazlık ummak, gözlerini sımsıkı yummaktır hayata ve diğer nice renklerine."

Ve sessizlik hakim oldu.

Monday, June 16, 2008

Gri

Karanlıklardan söken beyaz şafağın kör soğuna adım adım ilerlerken, buz tutmuş toprakların yemyeşil tazeliğine hasret, puro kokusu yalnızlığında düşüncelerle dansına devam etti Uzun Uzak Adam. Gözlerini mesken tutan evrenleri yutan kara delik, zamanı hazmetmeye çalışıyordu. Belli ki yük ağır gelmişti. Ayaklarının altında çıtırdadı yer. Buz mavisi ufuk, kara delikten süzülüp kor alevi yüreğinin (b)en merkezine daldı ve eriyerek kusursuz bir damlaya dönüştü. Duyguların damıtıldığı bu damla sonsuz yolculuğuna başladı. Yalnızdı... sessizdi... ama kusursuz güzellikteydi. Hesaplamalardan uzak, kaygılardan arınmış, öylece bir başına var oldu.
Geldiği yolu izleyerek zamanın hazımsızlığını yaşayan kara delikten süzüldü ve üzerinde derin şafağın yansıması uzun uzak gözlerden aşağı salıverdi kendini.

- Ne o ağlıyor musun? Sil göz yaşını...

Sunday, June 15, 2008

OYUN

Oyunun kuralları vardır. Kurallar dahilinde oynandığı sürece zaman hoşça geçer ve oyun sona erdiğinde oyuncular bu oyunun içinde olmaktan haz alırlar. Peki ya birileri kuralları ihlal etmeye başlarsa ne olur? Oyun, oyun olmaktan çıkar. Ancak oyunun kurallarını koyanlar, kuralları bozanlardan yana olurlar ya da kuralı çiğneyenler kural koyucular olursa ortaya nasıl bir tablo çıkar? Kokuşmuşluk oyunun kuralı haline gelir, oyun alanı genişler, oyununun kuralı bozandan gayrısı oyundan zevk almaz hale gelir ve dahası oyuncular oyunda piyon haline gelirler. Peki bu durum nasıl sona erer? Ya da erer mi? Yeni kurulan oyun sisteminde güçlü oyuncular, kuralları akıllıca yorumlayabilir, düzen ve hileleri farklı düzen ve hilelerle bertaraf edecek kadar akıllı ve daha sonra da asıl oyunun kurallarını yeniden tesis edebilecek derecede inançlı ve onurlu olurlarsa kural çiğneyicilerinin sonu başlamış olur. İçinde bulunduğumuz hayat bir oyundur. Oyun içinde oyunlar sergilenir. Kimileri masum, centilmence kimileri kirli ve hain. Ayak oyunları izleriz zaman zaman. Kuralların çiğnendiğini, değiştirildiğini gözlemleriz; bazen müdahale edemeyiz bazen etmek isteyip etmeyiz. Çoğu zaman oyunda figuran olmanın ezikliği içinde gözlerimizi yerden kaldıramayız. Ya da bir oyundaki piyon misali oradan oraya sürüklenirken çaresizliğimize içten içe ağlarız. Deveden büyük fil var misali, büyük oyuncular ve daha büyük oyuncular vardır. "M"ler..."K"ler..."D"ler..."Y"ler ve diğerleri. Oyun sürdükçe vakit geçer ve her sanatçı yorumunu farklı şekilde ortaya koyar. Zaman zaman kurallar daha da sertleşir, yorumlar çarpışır ve ortaya çıkan tabloya göre oyuna verilen isimler değişir. Peki ya seyirciler? Yönetmenler? Her oyunun seyircisi ve yönetmeni var mıdır? Olmalı ki bu oyun sergileniyor. Olmalı ki oyun kurallara göre oynanıyor. Ne zaman ki oyuncular yönetmeye başlıyorlar oyun menfaatler dengesinde ve merkezinde sahneleniyor. Ne zaman ki seyirciler oyuna müdahale ediyor yönetmen kontrolü, oyuncular tarafsızlıklarını kaybediyorlar. Onca değişken arasından hangisine güvenmeli, ne şekilde hareket etmeli. Ben size bir sonraki oyunun detaylarını vereyim siz yerinizi belirleyin:

Sahne : İçinde bulunduğunuz yaşam
Başlama saati : Oyunu algılamaya başladığınız an
Bitiş saati : Algınızın kör olduğu an
Perde arası : Yok

Ve son olarak "oyun"un resmi tanımı:

(1) Vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan eğlence;
(2) Kumar;
(3)Şaşkınlık uyandırıcı hüner;
(4) Tiyatro veya sinemada sanatçının rolünü yorumlama biçimi;
(5) Müzik eşliğinde yapılan hareketlerin bütünü;
(6) Seslendirilmek veya sahnede oynanmak için hazırlanmış eser, temsil, piyes;
(7) Bedence ve kafaca yetenekleri geliştirmek amacıyla yapılan, çevikliğe dayanan her türlü yarışma;
(8) (mecaz) Hile, düzen, desise, entrika"
(TDK sözlüğü)

Monday, June 09, 2008

Ekmeğin Maya'sı - İşverenin sütü bozuk

Eğer bir köpek cami duvarına işiyorsa,o köpek için "eceli gelmiş" yorumu yapılır. Ancak eğer bu köpek, cami duvarına işeyen köpeklerin ecelinin geldiği varsayımından haberdar ve hala eylemine devam ediyorsa bundan iki farklı sonuç çıkarılabilir:

1. Camiyi umursamıyor, bu düzeni koruyanların üstesinden gelebileceğini düşünüyor ve düzenin bozulmasından mefaat umuyordur.

2. KÖPEKLİĞİNİN FARKINDA DEĞİLDİR.

Sunday, June 01, 2008

Yarım kalmışlık hissine dönüş (Son Perde)

Uzak şehre dönüyorum yeniden, kalan 32 günlük mahkumiyetimi çekmeye, görünmeyen parmaklıkların ardında. Ve gördüğüm herşey yüreğimin en dibini en hassas noktasını kora çeviriyor, sızlatıyor. Yarım kalmışlık hissi bu. Onca planlamanın, masum heveslenmenin ardından, tam başlıyor derken, tam yüreğimin ortasına oturan bir yarım kalmışlık hissi bu. İlk günün tadı damağımda dururken başlangıcın hoş cümleleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Gelecek günlere olan inanç nasıl da aldatıverdi hepimizi...

...17 gün evvel...

Sabaha karşı uzak şehrin şafağı henüz sökerken bir karanlıktır çöküveriyor yüreğime. "PAMUK artık yok" haberi geliyor. Sonsuz sessizlik bir an içinde herşeyi yiyip yitiyor. Sonrası yine yarım kalmışlık: Yazın köyde yenilen yemeklerden hoş sohbetlere, telefondaki sıcak ve özleyen sesten yıllara meydan okuyan inanca kadar bir yarım kalmışlık. Pamuk'un arkasından ağlamak değil tebessüm etmek istiyorum zira bu kısır hayat yolundan geçerken bu derece verimli olabilen nadir sayıda insandan biriydi ve hepimizin bu dünyaya olan inancını perçinleyecek bir iradeyle yaşadı. İnanıyorum ki şimdi Yadigar'ımla Pamuk sohbetlerdedir ve Rüstem'im kendisine saygıda kusur etmemektedir. Bundan böyle günlerin hep huzurla geçsin Pamuk, biz dönene dek!

...2 gün evvel...

Yâr'ımla su gibi geçen 15 günün ardından yarım kalmışlık şehrine dönüş yolculuğu başlayacak tekrar. Üzerimizde görünmez hüznün toz parçacıkları geziniyor, yarım kalmışlığın gölgesinde. Beklentilerimiz nasıl da çelme taktı çocukça ve safça hayallerimize.

...Bugün...

Yandıkça eriyen mum misali ilerliyorum kalabalık şehrin sokaklarında. Attığım her adım zulm gelerek. Ama biliyorum ki bu savaş benim savaşım, bizim savaşımız ve kazanmamıza çok ama çok az kaldı.

Yarım kalmışlık hissi şimdilik emsin kanımızı.
Sırtlanlar öldü artık aslanların zamanı.
Ve bu oyunda son perde başlasın!