Thursday, April 02, 2009

Dizlerinin üstüne çökmek

Bir zamanlar özgürlüğe hükmetmiş, onu yönetmiş bir tanrıydı. Hiçbir zincirin ket vuramadığı, hiçbir gücün iradesini yerinden oynatamadığı tarifsiz bir varoluş sergilemişti.

Oysa ne olduysa olmuş ve yenilmişti. Diğerleriyle karşılaştırıldığında hala dimdik hala ayakta idi ancak içten içe biliyordu.

O öğlen,
Dev dizlerinin üstüne çökmüş ve bunu yaparken tutunduğu tüm değerleri tüm dünyaları sarsmış ve herşeyden önemlisi gözlerini yere dikmiş, boyun eğmişti. Özgürlük bu durumu fırsat bilip, tıpkı bu devden çekmemişçesine yükselmiş, güneşin desteğini arkasına almış sırıtıyordu. Bu mütecaviz sırıtma utanma duygusu olan her varlığı sessizliğe boğmuş, gören gözleri görmez kılmıştı. Gözyaşları içe çağladı, kırmızı öfke buz mavizi göz yaşları ile sertleşti ve intikam kılıcı ta derinlerine saplandı dev dağının. İntikamın acısı hiç böylesine acıtmamıştı canını. Yumrukları sıkıldı, her bir dağlar büyüklüğünde toz tanecikleri dört bir yana saçıldı. Yine de dikelecek gücü bulamadı, aramadı da. Savaş kaybedilmişti ve nafile arayışlara ayıracak bir tek nefes bile yoktu. Geçmişin haşmetli gölgesinde kıpırdanan heyecanları araştırdı zihninin dehlizlerinde son bir umutla. Onlara tutunmanın iyi olacağını düşünerek ve hemen sonra vazgeçti. Bu savaş burada bitmişti.

Bir kez diz çökmüştü, boyun eğmişti.

Artık dönüşü olmayan bir çöküşün içinde daha fazla debelenerek, geçmişte kazandığı tek hazinesi olan gururunu da çamura bulamak istemiyordu.

Yere bağdaş kurdu. Gözlerini iyice kapattı. Kamburu, kibirli güneşe dönük, sönmüş bir yanardağ gibi öylece oturdu kaldı.

Wednesday, March 18, 2009

Cevap!

Soruya cevabı netti ve sinirden kaşı seğirtti:

"Az beyinlilerden, hayatta bir "şey" olduğunu zannedenlerden,hiçliklerinin farkına varıp korkuya kapılanlardan, başka hiçliklere sığınmaya çalışıp dayanak arayanalardan öylesine nefret ediyorum ki, bunları bir ömür boyu suskunluk cezasına çarptırıp, korkudan titreyen suratlarına tükürmek istiyorum."

...

Tuesday, March 10, 2009

Meydan Savaşı

Günlerden yağmurlu bir gün, ufacık bir el yüreğimi sıkıyor. Kan çiçekleri yayılıyor göğsüme, her nefeste kanımda boğuluyorum. Gözlerim kiraz kırmızı yaşarıyor, burnumdan acıyla çıkan inlemeler kafatasımda yükselen ateşin yanında saflara katılıyor. Hayat memat mücadelesinde, sırtımdan yükselen ağrının karanlık orduları gözlerimin üzerinden burun dağına hücuma kalkıyor. Kan gölünde boğulan sevinçlerin çıkardığı iniltiler vadiye yayılırken yalnızlık göğe yükseliyor son vuruşu yapmak üzere.

Gözlerim boşalıyor, ölüyorum. Ruhsuz bedenim birkaç adım daha atıyor, düşüncelerim tökezliyor. Savaşın sıcağında buharlaşan düşünceler, tarif edilemez ilüzyonlar oluşturuyor. Kaygısızca salıverilmiş, küf kokan korku, hız kesmeden yerini alıyor kızıl öfkenin yanında.

Mide volkanı kaynadıkça kaynıyor. Her biri zehir dolu baloncuklar ardı arkasına patlıyor, acı yayılıyor.

Ordularım nerede? Onca yıl gözettiğim, beslediğim ve inandığım? Savaş meydanının ortasında bir başıma yıkık ve ezik dururken, minik el yüreğimi parçalarcasına sıkarken ve beynimin parçacıkları semaya binbir parça dağılırken nerede güvendiğim kuvvetler? Nerede? Ne...

Ve sırtımda yayılıyor bu defa kan çiçekleri. Boşalan gözlerim, uğuldayan kulaklarım, uzun uzak gölgemle batan güneşin ardı sıra seriliyorum. Ölüyorum, kimin sapladığını bilmediğim kimliksiz bıçağın biber acısı kahpeliğinde.

Monday, March 02, 2009

Değirmen

Kül rengi gölge, akşamın isli kokusunda uzayıp gidiyor. ÇÖken karanlığın ağır yükü, yıllara direnen bedenin üstünde, kan çanağı gözlerin peşi sıra geliyor. Yağmur, aralıksız, toprağa saldırıken, iri cüssesini bir türlü doğrultamayan toprak ana, onulmaz yaralar içinde kıvranıyor. Akşamın sinsi sessizliği, puro kokusunun sisli havaya karışıp giden yalnızlığına tuz biber oluyor.

Uzun süredir ne zaman hava kararsa, içindeki ürkek kuş kanatlarını çırpamaz oluyor, yüreğiyse aksine çırpınıyor, çıldırıyor. Yıllarca, kendisini bu hayatla yoğurup şekillendiren, sıcak nefesini üzerinden eksik etmeyen toprak ana artık sisli akşamın buğulu camlarının ardında, gecenin içine süzülen mum ışığı misali titrek ve dağların ardında yankılanan tanıdık bir ses misali solgun...

Zamanın ağır eli, bir yandan toprak anayı çekerken aşağı eteklerinden diğer yandan omzuna biniyor, aşağı bastırıyor. Siluet gittikçe kamburlaşıyor; kan, çanağından taşıyor ve kendisine onca zamandır analık eden toprağa kavuşmak üzere ilerliyor.

Her gece, gözler kapandığında zifire bulanmış kör karanlığa, kulaklar açılıyor endişenin kör edici tedirginliğine. Uyku ile uyanıklık arasındaki sarhoş bulanıklık içinde, nahoş bir koku yayan uyku diyarının balçıklarına saplanıyor. Çırpınmanın nafile sayıldığı, yapışık ve yılışık bir soğuğun sırıtkan soluğunun leş kokuları yaydığı bir dünyada, sabaha ulaşma umudu olmadan sarı sönük bir nefes veriyor semaya.

Ve işte döngü her zaman olduğu gibi yeniden başlıyor. Can suyu zaman, yaşlı değirmenin kollarını, gıcırtılı sesler çıkararak çeviriyor. Değirmenin altında, bu defa öğütülen buğday değil hayatın altın sarısı başakları.

Kül rengi gölge, akşamın sisli sokaklarında uzayıp gidiyor. Sis, ağır ağır sürünürken eğimli kaldırımlarda, sinsice onun ayaklarına dolanıyor; biliyor ki gün gelecek tökezleyecek. İşte o gün yüzündeki okşayıcı ifade, kana susamış vahşilerin anlaşılmaz sırıtmalarına dönüşecek, izleyenlerin anlam veremeyen, donuk ve çaresiz bakışları altında.

Geriye yalnızca anlaşılmaz ve ulaşılamaz hatıralar kalacak.

Friday, February 06, 2009

Ben yok sen yok...

Sokak lambalarıyla puslanan karanlıkta uzayıp giden bir gölgeyi takip ediyorum, kendimi. Lambaların ışıında dallanıp budaklanıyor düşüncelerim. Onları takip etmekten yorulmuş, daha fazla yola devam edemeyen kendimi geride bırakmak istercesine, sessizce, sürüklüyorum ayaklarımı. Ben, uzun uzak adam, sudaki yansımasına tükürmek istiyorum Narcisisus'un. Düşüncelerime bir göz atıyorum. Arkamdan geliyorlar, nefesimde kokan puronun çekiciliğine tav
sırtlan sürüsü boş anımı kolluyor. İşte, bencillik kavramına yöneltilen küfürler gırtlağımı sıkar, bezginlik belimi bükerken bu yalnızlığa açılan gecede, umuda lanet ederek ve "ben"e küfrederek yürüyorum.

- Ben bencil değilim.
BU cümleyi sarfeden ve bu derece ben odaklılığa kızanlara ne demeli? Şimdi soruyorum:
- Sen nesin?
Ben kavramına sarılarak yürüyenlerin kendilerinden gayrı sana dönmelerini bekliyorsan ve kendinde başkalarının gözünden sürekli bir sen arayışı içindeysen, sorarım ne farkın kalır "ben" deyip gezenden.

Ben, duranlar diyarından Ozan. Tanır mısınız? "Ben"i unutup, baskıların altında kemiği alınmış et gibi büzülen ve senlerin arasında yitip giden "o". Sen! Öcünü ve öfkesini, kendini kendine adayanlardan almak isteyen insan, uzun uzak gölge gün gelip seni de kavradığında ve o gün aynaya baktığında kendi yüzüne bile tükürmeyeceksin.

Ve bil ki, aradığın gibi bir dünya ve özlediğin gibi bir sen yok!

Friday, January 23, 2009

Yitip giden bir düşün ardından

Yağmurlu ve ıslak bir günde kapıyı aralayıp yürüyüşe çıkmak istiyorum. Islanan toprağın ferah kokusunu içime çekerek. TÜm dertlerimden sıyrılarak...

O günden bugüne kaç gün geçti? Hastanın kalp atışları ve gözlerinden süzülen ışık zayıf. Kelimeler dans etmez olmuş, son gayret zorluyor kendini bir iki kelam edebilmek için. Dudaklar ayrılıyor iki yana fakat düşünce barajı kuruyalı çok olmuş. Tek damla yağmur yağmıyor artık. Eski zamanın ihtişamlı ve bolluk günleri geride kalmış. Düşün çiçekleri, güz yağmurlarına hasret. Rüzgarlar sıcağın da etkisiyle öldürücü.

Son puronun dumanı semada yitip gitmiş, gökte tanrılar gibi yalnız yükselen güneşin karşı konulmaz sıcağında. Her adımda kuruyan göz pınarları yerini kan pınarlarına bırakıyor. Damarlar çatlıyor. Kan çiçekleri çöle yayılıyor.

Sıcak sarı üzerine ılık kırmızı... Ve emilen kandan geriye kalan kara kuru lekeler. Çöl çakallarına ve leş yiyicilere davetiye.

Wednesday, November 26, 2008

Kendimle konuşmalar - 89666

Birgün öleceğim, biliyorum.

O gün geldiğinde olur da geriye bakma fırsatı bulursam ve eğer bu fırsatı değerlendirirsem, ne göreceğim?

Yüzümden bir tebessüm meltemi mi esip geçecek yoksa hüznün sağnak yağışı mı? Sönüp giden yaşamımı tatlı tatlı okşayan, bir meltemse eğer o zaman bu hayat ölümle taçlanıyor demektir. Yok eğer ölümün yalnız ve dar sokağında sağnağın ıslaklığıyla titriyorsam, boşa yaşanmış bu hayatın ardından okkalı bir küfür savurup, son soluğumu da doğru düzgün yaşamayı beceremediğim, sözde "benim" olan yaşamıma harcamayıp da başka nereye harcayacağım, sorarım kendime?

Abuk subuk sıkışmışlıkların, kontrol edilemez buhranların, dar geçitlerin ötesinde sinir bozucu iyi niyet ve fakirin ekmeği umutla, yaşamın bu eli sıkı düzenine söverek geçen onca zamandan ve kalın iddiaların gölgesine hamak serdiğim anlardan sonra geriye kendine güven ve şeref adına ne kalır, sorarım kendime?

Anlamını yitiren,dilencilerin bile tenezzül etmedikleri, geçmişten kişiyle gelen ve bir başkasında tiksintiden başka birşey uyandırmayan hatıralarla kapatıldığım tek kişilik huzurevinde, beyin pelte olmadan ve incecik camdan mamul sığınakta daha ne kadar savaşmadan yaşanır, sorarım kendime?

Ölecek olmak bir yana, yaşamak hissiyatının, hapsedilmişlik temelinde çürüyüp gitmesi karşısında ölmekse tek çare nasıl olur da buna yaşamak, ötekine ölmek derim? Sorarım kendime?

Kendine sor, sor... Cevaplarını bildiğim soruları kendime sormaksa amaç, cevap da ben de olduğuna göre yine fuzuli işler peşindeyim demektir. Yok cevap ben de değilse niçin kendime sorup duruyorum... Bilmiyorsam ve umut etmiyorsam ne istiyorum? Bunu kendime mi soruyorum? Bilmiyorum.

Kayalıkların tepesinde kurulmuş ahşap evin ikinci katında, denize bakan pencerinin pervazına dirseklerimi dayamış, mutfaktan gelen kahve kokularını içime çekerek düşünüyorum. Dışarıdaki yosun kokusunu biliyorum. Martıların çığlıklarını duyuyorum ama dışarı çıkmak istemiyorum.

Sus

Tuesday, November 11, 2008

Uzatmayın artık...

Kelimeler yorgunluk veriyor.
Birbiri ardına dizilmiş, tren vagonları misali ağız tünelinden çıkan iradesiz ve fakat alışkanlık mahsulü hayata ve güne uzayıp gidiyorlar.
Başımı ağrıtan, uzatılmış diyaloglar.
Anlaşılmayan, anlamlandırılamayan eleştiriler.
"Söz gümüşsa sükut altındır." sözü, altından sessizlik tahtında unutulmuş gitmiş bugünlerde. Sonuçsuz tartışmalardan uzak durmaya çalışırken başıma bir ağrı saplanıveriyor. Hava, ciğerlerime giden yolda bir yerlerde sıkışıp kalıyor. Açıklamalar sarmalında ve kafamın tutamaçlarında, hız kesici yol bariyerlerine söve saya sürüyorum bilincimi.
Uzun uzak ufuklarda güneş ağır ağır batıyor.
Biliyorum ki o gün geldiğinde yalnız başımıza göçüp gideceğiz bilinmeyene. Ve işte o zaman kimsecikler soru sormayacak, sorgulamayacak.
Hayat denen o koşturmaca, sonsuz karanlığın, pekmez koyusu derinliğinde, son ışık da yitip gidinceye dek batacak ve sonsuza dek sönecek.
Ne zaman
ne mekan
ne baş ağrısı
ne de sıkıntılar kalacak geriye.
Söz göz geçirmeyen bölmelerde, yalnızlık tahtında ve sükut örtüsü altında toprak kokusuyla tadını çıkaracağız o zaman...
Ve şimdi, akılda kalan bir atasözü çınlıyor semada:

"Dertsiz baş terkide gerek"

Tuesday, October 28, 2008

Kendime öğütler:

- Cevabını merak etmediğin soruları sorma;

- İşine yaramayacak cevabı olan soruları sorma;

- Alışkanlık haline gelen kalıplardan kurtul;

- Manasız onaylama cümleleri kullanma;

- Sonuçsuz tartışmalara girme;

- Cevabını bulabileceğin soruları sorma;

- Bilincini açık tut...

Thursday, October 23, 2008

Oyunun kuralı

Su
Susuzluk
Yer
Yersizlik
Ben
Bensizlik
Bilinç
Bilinçsizlik
Bu bir oyun... biz oyuncak...
Kural
Kuralsızlık
Kural tanımazlık
zaman geçiyor... oyun bitiyor...
zamansızlık
bensiz bu oyunda, kuralsızlık kimin umurunda bilmiyorum ama
benim umurumda değil.
Kural benim diyenlerin yerinde
Kuralsızlık... bensizlik... yersizlik...
Sen sen ol demezlik etme!

Monday, October 06, 2008

Sıkışmışlık hissi

Beklentilerin ve heyecanların ilüzyon olduğu söylemini bilince dönüştürümek çabası sürüp giderken, birgün, birdenbire düzene düzüldüğünü hissetmek. Sırıtan sırtlanların kucağına düşmek...

Baş ağrısının arkasında yatan kavramsal kargaşaların karanlığında, başını eline alıp arkana bakamadan öylece oturmak ve korkunun girdaplarında nefessiz daralırken çatlayan damarlardan fışkıran kanda boğulmak...

Lekelenmemiş heyecanların ardında önlenemez bir çığ gibi yükselen hayal kırıklıklarının açacağı onarılmaz yaraların bilincine varmaksızın, kedi yavrusu saflığıyla kor alevi kırmızı öfke yumaklarıyla oynamaya çalışırken birden kül grisi aldatılmışlığa yenik düşmek...

Hiç bitmeyecekmiş gibi muamele edilen hayatların, bir göz açıp kapama süresinde hiç varolmamışçasına yok olduğuna tanık olurken, kendine birşey olmayacağına ilişkin inancın aynadaki sırıtkan yansımasında kendini seyrederek uyuşmak...

Ciğeri beş para etmezlerin leş kokan nefeslerini içine çekerken, hayat elimizden kayıp dökülürken, adım adım ölüme yanaşmak...

VE tüm bunların gölgesinde suya hasret, solgun bir umutla titreyerek yaşamaktır sıkışmışlık hissini ta benliğinde hissetmek.

Monday, September 08, 2008

çğlk

hrşy sssz, sskn. gzlr slk, frsz. Dşn klkmy frst blmyr. Gn gçtkç tknn hyt, kynğndn zklştkç ylnzlşyr.

kçk hrflrn dnysnd ssn çkrtmy krknlrn sys hr gçn gn br br artyr. v tm b sszlğn rtsnd BEN hrşy nt dmdk ykt v sht yzlr tkrrcsn dklyrm.

tk bşn nlm fd tmyn ssz hrflr dnysnd br bşn ykt drblmk, zr znt. br n kntrl kybdp, kdrt lnlr kşp, nlr srlmk, dstk dlnmk, sğnmk, hzrn ttl gğsnd kndn kybtmk ştn dğl. ys svşmk br trchtr v svşmdn kybtmk d.

b sçmlrn dnysnd, tk bşn, sslğ yrtrcsn, ykdn ynrcsn dğrldm. v dydğnz ss...

şt b BENm çğlğm dyblnlrn ss! hykrş BENm dyblnlrn kdrt...

tk bşn "BEN".

Wednesday, September 03, 2008

Kan Çanağı

Kalp krizinin koyu kırmızısı, öfkenin akışkan kızılında dibe çöküyor bir akşamda daha. Yalnız günlerin soğuğunda sıcak tutsun diye giyilen zaman hırkası, omuzlarda öyle bir ağırlık yapıyor ki, zamana meydan okumak iddiası bir anda kocayıp gidiyor ve yerini akşamın çiseleyen yağmurunda kamburlaşan uzun uzak ve kambur siluete bırakıyor. Sıtma tutmuşçasına titrerken koca beden sinirden, öfkeden, kelimeler koyu kırmızı zindanların kör karanlık bilinmezlerinde ağızları bağlı birer tutsak. Rüzgarın yerden süpürdüğü toz tanecikleri, çiseleyen yağmur altında ıslanan hırkanın gözenekli dokusu üzerine bir bir yapışıyor. Gözeneklerden göğe yükselen koku evrenin bir parçası haline gelirken, gören göze evren, bir toz tanesi oluveriyor. Anlamını yitiriyor bir anda herşey.

Ne uzun uzak siluet ne kan kırmızı sırnaşıklıklar ne de şerbet akışkanı kalabalıklar. Yalnızca var olmak ve fakat yokluğu her zerrende hissetmek. Varda yok olurken, tutunacak dalların birer birer kaydığını, uzaklaştığını görmek ama umurunda olmamak. Mutlak yokluk ve mutlak varlık arasında, kaygısızlığın ve mükemmelliğin dansında, kan çanağında bir nokta olmak:

Renksiz...

Kokusuz...

Friday, August 15, 2008

Ejder Uçuşu

32 gün sonra burnundan dumanlar salarak öfkeyle, göğe yükselecek ejder. Rüzgar derisinin üzerinde süzülüp giderken o yükselecek, yükseldikçe yüreği ferahlayacak ve özgürlüğün taze havası ciğerlerini yakacak. Günler günler önce kaybettiği ve kaybettiği anda da değerini anladığı o değerli hazineye sımsıkı sarılacak, dostlarına dönmek üzere semada birkez daha süzülecek...

Ejderlerin yüreği bir atar...

Ve gecenin birinde ansızın gelen şu satırlar özgürlük armağanım olsun sana:

"Okumadığın, içeriğini bile bilmediğin bir kitabı bir başkasına dillendire dillendire anlatmak, tavsiye etmek gibidir hayatı körü körüne yaşamak!"

Artık özgürsün... aç gözlerini... sal öfkeli soluğunu...

Wednesday, July 02, 2008

Giriş Gelişme Sonuç

HÜCREDE

Hücresinde ikinci gündü, dışarıda yağmur yağıyordu. 2007 yılının Eylül ayının dördünde, dakikalar ağır ağır geçiyordu. Ağrıyan başı, boş miğdesi ve kapalı kaldığı hücrenin yalnız saltanatında gelecek günleri bekliyordu. Ancak biliyordu, gelecek bu günden çok daha zor olmayacaktı.

GELİŞME

Bekledi...

SONUÇ

Ve şimdi 2008 yılının temmuz ayının ikisinde, geçen günlerin ardından maceraların en büyüğü olan eve dönüşe hazırlanıyor. Sırtlan ölmüş, arslanların zamanı gelmiş, şehrin üzerindeki soğuk hava dalgası yerini boğucu sıcağa bırakmışken yağmurlar tüm inadıyla devam ediyor. Bilinmeyen şehrin karmaşası yenik düştü. Uzun uzak savaşçı yara berelerine aldırmadan yumruğunu göğe kaldırdı ve zamana meydan okurcasına çığlık attı. Bu savaşın galibi oydu. Semboller anlam kazanmaya başlamış, yalnızlık çemberi parçalanmış ve nihayet geri dönüş başlamıştı. Dönüşüm başlamıştı. Savaşın bu cephesi kapanmıştı. Geride kalansa, uzun uzak bir adamın zaferine aldırmayan bu devasa şehir, göğe yükselen puro kokularından şehrin üstüne sinen savaşın yanık kokusu, boşluğun tadını çıkaran şişeler ve herşeyden habersiz yaşamlarına devam eden milyonlarca insan... Ayak izleri yağmurlarla silinip giderken arkasına bile bakmadan savaş alanını terketti...

Monday, June 23, 2008

Beklenti

Gökyüzü çakan bir şimşekle aydınlandı, gece güne dönüverdi... Rüzgar tüm haşmetiyle pelerinini savurarak arkasına bakmadan uzaklaştı. Düşünce seli birazdan yağan yağan yağmurun ardından sökün edecekti besbelli.

"İçine duyguların, düşüncelerin sızamadığı karanlığı delice yararak, ışığın gerçekleri tüm çıplaklığıyla utanmazca göz önüne serdiği bir günde; Gerçeklerin gözleri yakarcasına kör eden aydınlıkta yitip gittiği, sinsi grinin ve dahi saf siyahın belleklerden silindiği bir anda ortaya çıkan uçsuz bucaksız kaybolmuşluk hissidir beyaz, bembeyaz. Değil görmek, düşünmek dahi imkansız hale gelirken, bu saflıktan çıldırmak işten bile değildir. Bir papatyanın beyazı en koyu siyah, bir ananın yavrusuna duyguları en sinsi gri olarak algılanır böylesi bir beyazın yanında. Zıttının var olmadığı bir varoluşun yokluğun ta kendisi olduğu gerçeğini görmezden gelircesine, böylesi bir beyazlık ummak, gözlerini sımsıkı yummaktır hayata ve diğer nice renklerine."

Ve sessizlik hakim oldu.

Monday, June 16, 2008

Gri

Karanlıklardan söken beyaz şafağın kör soğuna adım adım ilerlerken, buz tutmuş toprakların yemyeşil tazeliğine hasret, puro kokusu yalnızlığında düşüncelerle dansına devam etti Uzun Uzak Adam. Gözlerini mesken tutan evrenleri yutan kara delik, zamanı hazmetmeye çalışıyordu. Belli ki yük ağır gelmişti. Ayaklarının altında çıtırdadı yer. Buz mavisi ufuk, kara delikten süzülüp kor alevi yüreğinin (b)en merkezine daldı ve eriyerek kusursuz bir damlaya dönüştü. Duyguların damıtıldığı bu damla sonsuz yolculuğuna başladı. Yalnızdı... sessizdi... ama kusursuz güzellikteydi. Hesaplamalardan uzak, kaygılardan arınmış, öylece bir başına var oldu.
Geldiği yolu izleyerek zamanın hazımsızlığını yaşayan kara delikten süzüldü ve üzerinde derin şafağın yansıması uzun uzak gözlerden aşağı salıverdi kendini.

- Ne o ağlıyor musun? Sil göz yaşını...

Sunday, June 15, 2008

OYUN

Oyunun kuralları vardır. Kurallar dahilinde oynandığı sürece zaman hoşça geçer ve oyun sona erdiğinde oyuncular bu oyunun içinde olmaktan haz alırlar. Peki ya birileri kuralları ihlal etmeye başlarsa ne olur? Oyun, oyun olmaktan çıkar. Ancak oyunun kurallarını koyanlar, kuralları bozanlardan yana olurlar ya da kuralı çiğneyenler kural koyucular olursa ortaya nasıl bir tablo çıkar? Kokuşmuşluk oyunun kuralı haline gelir, oyun alanı genişler, oyununun kuralı bozandan gayrısı oyundan zevk almaz hale gelir ve dahası oyuncular oyunda piyon haline gelirler. Peki bu durum nasıl sona erer? Ya da erer mi? Yeni kurulan oyun sisteminde güçlü oyuncular, kuralları akıllıca yorumlayabilir, düzen ve hileleri farklı düzen ve hilelerle bertaraf edecek kadar akıllı ve daha sonra da asıl oyunun kurallarını yeniden tesis edebilecek derecede inançlı ve onurlu olurlarsa kural çiğneyicilerinin sonu başlamış olur. İçinde bulunduğumuz hayat bir oyundur. Oyun içinde oyunlar sergilenir. Kimileri masum, centilmence kimileri kirli ve hain. Ayak oyunları izleriz zaman zaman. Kuralların çiğnendiğini, değiştirildiğini gözlemleriz; bazen müdahale edemeyiz bazen etmek isteyip etmeyiz. Çoğu zaman oyunda figuran olmanın ezikliği içinde gözlerimizi yerden kaldıramayız. Ya da bir oyundaki piyon misali oradan oraya sürüklenirken çaresizliğimize içten içe ağlarız. Deveden büyük fil var misali, büyük oyuncular ve daha büyük oyuncular vardır. "M"ler..."K"ler..."D"ler..."Y"ler ve diğerleri. Oyun sürdükçe vakit geçer ve her sanatçı yorumunu farklı şekilde ortaya koyar. Zaman zaman kurallar daha da sertleşir, yorumlar çarpışır ve ortaya çıkan tabloya göre oyuna verilen isimler değişir. Peki ya seyirciler? Yönetmenler? Her oyunun seyircisi ve yönetmeni var mıdır? Olmalı ki bu oyun sergileniyor. Olmalı ki oyun kurallara göre oynanıyor. Ne zaman ki oyuncular yönetmeye başlıyorlar oyun menfaatler dengesinde ve merkezinde sahneleniyor. Ne zaman ki seyirciler oyuna müdahale ediyor yönetmen kontrolü, oyuncular tarafsızlıklarını kaybediyorlar. Onca değişken arasından hangisine güvenmeli, ne şekilde hareket etmeli. Ben size bir sonraki oyunun detaylarını vereyim siz yerinizi belirleyin:

Sahne : İçinde bulunduğunuz yaşam
Başlama saati : Oyunu algılamaya başladığınız an
Bitiş saati : Algınızın kör olduğu an
Perde arası : Yok

Ve son olarak "oyun"un resmi tanımı:

(1) Vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan eğlence;
(2) Kumar;
(3)Şaşkınlık uyandırıcı hüner;
(4) Tiyatro veya sinemada sanatçının rolünü yorumlama biçimi;
(5) Müzik eşliğinde yapılan hareketlerin bütünü;
(6) Seslendirilmek veya sahnede oynanmak için hazırlanmış eser, temsil, piyes;
(7) Bedence ve kafaca yetenekleri geliştirmek amacıyla yapılan, çevikliğe dayanan her türlü yarışma;
(8) (mecaz) Hile, düzen, desise, entrika"
(TDK sözlüğü)

Monday, June 09, 2008

Ekmeğin Maya'sı - İşverenin sütü bozuk

Eğer bir köpek cami duvarına işiyorsa,o köpek için "eceli gelmiş" yorumu yapılır. Ancak eğer bu köpek, cami duvarına işeyen köpeklerin ecelinin geldiği varsayımından haberdar ve hala eylemine devam ediyorsa bundan iki farklı sonuç çıkarılabilir:

1. Camiyi umursamıyor, bu düzeni koruyanların üstesinden gelebileceğini düşünüyor ve düzenin bozulmasından mefaat umuyordur.

2. KÖPEKLİĞİNİN FARKINDA DEĞİLDİR.

Sunday, June 01, 2008

Yarım kalmışlık hissine dönüş (Son Perde)

Uzak şehre dönüyorum yeniden, kalan 32 günlük mahkumiyetimi çekmeye, görünmeyen parmaklıkların ardında. Ve gördüğüm herşey yüreğimin en dibini en hassas noktasını kora çeviriyor, sızlatıyor. Yarım kalmışlık hissi bu. Onca planlamanın, masum heveslenmenin ardından, tam başlıyor derken, tam yüreğimin ortasına oturan bir yarım kalmışlık hissi bu. İlk günün tadı damağımda dururken başlangıcın hoş cümleleri hala kulaklarımda yankılanıyor. Gelecek günlere olan inanç nasıl da aldatıverdi hepimizi...

...17 gün evvel...

Sabaha karşı uzak şehrin şafağı henüz sökerken bir karanlıktır çöküveriyor yüreğime. "PAMUK artık yok" haberi geliyor. Sonsuz sessizlik bir an içinde herşeyi yiyip yitiyor. Sonrası yine yarım kalmışlık: Yazın köyde yenilen yemeklerden hoş sohbetlere, telefondaki sıcak ve özleyen sesten yıllara meydan okuyan inanca kadar bir yarım kalmışlık. Pamuk'un arkasından ağlamak değil tebessüm etmek istiyorum zira bu kısır hayat yolundan geçerken bu derece verimli olabilen nadir sayıda insandan biriydi ve hepimizin bu dünyaya olan inancını perçinleyecek bir iradeyle yaşadı. İnanıyorum ki şimdi Yadigar'ımla Pamuk sohbetlerdedir ve Rüstem'im kendisine saygıda kusur etmemektedir. Bundan böyle günlerin hep huzurla geçsin Pamuk, biz dönene dek!

...2 gün evvel...

Yâr'ımla su gibi geçen 15 günün ardından yarım kalmışlık şehrine dönüş yolculuğu başlayacak tekrar. Üzerimizde görünmez hüznün toz parçacıkları geziniyor, yarım kalmışlığın gölgesinde. Beklentilerimiz nasıl da çelme taktı çocukça ve safça hayallerimize.

...Bugün...

Yandıkça eriyen mum misali ilerliyorum kalabalık şehrin sokaklarında. Attığım her adım zulm gelerek. Ama biliyorum ki bu savaş benim savaşım, bizim savaşımız ve kazanmamıza çok ama çok az kaldı.

Yarım kalmışlık hissi şimdilik emsin kanımızı.
Sırtlanlar öldü artık aslanların zamanı.
Ve bu oyunda son perde başlasın!

Wednesday, April 30, 2008

Şerefini, saygısını, inancını yitirenlerin diyarında dev olmak

Hak ve yasa işlerinde isteyenlere yol göstermeyi, mahkemelerde, devlet dairelerinde başkalarının hakkını aramayı, korumayı meslek edinen ve bunun için yasanın gerektirdiği şartları taşıdığı varsayılan ve fakat vicdanları küf kokan kimselere sesleniyorum:

Havada rakamlar uçuşuyor, ifade ettikleri anlamlardan habersiz; Karşılıksız kazanılan, alın terine ihtiyaç duyulmayan ve düzen tarafından düzülmeye göz yumarak "düzen" olmaya çalışanların diyarında. Uzak kıyılara açılan kapıların ardında yatan korkular ve menfaatler kime fayda getirecek sorusu cevapsız. Ve onlar uykularında "yeşillik"ler görürlerken, alnından ter damlayarak çalışanların ağzına bir damla bal bile çalınmıyor. Hesap günü geldiğinde ofislerin gösterişleri masaları altına saklanmak para (yeşillik) etmeyecek.

Açın efendiler açın... kıyı bankalarında hesaplar açın... maaşları yatırın... Hesap vermekten kaçın... Yiyin efendiler yiyin... nereden geldiğini sormadan, nereye gittiğini hesaplamadan... Sac ayağı deyip, ayağının birini kendiniz kırın! Hukuk deyin hukukçuluğunuzdan utanmayın. Siz kendinize güvenmedikçe size kimler güvensin.

Yazıklar olsun!

Ustanın önünde saygıyla eğiliyorum:

"Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!"
(Tevfik Fikret - HAN-I YAĞMA)

Thursday, April 10, 2008

Uzun Uzak Sevinç

Ejderin kardeşi bugün, puro kokusu soluğunu alarak, manastıra doğru yola çıkıyor. Yol kısa; yolculuk uzun, öğretilerle dolu. Yasak Şehrin kapıları ardına dek açıldığında, O tüm azametiyle ilerleyecek, orduyu selamlayacak ve öğretilere başlayacak. Gün gelip şafak söktüğünde, puro kokusu soluğunu alarak yanına, eve dönüş yolculuğuna başlayacak!

Ama şimdi! gidenin ardından, uzun uzağın kızıl şafağında, çoktan uzaklara göçen kardeşi başını göğe kaldırarak derin bir soluk çekiyor ve nefes ciğerlerden semaya geri yükselirken biliyor ki yürekleri bir atıyor!

Yolun açık olsun kardeşim.

Saturday, April 05, 2008

Gecenin Bir Yarısı Sıkışan Yüreğin Arkasındaki Büyük Plan (ÇARESİZLİK)

Yalnızlığın kapıda nöbet beklediği bir gecede gelir çaresizlik. Usulca süzüldükten sonra kapının aralığından, uzaklarda, yapayalnız, bir başına yatağında kıvrılmış bir bedenin yüreğine yanaşır büyük planını uygulamak için:

Önce bir koklar korkuyu; Korkunun gün yüzü görmemiş, havasız kalmış ıslak ve yapışkan kokusunu. Sonra iki eliyle kavrar zayıf düşmüş yüreği bir anlığına, hayattan koparıp almak istercesine. Sahiplenircesine.

İşte o anda uykuya dalmakta olan beden irkilir, gözler açılır. Gecenin karanlığında şöyle bir gezinir bakışlar. Nefes alamaz, kalbi sıkışır, ölüm burnunun dibindedir...

Korku odasının kapısı hızla ve bir daha kapanmamak üzere ardına kadar açılır. Umut karanlıkta boğulan son ışık hüzmesinden zayıf, sessiz bir yardım çığlığı koparır ve yok olup gider. Korku şeytani sessizliğine bürünür. Çaresizliğin planı yolunda işlemektedir. Ve avuçlarında tuttuğu yüreği bırakıverir tekrar atsın diye.

Rahat nefes almaya başlayan bedenden terler boşalıverir birden. Ölüm tehlikesi şimdilik geçmiştir, yüreğii sıkışmamaktadır artık. Ama... Peki ya geri gelirse? Kim yardıma koşacak? Kapıyı açıp odadan çıkana kadar son nefesini vermiş olacak belki de? Vakit yok! Vakit olsa da yapacak birşey yok, elden hiçbir şey gelmiyor.

Karanlık, korku, sessizlik, yalnızlık an'a sıkışıp kalmış bu yüreği ÇARESİZLİK adına yönetiyorlar. VE efendin çaresizliğin tek bir isteği var:

"Yalnızlığın kapıda nöbet beklediği bir gecede, o geldiğinde ansızın, neye sahip olursan ol, Karanlıkta bir köşede ölesiye bir Korkuyla, Sessizlik içinde büzüşmen ve aslında sahip olduklarının hiçbir önemi olmadığını ölesiye hissetmen!"

Sunday, March 30, 2008

Sırtlan Öldü... Hücre Duruyor! Arslan nerede?

Saat öğleden sonra altı olmuş. Açlık belirtileri ilk sinyallerini vermeye başlamış. Öfkeye susamış, intakama acıkmış, çaresizlik hücremde oturuyorum.Sırtlanı öldürdüm, arslanı bekliyorum.

Ağlamak istiyorum, pınarlarım kurumuş;
Bağırmak istiyorum, gırtlağım çoktan yırtılmış;
Uzaklara kaçmak istiyorum, gözüm çoktan kör olmuş!
Dizlerin üstüne çöküyorum, başımı ellerimin arasına alıyorum, öylece kalıyorum...
İstemek istiyorum, umudum çoktan uzun uzak diyarlara göçmüş...

Friday, March 14, 2008

Uyanış...

Tutsak edildiği zindanın nem ve terkedilmişlik kokusu içindeki yalnızlığından kurtulmak, özgür olmak için doğruldu dev. Asırlardır iki büklüm yaşadığı duvarlardan kurtulmak istiyordu şimdi. Her defasında ikna ederek benliğini yaşamaya devam etmişti bu kör karanlığın iğne deliği özgürlüğüne sıkışarak ve kendi kandırmacasıyla bileklerini zincirleyerek. Oysa şimdi dikelmek, okyanuslara ve dağlara yeniden yukarıdan bakmak, temiz havayı kana kana ciğerlerine çekmek ve boynundaki zincirleri parçalayıp atmak istiyordu. Kasları gerildi. Zincirlerin üzerindeki tozlar, devin gazabından korkarcasına, sessizce bir bir döküldüler. Yılların yorgunluğunu ilk defa hissetti zincirin her biri dağlar kadar büyük halkarı... Bir cayırtıdır koptu, yer sallandı, tavan parçalandı. Işık kör edercesine ve devi çıktığı zindana tıkmaya çalışırcasına gözlerine saldırdı. Göz kapakları sımsıkı kapandı, ciğerlere dolan hava yüzyıllık nem ve köhnemişliği sildi süpürdü ve yeni bir yaşam alevi yayıldı tüm bedene... Bu beden ki gelmiş geçmiş tüm varlıkların ötesinde büyük ve fakat tanrıların yalnızlığında hapis... Zincirler parçalanırken okyanuslar yarıldı, yeryüzü alt üst oldu. Devin gırtlağından gelen hırıltı, çığlığa; çığlık, çağlayan göz yaşlarına; çağlayan göz yaşları öfke seline; öfke seli, kaybedilen zamanın felaketi haline dönüştü! Şimdi yerden göğe yükselen bu özgürlük abidesi bir daha tutsak olmamaya yemin edercesine, gözlerini kamaştıran güneşe doğru kaldırdı elini ve haykırdı:

"Yeteeeeeeeeeeer!"

Tuesday, March 11, 2008

Sırtlan Günlükleri - 0

Gün batımının kan kızılında, deli bakan gözlerin kırmızısı ve kuduz salyası sırıtmasıyla şehre girdi yaralı sırtlan doğu kapısından, batan güneşe karşı. Batan gün aslanların günü. Leşlerin kokusunu sırtlanıp, arkasına bakmadan uzaklaştı rüzgar... Havayı şöyle bir kokladı sırtlan. Bugün burada ölüm kokuyordu. Yaşam terk edeli bu toprakları çok olmamıştı ancak belli ki acele etmişti; o da ecele gitmişti. Elbet yolları kavuşurdu.

Yarası ağırdı. Çenenin kenetlendiği yerden akan kan hala o anın sızısıyla akıyordu. Artık biliyordu ki hiçbir zaman bu topraklar onların olamayacaktı. Ancak yine biliyordu ki aslanlar da eskisi kadar rahat nefes almayacaklardı. İlk savaş ne zaman çıkmıştı? İlk çatışma, ilk yıpranma?
Bu kadar eskiye mi dayanıyordu hüzün çiçeklerinin tohumlanması bu topraklarda? Yoksa hafızası yine o garip oyunlardan birini mi oynuyordu? Aslanların sert bakışları altında oynaştıkları günlerden, intikam yemini ettikleri acılı günlere kadar geçen günlerin hatıraları neden bir nefeste silinircesine yitip gitmişti...

Güneş son ışık hüzmelerini de alıp yitti gitti batıdan! Kör camlarına evlerin, şavkı vurdu deli bakan kan kırmızı gözlerin. Ve bu delişmen yansıma aydınlattı korkuyla sımsıkı kapanmış gözkapaklarının ardındaki tir tir titreyen yüreklerin en karanlık ve ücra köşelerini. Sırtlanın hırlaması, gecenin saf karanlığını yırtan kibrit alevi gibi sessizliğin yüreğine çöktü! Korkular köşeye sıkıştı, ezildi ve kanlar içinde kenara yığıldı. Cesaret bu sefilliğin iğrenç kokusuna tahammül edemeyip uzaklaşalı çok zaman geçmişti ne de olsa... Şimdi sırtlan sefaletin leşiyle beslenirken, cesaret başka topraklarda geride bıraktığı sefaletin izleriyle yeni bir hayata başlamaya çalışıyordu. Ancak leşlerin kokusuyla uzaklaşan rüzgar cesarete bu kokuyu bulaştırmıştı birkere, zira cesaret sefalete kendi tereddüttünün meydan verdiğinin farkındaydı.

Sırtlan derin nefes verdi, köşeye çöküverdi. Nefes alışverişi hızlandı, ölüyordu. Sırtlan sırıtmasını son nefesine salık verdi ve son nefesini semaya salıverdi...

Wednesday, March 05, 2008

Şenses'in bana hep Yadigar ...

Bir nefeste Tuzladayım.... Kapının kilidini çeviriyorum, hapsolmuş anıların kokusu ciğerlerime doluyor ve yeni doğmuş çocuğun ilk nefesi gibi yakıyor içimi, çığlık çığlığa ağlayasım geliyor... İlk heyecanlar, sonra partiler, sıcacık paylaşımlar, ayrılıklar, yaban ellere teslimiyet ve şimdi her nefesimde içimi yakan hatıralar...

Gözlerimi kapatıyorum Efirlideyim... Serin bir sonbahar öğleden sonrasında yağmur sonrası
toprak kokusunda buluyorum kendimi. Babam içeriden gülümsüyor, annem mutfaktan... Ne
kadar da gençler, ne Tuzla var o zaman ne de başka bir diyarda yaşananlar. Koşarak içeri
girip sarılmak istiyorum...

Gözlerimi açıp kapatıyorum ve bir yaz öğlenine uyanıyorum. Önce sahilden gelen çocuk
seslerini ve bağrışmalarını ayır ediyor kulaklarım sonra Karadenizin dalgalı sularında
usulca ilerleyen motorun sesini. Ve derken balkonun rüzgarında sohbet eden annemin ve
babamın sıcak konuşmalarını...

Düşünce hızında yolculuk ederken Ethemefendi'de buluyorum kendimi, anayoldan
geçen motorun sesi Karadenizdeki öğlen uykularını hatırlatıyor ama üniversiteye
başlayalı da çok olmuş! İki oda salon evimizden taşınmamıza daha çok var!

Son durağım Fatsa oluyor. Yılların sakladığı kokular ve sararmış fotoğraflar arasında
geziniyorum. Kum taşından küpeyi, eşarbı, bastonu hatırlıyorum... Bunlar bana senden Yadigar!

Derin bir nefes alıyorum... Tuzla yavaş yavaş kayboluyor. Yerini gece yarısına yaklaşan Uzak
Doğu saati alıyor ve çalışan klimanın mekanik horultusu...

Sunday, March 02, 2008

Çin Satrancı 象棋

Akşamın karanlığında ve karanlığa yol gösteren sokak lambalarının suskunluğunda bir gölge ilerliyor, yabancı işaretler ve simgeler dünyasında. Her yerde yanıp dönüyor şekiller. Sırtlan günlükleri sona yaklaşırken, aslanların zamanı geliyor usul usul. Diğer yanda nehrin iki yanına konuşlanan ordular birbirlerini süzmekteler binlerce yıl önce çizilmiş kuralların himayesinde. Filler, atlar, savaş arabaları, kendini bilmez erler, güçlü ve fakat gücünün kalesine hapsolan hükümdar ve ona adanmış hayatlarıyla danışmanları. Toplar hazır her an patlamaya. Peki ya "uzun uzak" bu manzaranın neresine yerleşiyor?
Binlerce yıldır akan kum saatinin taneleri birbiri üstüne eklenirken sırtlanlar bir yandan arkalarına bakarak bir yandan da sırıtarak daha içerilere çekiliyorlar, aslanları kışkırtmak üzere. Henüz bakir ve keşfedilmemiş toprakları salyalarıyla sulamaya ve farkında olmadan yeni zaferleri taçlandırmaya...

Şimdi;
Hamle sırası bende! Şimdi girdiğim savaşın kazanmak üzere atlarımı ve savaş arabalarımı sürmeli ve başladığım şeyi bitirmeliyim. Ne kadar zor olursa olsun. Savaşlar keyifle değil kararlılıkla kazanılıyor. O halde simgeleri ve şifreleri bir bir çözmeye devam etmeli. Gün gelip çattığında gölgelerde saklanan ordular kardelen çiçekleri gibi cepsiz beyaz çarşafları yırtacaklar
ve hasat zamanı tüm verimiyle gelecek.

Oysa;
Gel gitlerin ve anlaşılmazlıkların dünyasında verilen bu savaşta taraflar değil taraf olduklarına inananlar sancakları dalgalandırıyorlar ve kazananlar değil kaybedenler var. Bu anlamsız savaşı kazandıklarında kendilerinin olacağına inandırıldıkları vaadedilen topraklarsa kimsenin olmayacak zira hiçbir şekilde kazanmak mümkün değil.

O halde;
Savaş bir aldatmacaysa ve kazananı yoksa mücadele etmek niye? Ancak atlar çoktan nehrin ötesine atladı ve toplar orduların üstünden ateşe başladı!

Sırtlanların zamanı sona yaklaşıyor!

Friday, February 08, 2008

İt ürür kervan yürür!

Kuzu çıkmış diyor ki:
"İt ürür Kervan yürür.."
O İtler Kervanı gütmeye çalışanı uyarmak için ürmektedirler...
Velev ki o itler gider, o Kervan da bedevilere teslim olur.

Saturday, January 12, 2008

ARIZA DEFTERİ

Kan kırmızı öfke, buz mavisi soluk,

Kim?

Ben değilim herhalde...

Herhalde ile olacak olsaydı kimbilir kimler nerelerde olurdu.

Sahi nerede olurlardı? Ya da olurdular?

"Sahi" dedin de niçin "gerçek" demedin. Gerçeklere inanmıyor musun yoksa ya da benim adım mor.

Yok yok iyice uzaklaştın konudan ve asıl noktayı kaçırdın.

Aynı soruyu sormaktan hoşlanmıyorum ama kim?
Kiminle konuşuyorsun?
Ve eğer soruyu soran bensem kime soruyorum ?
Yok soruyu ben sormuyorsam bana kim soruyor ve eğer kendi kendime konuşuyorsam niçin soru soruyorum?!? Kendi kendimi bilmiyorum da birtakım arayışlara mı giriyorum.

Bugün günlerden pazar olsun istesem de bişey farketmezdi; ki bunun da konuyla bir alakası olduğu kanaatinde değilim. Kanaatinin de bir önemi yok zaten.

Peki ya sen? Sen bu yazıyı okurken ne düşünüyorsun? Sana soruyorum evet bakma öyle sağa sola, kendi kendime konuşacak değilim herhalde.

Ezcümle canımı sıkan birkaç konudan biri de konunun hepi topu iki kelime etrafında toplanması ya da topallaması. Ben ve herhalde. Ne kadar da kesin ve derin oldu. Derin ve kesin, kesik deriyi andırmadıysa o zaman bir de şunu deneyelim: keskin serzenişt... ya da kontrolden çıkan serseri mayın bir beyin...

Dur artık dur!

Biri bu defteri kapatsın yoksa hiçbir zaman inemeyeceğim bu zeplinden...

Zeplin nereden çıktı şimdi?

Keskin, derin "ben" herhalde bu balonu şişirdim...

Kar beyazı sonsuz bir boşluk ve çimen yeşili bir koku!

Friday, December 28, 2007

Yeni yıl mesajı ya da bir yanılsamaya ileti

Zaman, yaratıp da unuttuğumuz tanrıların en büyüğü, tüm haşmetiyle hükmetmeye devam ediyor. Sözüm burada çatallanıyor:

Bu yanılsamaya inananlara ve onu sevenlere
- ve biliyorum ki onlar çoğunlukta - :
Zaman tanrısına bir sene daha armağan ettik. Su gibi aktı gitti. Ama zaten zaman tanrısına canımız feda, herşeyimiz onun. İnanan insanın olumlu yaklaşımı olmasa idi, inancın bir anlamı kalmazdı. İşte tam da bu nedenledir ki geçen yıl uğurlanırken gelen yıl mutlulukla kucaklanır. Yaşamı yiyen zaman tanrısı hor görülmez, tam tersine yaşamı armağan ettiği için ayakta alkışlanır.

Bu yanılsamaya inananlara ve başkaldırmaya çalışanlara
- ve biliyorum ki onlar azınlıkta - :
Zaman tanrısı bir seneyi daha kopardı aldı elimizden. Su gibi aktı gitti. Hep aynı sorular:
"Bu tanrıyı biz yarattık ama kontrolü nerede kaybettik? Bu savaş ne zaman aleyhimize dönmeye başladı?"
İnanan insanın olumlu yaklaşımının, bu tanrının gücü üzerindeki pekiştirici etkisinin üstesinden gelmek gerek ancak azınlığın çoğunluğu etkileyebilmesi için azınlığın da en az onlar kadar inançlı olması gerek. Ama önce inanacak bir tanrıya ihtiyaç var. Zaman tanrısına başkaldırmak gerek ve işte tam da bu nedenledir ki doğar doğmaz öldüğümüz gerçeğini kendi kendimize devamlı bir suretle hatırlatmak icap eder. Ve gelen yıl ya da geçen ömür yanılsaması arasında aslolan büyük yanılsamaya, zaman tanrısına, başkaldırılır. Ve işin traji - komik yanı zaman tanrısına başkaldırının yıldönümü kutlandığında yaşanır zira söylem ve eylem birkez daha çatışmış ve söylem eylem karşısında yenilgiye uğramış, zaman tanrısına olan inanç pekişmiştir!

Bu yanılsamaya inanmayanlara
- ve onlar nerede bilmiyorum - :
"Zaman tanrısı"nın yerini "Ben tanrılar" alıyor zira onun yokluğu "ben"leri ve "yaşamı" yüceltiyor.
Ancak insanların dünyasında tanrı olanlar ne yazık ki yalnızlık tanrısının kölesi oluyorlar! Ve yalnızlık tanrısının zindan bekçisi zaman tanrısı, en büyük işkence aracı ve silahı olan ebediyet köpeğini, yalnızlık dünyasında, ben tanrıların üzerine salıyor...

Neredesiniz ey "Ben Tanrılar"...

Wednesday, December 05, 2007

K(S)arma[karı]şık ya da İçinden çıkılamayan düşünceler yumağı

Tren saatte 250 km ile uzaklaşırken şehirden, güneş batıyor ve sanayi bacaları yükselmeye devam ediyor. Binlerce yıl önce başlayan bu savaş çoktan kaybedilmiş.
Geriye bir tek bunu fark etmek kalıyor ve bir de "ömrünün belli bir süreyle sınırlı olduğunu bilen zavallı insanoğlunun bu acı gerçek karşısında neden yaşayan ölüler misali çabaladığı" sorusu!
Bu sorunun cevabında:
Umut,
İnanç,
Cehalet,
Romantizm,
Hayat,
Ve kaybettiği savaşın gölgesinde biten ağaçların güneşe susayan yalnızlığı
içinde...
İnsanoğlu yatıyor;

Sırtlan çoktan leşin kokusunu almış, sırıtıyor.
Güneş batarken, savaşın zehir tüten bacaları yükseliyor
Ve yaşam treni hızını artırarak uzaklaşıyor.

Sunday, November 25, 2007

Gizemli Bir sonbahar sabahı gittiler.

Gökyüzünün en mavisinin, yeryüzünün en yeşili ile kucaklaştığı birgün geldiler gürültüler çıkaran motorlarıyla. Yolun kiri, pisliği ve tozu yüzlerine yapışmış halde sessizce susturdular motoru. Ruhları, özgür ve yalnız takip etti peşlerinden. Deniz ve kumsal günlerinin akşamında günün yorgunluğunun atılabileceği barı açtılar, adını da "Kaybeden Güzel" koydular. Çevrenin en taze ve canlı barıydı, kendine has bir tınısı vardı. Gecenin saf karanlığında dost sohbetleriyle alkolün ve müziğin semaya karıştığı bir yaza ev sahipliği yaptı.
Ve bir sonbahar sabahında, Güzelin yüzü gülmedi artık, ağzı ardına kadar açık bakakaldı soğuk havaya karışıp ölen anıların ardından.
Kaybeden Güzel kapandı.
Ve onlar geldikleri gibi gittiler,
doğaları gereği!

Sunday, November 11, 2007

Puro Kokusu Yalnızlığı - 3

Bitmiş bir kahvenin odaya bıraktığı hoş kokunun ardından tavana yükselen puro dumanı zamanı çekip alıyor mekanın içinden! Geriye uzun uzak bir adam, anıların sessiz siluetleri ve sürüp giden monologlar kalıyor. Puro koyusu bir siyahlık, mavi soğuğu bir solukla bütünleşiyor. Dünya dönüyor...gerçekler akıp gidiyor. Gelecekse, henüz yanmaya başlamamış bir puronun henüz tütmeyen dumanında ve yaşanmamış anların durağanlığında saklı.
Sırtlan karanlıkta saklanmış izlemeye devam ediyor. Aslan uykusunda. Ve savaşçı, korku canavarının sırtında gözleri çakmak çakmak bekliyor tetikte.
Uzun uzak adamın eli kibrite uzanıyor, yalnızlığı atan kalbinin ritminde hissederek yakıyor yeni bir puroyu.

Monday, October 22, 2007

Wednesday, October 17, 2007

Sırtlan Günlükleri - 821

Beynimin içinde yankılanan müzik beni alıp götürüyor tüm zamanların ötesine.
Bulunduğum şehir artık yok. Yaşadığım ülke kayıp. Sezgilerim değişken.
İsteklerim sınırsız. Müzik beynimi bitiriyor. Mücadele yersiz, bensiz, kimsesiz...
Kimsiniz?
Salya sümük, boş bulanık bakan gözler,
Uyuşmuş beyin...
Ne o sırıtıyor musun?

Saturday, October 06, 2007

Doğu Ekspresi Cinayeti

Günler birbirini kovalar. Bir cinayet işlenir doğu ekspresinde. Ve burası her zamanki gibi herşeyden habersiz yaşamına devam eder kendi rutinliği içinde.
Ben kimim sorusu işte bu noktada önemini yitirir. Kör ölür badem gözlü olur.
Yaşarken kimsenin, bir diğerini, işine gelmedikçe hesaba katmadığı bu dünyada, benim kim olduğumdan kime ne!
Sözler, düşünceler ise zamandan, kişilerden ve cisimlerden bağımsız asılı kalmaya ve kamunun ortak malı olmaya devam ederler. O halde cinayeti kim işledi diye sormaktansa ve kimin öldürüldüğünü bilmektense, geriye ne kaldı sorusunu sormak gerek.
Zira karlar açılır, ekspres yoluna devam eder.
Cinayet elbirliğiyle işlenmiş,
Kurban bunu haketmiş,
Herkes görmezden gelmiş,
Geriye trenin acı cığlığında kaybolup giden düşünceler kalmış.

Friday, September 28, 2007

Sırtlan Günlükleri

Gün yavaşça ilerliyor 29'unda.
Onların ülkesinde, onların usulünce yaşanmalı kanımca. Hayatın tek bir noktaya yoğunlaşarak kendi üzerine çöktüğü bu dünyada çok yakında ne onlar kalacak, ne diğerleri, ne de bizler. Sırtlan toprakları kurak, sıcak ve sırıtkan.
Herşey yan yan gülüyor ve yerden yükselen çöl sıcağı ilüzyonların maddi manevi azmettiricisi oluyor. Sersem sepelek geziniyor uzun uzak sırtlan gün sıcağında, kafasına gezen yüz tilkinin yüzünü de boğazlama planları yaparak. Sürü uzaklarda, yeni sürü bilinmeyen mesafesinde. Çöl müziği leş kokuları ve akbabalarının çığlıklarıyla tam bir uyum içinde kulaklarda yankılanıyor ve beyni adeta avucunun içine alıp yok ediyor.
Bu ölümüne bir mücadele.
Ölen kazancak ama ölmek kolay değil...
二十五日

Saturday, September 22, 2007

Hücre...sırtlan...arslan

1 Eylül. Tutuklu hücreye alındı. Uzun Uzak diyarların uçsuz bucaksız sürgün topraklarında bir gün daha doğarken, o, gecenin
yorgunluğunu ve ırak ellerin yalnızlığını sırtlandı.
2 Eylül. Dışarıda yağmur damlaları ardı ardına toprağı kucaklarken, o, kırık kalpler sokağının dövüşcülerini anlatan bir film
izliyordu anlamadığı bir dilde. Ana kucağının sıcaklığı çok ama çok uzaklarda kalmış, sevgilinin tuzlu teri hala üzerinde.
... Eylül. Sırtlan uyanıyor. Korkak ve ürkek geziniyor sokaklarda. Yüzündeki garip tebessüm ürkütücü bir ışık barındırıyor.
Şehrin aslanları ulaşana dek bu şehir onların. Zincirler kırılmış, hücre delinmiş.
??? Eylül. Sırtlan sırıtıyor...

Thursday, August 16, 2007

Kör Ebe

Yıllarca kör ebe oynayarak büyüdü,
El yordamıyla yoklayarak, bulmaya çalışarak...
Gün geldi açtı göz bağını ve gördü ki zifiri karanlık sarmış her bir yanı,
Herkes bir yana dağılmış.
Ağladı, bağırdı... baktı ki gelen giden yok,
Gözlerini dünyaya kapadı!

Monday, August 06, 2007

Wednesday, August 01, 2007

Telif hakları (ç)alınmış bir duygu...

Çocukluktan ergenliğe uzanan yolda bir oyundur "ceee bicik"
Bir kaybolur bir ortaya çıkıverir... ceeee
Var olmakla yokluk arasında bir oyundur.
Olgunluğa ve tamlığa uzanan yolda bir farkındalık mücadelesidir.
Sıcak bir yaz akşamında nemli ve boğucu bir tımarhane koğuşunun florasan ışığı altındaki ve parmaklıklar ardındaki hastane kokuları içindeki delice sırıtmayla gelen salyalı bir yalnızlık ve bu yalnızlığı hayal etmektir.
Özgürük korkusu ve korkusuzca özgür olmak...
Aradaki fark yalnızca bir harfe kazınmış:
(c) e s a r e t !
Onsuzluk esarete yol açar, korkuların tutsağı olmaya neden olur. Ceeee
Esaretten cesarete giden yolda korkuların bir bir yıkıldığını görebilmektir olgunluk.
ceee demek, içindeki korkuyu hissedip kullanabilmek, koltuğun arkasından fırlayıp bağırabilmektir o deli sırtlan sırıtkanlığına.

Devinim cesaret ile esaret arasında bir harf gibi görünen ama bir hayat kadar uzun uzak kararlılıkta...

Monday, July 23, 2007

Cenaze

Birgün daha içimi içime gömdüm ve kalkan cenaze arabasının ardından bakakaldım.
Beni bana götürüyorlar ama ben arkadan bakakalıyorum.
Çiğniyorum, yutuyorum, susuyorum ama unutamıyorum.
Ne zamana kadar böyle gideceğini bilemiyorum ama bekliyorum.
Beni bana gömdüler, üstümü benle örttüler ve ben öylece izledim.
Kendimi kendime getirecek bir ben aranıyor, bulunamıyor.
İlan sayfalarını gezerken gözlerim, tam sayfa bir cenaze ilanına rastlıyor:
Ben... Ben... Ölmüşüm, gömülmüşüm, götürülmüşüm!

Monday, July 16, 2007

ÖFKE!

Kara bulutlar ufukta toplanıyor, fırtına yaklaşıyor. Çimenler güçsüzce boyun eğiyor fırtınanın elçisi hırçın rüzgarlara. Deniz kudurmuş sahili dövüyor ardı ardına durmaksızın. Martılar sağa sola savrularak kaçışıyorlar ve kargalar ve güvercinler...
Şimşek çakıyor, savaş başlamak üzere, öfkenin orduları katliama hazırlanıyorlar. Durumdan bihaberler ve biçareler şaşkınlık içinde bakınıyorlar.
"Neden? Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?" sorularını soran gözlerinde öfkenin lacivert bulutları hızla hareket ediyor ve müthiş son sahnede yerini alıyor!
Sık dişini az kaldı,
Sıkacak diş kalmadı...
Kan fışkırıyor öfkenin adım adım ilerlediği topraklardan!
Acıma yok, unutmak yok sadece öfkenin kör kızıllığı... GELİYOR!

Thursday, July 05, 2007

Bazı Sabahlar...

Son gönderi tarihi olan 13 Haziran'dan bu yana kalem kıpırdamadı. Çok sıcak ve yoğun bir hava var duygular aleminde. Ta ki bu sabah bir sabah yeli esip Karadenizin o ağır ve yalnız havasını üzerime serpene dek! Kendi kendime sordum: Neden bazı sabahlar diğerlerine nazaran daha hüzün dolu? Gökteki bir bulut parçasından mı yoksa içten içe kabaran monotonluk, yoksunluk, acizlik duygularının yarattığı dolmuşluk hissinden mi?
Rüzgarda yağan yağmura karşı adım adım yürüyorum, arkama bakmazsızın,
Tüm duygularım yağmurla süzülüp, rüzgarlar uçuşuyor geçmişin kollarına,
Gelecek: yalnız bir evin soğuk koridorları!

Wednesday, June 13, 2007

Uzaklar

Karanlık bir akşamın değil ama
sıcağın,
düşüncelerin yüreği sıkıştırdığı saatlerde gelip,
ağır ağır ama bakışlarını üzerime sabitleyerek geçiyorlar düşünceler kervanı.
Uzakları görebiliyorum,
hissedebiliyorum.
Vakit daraldıkça,
tükendikçe, uzakları daha yakından görebiliyorum.
Köhnemiş sokakların yalnızlığını duyumsuyorum;
bakıp da görmeyen, tanımayan gözlerin soğukluğunu hissediyorum...
Yazmıyorum,
yazamıyorum...

Thursday, June 07, 2007

Karanlık çöküyor

Suçsuz ve günahsız: Masum.

Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil: Saf

Çok az kullanılmış veya hiç kullanılmamış olan, özrü olmayan: Temiz

Masum, saf ve temiz; yolları ayrı düşmüş üç küçük kardeş. Masumiyet bilinçli olmak ister, oysa saf olanın blinci var mıdır? Ve eğer bilinci yoksa kirlenmeye, kullanılmaya ve yıpranmaya mahkum değil midir? Masum olan bilinçli uyanık ve dirayetli olmalıdır. Aksi takdirde "saf"ın yürüdüğü daha doğrusu sürüldüğü yollardan geçmek zorunda kalmaz mı? Ve bu yollarda temizliğin işi var mıdır?

Masumiyetimizi korumamız gereken şu günlerde kirlenmeyi göze alarak saflığı terk etmek gerek!

Tuesday, May 22, 2007

Hanımeli

Zaman yanılsamasını alt eden mucize ilaç: Koku.
Zamanı oracıkta bir başına bırakıp, mekandan bağımsız yolculuklara çıkaran ve düşüncelerin hiç de geçmişte kalmadığını gösteren mucizevi ilaç...
Hanımeli çiçeğinin o muhteşem kokusu kaç yaşama değer...
Kaç bin saatten daha yeğdir o tarif edilemez tat...
Ve sonra yerini yine zamanın samansı tadı alır ve biz esirliğimize tabi devam ederiz yürümeye, arkamızdan umutla bakan hanımelinin tüm sunduklarına rağmen.
Devam etmeyip kalacak olsanız, yerinizi tespit eden zaman koku algılarınızı hissizleştirecek ve sizi tuttuğu gibi kolunuzda sürükleyecektir.

Wednesday, May 02, 2007

Yağmur yağıyor

Yağmur yağıyor,
Benim için,
Benimle,
Bensiz,
Benden,
Bana,
Bende...
Ben Yağıyorum vesselam!

Wednesday, April 18, 2007

Kuş

Saat 21:11...
Daha kaç kum tanesi kendinden habersiz yuvarlanıp gidecek bu sonsuz deniz içerisinde. Yüreğim sessiz ve derinden fakat tempolu bir şekilde atıyor. Sıkıntılar çöküyor üstüne zavallının, yalnız ve yetim gördüler, yürüyorlar bir bir utanmaksızın. Dışarda beni bekleyen karanlık sokaklar, derin soğuk sular misalı kıpraşıyor insan kalabalığıyla. İçerde kalmanın amacını sorgulamaktan çok uzak, uzaktan gelen sesleri yorumluyorum ve ışık hızından da hızlı bir şekilde seyahat edip geçmişe geri geliyorum anılarımın sıcak kolları arasında. Dönüşte yıpranmışım, dönmek zor geldiğinden değil, durmak aniden yıpratmış beni. Saçlarım uzun olsaydı eğer dağılırlardı dört bir yana, ağır metal dinleyen bir genç misali. Gitarın sert ritmlerini hissediyorum ya da bas gitarın tok ve sarsıcı titreşimlerini.
Saat 21:17...
Ve o minik kum tanecikleri bana inat ve yer çekimine amade bir bir salıveriyorlar kendilerini bir bir... Seslerini duyar gibi oluyorum, nasıl da eğleniyorlar geçen bana bakıp bakıp!

Sunday, April 01, 2007

Araf...

Arafta kör topal, el yordamıyla ilerliyorum.
Yolumu kaybetmedim,
Arafta doğdum.
Arafta büyüdüm,
Arafta yürüyorum.
Bu bir kabus değil.
Seçim söz konusu değil.
Çözüm yok...henüz!
Peki o zaman sorun nerede?
Sorun olduğunu nereden çıkardım?
Yerine oturmayan ne?

Sunday, March 25, 2007

Sıcak bir hissin peşinde...

Rüzgarla gelen bir titremenin sabahında, tüm vücudumu saran bir sıcaklık hissiyle koyun koyuna uyumak ve belki de iç uyanmamak istiyorum. Bu öylesine bir sıcaklık değil, aynı zamanda şefkat aynı zamanda huzur içermeli...
Zaman denizinde bu manasız çalkantının ıslak ve soğuk yapışkan hissinden bıktım usandım.
Her gelen sabah bir öncekinden daha az çekilir... daha az kabullenilebilir!
Gideceğim... az kaldı!

Monday, March 19, 2007

Sor(m)uyorum

Bir insan inanmadığı bir hayata ne kadar tahammül edebilir?

Wednesday, March 14, 2007

Başka birgün

Yağmur damlaları hücum ediyor evin sıcaklığına, küresel ısınma kışından kalma bir garip ilkbahar gününde.
Bense ayna içinde ayna içinde ayna misali dalıp gitmişim kendi yalnızlık çölümün uçsuz bucak sessizliğine.
Dolap kapağinda asılı duran çocukluk masumiyeti, kokusu algılarımla çılgınca sevişen rutubet ve zaman ordularına direnen çılgın anılar...
Tuzla buz oluyorum aniden vuran farkındalık kriziyle.Tuzun tadı damağımda, buzsa erimiş gitmiş kirli ayakların altında, pis lağım suları arasında...

Friday, February 16, 2007

Ayna...

Aynalar tüm gerçekleri, olduğunca yansıtırlar.
Bakış açısı, o gerçekleri ne biçimde göreceğinizi belirler.
Kendime ayna tutuyorum Barış'ın bakış açısından ve görüyorum*:
"Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız
Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor
Görüyorum dönenceKupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız
Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor
Biliyorum dönenceÇatlamış dudağımda ne bir ses ne bir nefes
Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyorDuyuyorum dönence"
Derin bir nefes... sessizlik ve biliyorum*:
"Duyuyorum, biliyorum, görüyorum, dönence
Dönence, gün dönende dönence
Bir gün gelecek dönence biliyorum"
(*Barış Manço - Dönence)

Monday, February 12, 2007

Bıçak Sırtı

İki günlük dünyada (b)alık hafızası gerek dertsiz yaşamak için.
Seçeneklerin karşında:
Ya lanet olsun böyle hayata
Ya da ne mutlu böyle yaşamaya!
Seçim yapmak zorunda değilsin:
Araf da var cennetle cehennem ortasında,
Sonsuza kadar asılı kalmak ölü ruhlar arasında...
Cefa ve sefa bıçağının sırtında!

Monday, January 29, 2007

Saklı Seçilmişler - 2

Saatlerle sınırladığımız hayatta, uykuya koşup boşalan sokaklarda yalnızlığımıza ağlıyoruz. Oysa hayatı "an"da ve bütün, dolu dolu ve kesintisiz yaşamak gerek. - Bilinmeyen Zamanlar (1)

Geçmişin izlerini yoklarken aldığım haz; geleceğin paylaşımının tadını, puronun lezzetini, sohbetlerin derinliğini şimdiden hissetmemi sağladı. Karanlıkta iki siluet, gece denizinde akıp giderken, yanlarında üçüncü bir kişi, adı anılmaz ama bilinir. Yolumuzda durana acırım bu zavallı sanal dünyada. Bilinmeyen Zamanlar (2)
Akşam yavaşça kanatlarını gererken günün üstüne, zaman adınıverdiğimiz sanal tanrıya bir kez daha bağlılıklarımızı sunarak ve"geçmesi" bir lütufmuş gibi şükranlarımızı ileterek, dört duvarakurduğumuz ofislerimizden oksijen odalarına gitmek üzere ayrılıyoruz.Sanıyor musunuz ki gücünü kontrol edemeyen bir tanrının kendindenvarolduğuna inanayım ben!Yine de kelimelerle ifade edeceksek düşüncelerimizi yukarıdakiparagrafa da saygımdan iki kelime düşer bugünün tanışmalarına vepayına:"iyi akşamlar" Bilinmeyen Zamanlar (3)

Monday, January 01, 2007

Gidis o Gidis

Bu uzak sehirde, evimden (neresi orasi), kendimden (ben kimim) uzakta (hic yakin oldu mu ki) gecmisin izinde yururken buluyorum kendimi, umudun golgesinde.
Icimde biryerlerde gizlenen asik her defasinda saklandigi yerden cikiveriyor ve sevgilinin ozlemiyle cekistiriyor yuregimi...
Ben ilerlemeye calistikca agir geliyor bu uzak sehrin havasi. Nehir (Thames) boyunca yururken hatiralarimin rehberliginde, dans eden isik, tum sessizligiyle golgelere cekilen sevincime taniklik ediyor...
Eve donmek istemiyor ayaklarim, umit etmekten alikoyamiyorum kendimi inceden inceye sizlayan yuregimin derinden gelen cigliklari icinde. Neredesin?
Eve dondum... Postalarimi kontrol ediyorum, bekledigim mektup gelmis mi (Ne bekliyorum ki?!?) diye ve hic gelmeyecegini bilerekten.
Belki de yasanmayan bir hayata imrenmekten yasamakta oldugum hayati kaciriyorum.
Evime donecegim, az kaldi (donmek istemiyorum ki?)
Ben gittim bir kere...
Benim donusum yok artik...
Ne fark eder... Ha Londra ha Istanbul, dondugumde kendimi bulamadiktan sonra!

Friday, December 15, 2006

Çingene Karavanı

Uzaktan gelen tınılar beni hiç bilmediğim mekanlara götürüyor. Bilimadamı dostumu da yanıma almak istiyorum zira bu maceranın ne sonu belli ne de başı. Kime nerede ve nasıl rastlarım orası ayrı bir bilmece. Gitarın telleri titreşmeye devam ediyor ve sonra bir ordunun uygun adım yürüyüşündeki gurur yayılıyor atmosfere. Toz duman alıyor, yürüyor... Gökyüzü hep bir ağızdan söylenen ve zaferleri anlatan bir marşla çınlıyor. Bu ordu durmaz, bu ordu yenilmez. Uygun adım ilerlerken bilimadamı dostumla, kendimizi bir an Parisin arka sokaklarında dolanırken buluyoruz. İşin garip tarafı ne daha önce gitmişliğimiz ne de görmek istemişliğimiz var... Bu durumun boğluğu içinde salınıyoruz. Fuko sarkacı zihnimde bir o yana bir yana sallanıp
duruyor. Soru işaretleri geomterik seri halinde çoğalıyor. Gerilim artıyor, müziğin temposu ile birlikte. Bu işkence tacını giyeli çok olmamış. Neye dönüştüm... Tanıdığım herkes öyle ya da böyle uzaklara gidiyor... İmparatorluğum pisliğin içinde çöküp gidiyor. Yeniden başlayabilir miyim? Dönüşü olmayan bu yolda gerilim artıyor. Bir çıkış yolu bulabilirim. Bulabilir miyim? Fransanın garip sözcüklerine bu güzel bayan sesinden dahi katlanamayacağım. Al götür beni parmaklarım. Bas şu tuşa artık, gidelim buradan. Küçük hatalar dükkanından küçük şarkıların tınısına geri dönüyorum. Saat 14:51. Bu şarkı benim. Sen neredesin? Dostum nereye gitti. Bu bilinçli gündüz düşü neden karmaşaya dönüşüyor? Bu küçük şarkının notaları armonikanın tınısıyla karışıyor. Mezarlığın yanından gökyüzüne yükseliyor. Bulutlarla taşınıyor. Minik yağmur damlacıklarıyla çiğ parça olup oluk oluk akıyor tepemden aşağı! Binip gidiyorum bir çingene karavanına sıkılınca bu kalabalıktan. İstikamet: Romanya... Ne bulduysam buralarda bir çingene gibi dolduruyorum sırtımdaki yüklüğe ve gacır gucur tekerleklerin uyumlu sesleri arasında ilerliyorum. Havada yağmurla ıslanmış pamuklu kumaş kokusu ve karavanın çevreyi ışıtan sarı-turuncu ışığı. Gün batıyor beni de ağır ağır peşinde sürükleyerek! Anlamadığım dilde söylenen türkülere ritm tutuyorum akşamın tavuk karası bakışlarında... Ufak ufak düşünce kırıntıları bırakıyorum geçmişe... gün geldiğinde aynı yoldan döneyim diye... Umarım umutsuzluk kuşu tüm minik parçacıklarımı yiyip bitirmez.
Gün biter...
Gölgem uzar gider...
Üzülme sevdiğim gün gelir dönerim.

Sunday, November 26, 2006

Gerçek Rüya

Beni sarsıyor,
- Kendine gel!
Kafamı hafifçe kaldırıyorum:
- Ben zaten kendimdeyim ama bu benden geriye kalan!
Diyorum ve kafamı indiriyorum.
Karşımdaki sırıtkan kelle umurumda bile değil.

Monday, November 20, 2006

Gemi

Bir gemi demir alıyor bu limandan uzaklara.
Uzaklar ki artık beklemekten bezgin,
Uzaklar ki uzun uzağa hasret.
O halde bu çöküş burada biter,
Uzakların yeni yükselene hasreti son bulur.

Uzun uzak adam güverteden yalnızlıklara el sallar,
Geminin düdüğü öter,
Sessiz duman salınarak yok olur semada,
Ve O'nun silueti buraları geride bırakarak uzar gider...

Tuesday, November 07, 2006

O'nun ve benzerlerinin ardından

Bir adam ölür,
Birilerinin umurunda olmaz,
Birilerinin içi yanar,
Birileri üzülmüş gibi yapar,
Kimileri hiç oralı olmaz,
Kimileri haberdar olmaz,
Ateş düştüğü yeri yakar...

Sırıtkan suratların sahne şovları devam eder,
Seviyesiz espiriler, göz bağcılığı, körlük,
Ağzı açık izleyenlerin sayısı hiç de az değildir,
Sinirden ağzı köpürenlerin sayısı hiç de çok değildir,
Bir adam ölmüş ölmemiş ne fark eder ki?
Ama ateş düştüğü yeri yakar...

Sönene kadar...

Sunday, October 29, 2006

Puro Kokusu Yalnızlığı

Uzadıkça uzayan gölgelerin peşi sıra, cebimde donmuş anların yansımaları, puro kokan bir akşamın yalnızlığındayım bu akşam da. Puro kokusu tüm ağırlığıyla hatıraları bastırıyor. Bu gece tüm yalnızlıklar üstüme sinmiş. Müzik tınıları yetişmeye çalışıyor uzaklardan zayıf çığlıklarcasına. Savaş alanlarında terk edilmiş, yenik düşmüş, tüm yarım kalmış cümleler düşüveriyor düşüncelerimin durgun gölüne:

Önce dün gece:

"Geçen gün sana döndü yüreğim yüzünü, usul usul. Yağmurlar boşandı gönlüme. Toprak kokusu..."

Sonra bu hafta:

Boş satırların diyarı...

Ve sonra özlemek ve özlemini duymak TDK'den:

"Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür. Özlemini duymak:Yürekten istemek, arzu etmek."

Şimdiye döndüğümde:
"Elimde yine puro kokusunun yalnızlığı;
Arkam yok, önüme bakmıyorum, Yüzümü saklıyorum.
Ve derken aklıma bir kitabın arka kapağından satırlar geliyor:
"Beni gerçekten tanısaydın, yine de sever miydin?"
Ben kimim?
Ben kendimi tanıyor muyum?
Ben hep ben olmayacak mıyım?
Ve ben, ben olduğum zaman neler olacak?
Ve neden içim yanıyor?
Akşamın ağırlığı bir kez daha çöktüğünde, içimde birşeyler yanıp kül olurken, bir kömür parçası yüreğime düşüyor ve köz oluyor. Birşeylerin kontrolden çıktığını hissediyorum.

Değiştirmeliyim.

Bu yalnızlık çölünün çıldırtıcı çölünden çıkmalıyım ancak bunun için öncelikle birşeyleri değiştirmeliyim. Saflığımı geri kazanmalı, zayıf düşen aslanı canlandırmalıyım. Aksi takdirde sırtlan ordusuna yenik düşeceğim ve kontrolsüz barbar canavarlar ordusunun bilinçsizliğinde bu düzenin ritminde yitip gideceğim. Kendime ayna tutma zamanı geldi. Birşeyleri değiştirme zamanı. Miladı koymalı ancak önce nereden başlayacağımı bulmalıyım. Uzaklardan biryerlerden gelen bir mesaj, yakıyor, uyandırıyor. Aynaya her bakışımda, öfke, çaresizlik, terk edilmişlik, tutsaklık ve sessizlik tarafından kuşatıldığımı hissediyorum. Düşüncelerim öylesine karışmış ki bu kara gölden çıkamıyorum.

Ne yapmalı?

Tuesday, October 17, 2006

Hayal(et) Tren

Geçen günleri yüklenip giderken hayalet tren, Uzun uzak bakıyorum geçip gidenlerin ardından. Bir elimi yanağıma dayamış, yağmurlu bir günde ahşap evin pencerelerinden sokağı izleyen çocuk gibiyim. Biraz hüzün var yazın geçip giden günlerine ve biraz da heyecan açılan okulun getireceklerine. O anda kokular vagonu geçiyor gözümün önünden. Yağmurla ıslanan yün kazaktan yayılan koku, annemin sıcaklığını hatırlatıyor ve babamın gülümsemesini. Oysa tren o kadar hızla uzaklaşıyor ki, bana kalan sadece treni takip eden soğuk rüzgarların ürpertisi.
Üşüyorum.
Zaman zaman Romanyanın dağlarında ya da Taj meydanda; zaman zaman Kızıl topraklardayım ya da Sarıyerden geçiyor trenim.
Hayal ediyorum...
Hayaletim...
Hayal ettim...

Monday, October 09, 2006

Hatıralar

Hatıralar öylesine güçlüdürler ki;
Mekanın ve dahi zamanın ötesine geçerler.
Etin ve ruhun içine işlerler.
Kendinizi söküp atmadıkça orada öylece dururlar, dururlar, dururlar...

Sunday, October 08, 2006

Kelimeler öfkeye yenik düşüyor

Öfke denizi kabarıyor.
Gözlerimin kızardığını hissediyorum, gülüşmeler arasında. Hiç düşünmeden öylece kendini heyecana kaptırmış ve manasızca ama bir o kadar da içten pazarlıkla yaşayan insanların oluşturduğu insanlık nehrine olan öfkem katlandıkça, aynı oradan da hayatın katlanılabilirliği azalıyor. Kakara kikiri yapanlara tahammül edemiyorum.
Öfkem ateşi harlanıyor...

Monday, September 25, 2006

Yağmur

... . ...... . . .......... . . ................. .... . . . .. .. . . ....... . ....
.... . .. . .. .. . ...... . . .... . .. .. . ... .... ... .. .. .. ... .... ..... .... ....... ..... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . .. .. .. ..... ... .. ... ... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . .. .. .. ...... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ..... . ..... ... .. ..... ... .. ..... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... ..... ... .. ....

Monday, September 04, 2006

Ne Zaman?

NE ZAMAN DURUR:
Yokuş aşağı yuvalanan bir top? Duvara çarpınca…
Suda batan taş? Dibe vurunca…
İpi kaçmış uçan balon? İç basınç dış basınca baskın gelince…

YA BEN?

Duvarı özledim, dibe hasret…
İçim dışıma ağır geliyor, patlayacağım!

Friday, September 01, 2006

Varolmayan Diyalog

- Selam
(demedi çünkü içinden gelmiyordu Uzun Uzak Adamın)
- Selam sana da!
(demedi çünkü kendisine selam eden yoktu.)
- Nasılsın?
(demedi çünkü gerek yoktu. Alacağı cevaplar sınırlı veyahut belliydi. “İyiyim”diyecekti besbelli veyahut “Fena değil” sonra da gayrı ihtiyari “Senden ne haber?” diyecekti.)
- Çok dertliyim…
(deyip duraklamadı çünkü soran olmadı. Aslında derdi çoktu paylaşmak istiyordu ama biliyordu ki karşıdaki laf olsun diye soracaktı ya da gerçekten sorsa da kendisini gerçekten anlayamayacaktı.)
- Başımdan ne geçti geçen gün biliyor musun?
(diyemedi çünkü başından hiçbir şey geçmemişti.)
- Neyse madem konuşacak bir şey yok, daha fazla susmanın bir anlamı yok.
(diyecek oldu, gereksiz buldu. Sustu)

Asla gerçekleşmeyen konuşmanın hikayesi böylece başlamadan bitmiş oldu. Uzun uzak adam sessizce yürüdü geçti. Göz göze geldiklerinde sanki birbirlerine bir şeyler anlatmak istediler ancak inançları oydu ki asla ama asla, ne kadar konuşursan konuş derdini gerçekten dinlemek isteyen birilerini bulamazsan ve dinleseler de asla kendilerinden başkasını anlayamazlar.

- …
- …

Monday, August 14, 2006

Gölgeler Vadisinin Siluetleri

Gölgeler Vadisinde yürüyorum uzun uzak.
Ana yoldan hızla iniyorum sahile doğru bugün - 10.08.2006 tarihinde Istanbul şehrinin Avrupa yakasında. O da ne? Uzun uzak gölgem aynı yokuştan çok ama çok tanıdık bir gölge ile günün başka bir saatinde usul usul tırmanıyor yokuş yukarı yıllar önce. Gülüşmeler puslu bir camın arkasından geliyor; Anlayamıyorum ağızlarından dökülen sözcükleri ama bir bir hatırlıyorum
konuşulanları o yaz akşamında zihnimin kristal berraklığında çünkü o gölgenin sahibi bendim. Geçiyorlar yanımdan, elimi uzatıyorum dokunamıyorum. Artık çok geç... adı üstünde geçmiş. Ancak ne var ki o güne ilişkin sıcaklığı halen hissediyorum benliğimin ta derinliklerinde, ışığın geçmediği, zamanın öldüğü ve karanlığın tek hakim olduğu gölgelerde. Yolculuğumun devamında nihayetinde balık restoranına varıyoruz, o da ne? Geçmişin gölgeleri dans ediyorlar, hem de bu defa geçmişin her gününde farklı yüzlerin yansımalarında. Çoğu gölgede heyecan, beklenti, mutluluk var. Şimdilerde ölü toprağı altında kalmış tüm heyecanlar kıpır kıpır ediyor mezarımın üstünde.
- Geçmişte yaşanmaz!
- Yaşamıyorum zaten...
Balıklar geliyor, sohbet akıp gidiyor ve gölgelerim benim etrafımda dolanıp duruyorlar. Kafamı ne zaman o yana çevirsem daha derinlere dalıyorum. Ne zaman bu yana çevirsem günün ağırlığı, geçmişin heyecanlarına hasret inceden incedeye kırıp geçiriyor beni.
Vakit geçiyor, ayrılık vakti geliyor. Dönüş yolundayım şimdi. Işıklı sitenin önünden geçerken kafamı uzatıyorum usulca ve aracın kat ettiği kilometrelerle geride kalan sıcak yuvaya bakıyorum. Işıkları yanıyor şimdinin. Geçmiş karanlığa gömülüyor gülümseyen ama yüzleri görünmeyen tüm gölgelerle ve benimle. Araç hızla uzaklaşıyor, geçmişimi geride bırakıyor, yüreğimi dağlıyor, gece ağlıyor, ben susuyorum. Gök bana ağlıyor, damlalar tüm serinliğiyle yüreğimi soğutmaya çalışıyor.
Ben...
Ben gölgeler vadisinde yürüyorum uzun uzak.

Monday, July 31, 2006

[Ne]Me(ne)[n](m)e[m](n)

- S(ıhh)[a]at(tes)iniz (umarım)[kaç]?
- (Gayet) (i)y[ed]i!
- S(ıhh)[a]at bu geçip gidiyor!
- [A](e)cel(i)[e]miz mi (geldi?)[Vardı?]
- Kim(se) bil(emez)[ir] …
- Gelir misin benimle?
- [A](e)cele [etmeye] gelemem!

Tuesday, July 18, 2006

Zamanın Durduğu Yer

Bir çift kara camın ardından, puslu güne yeni açılmış gözler ve derin düşüncelerle bakıyorum.
Zamanın asılı kaldığı yerlerden burası da. Az ilerde altı kişilik bir gruba anlatıyor yedincisi,
parmağıyla bir yerleri işaret ederek:
- Benim zamanımda deniz şuradaydı; Dalgalar şuraya vuruyordu; biz de şurada denize girerdik.
Oradan bir köpek geçiyor usulca hayata umursamadan ve ilk bulduğu gölgeye yığılıyor.
Bir çift kara camın ardından zamanın anlamını yitirdiği mekana bakarken düşüncelerimin
denizinde boğulup gidiyorum...

Monday, July 10, 2006

Saklı Seçilmişler - 1

Yüzyıllar boyu yağmurlarla ıslanan topraklarda çırılçıplak ve birbaşına kıvrılmışım toprağın üstünde. İçimdeki özgürlük ateşi yalnızlığa sürüklerken beni, umut ışığını eze eze kenara sıkıştırmış ve kuru, cılız dala çevirmiş. Şimdi kafamdaki her bir damar kalp atışlarımla bir genişleyip bir büzülürken yağan yağmura rağmen ben alev alev yanıyorum garip çöl sıcaklarında.
Yitip giderken, ölümün sıcak kumlarında harap bitap yürüyorum, sanrılarda boğulanlara delicesine sırıtarak...

Tuesday, July 04, 2006

Soğuk

Parmak uçları, beden kalesinin uç beylikleri: soğuk;
Ve kalp, beden kalesinin karargahı beyin tarafından komuta edilen: daha da soğuk;
Hala soğuk...

Monday, June 26, 2006

(D)ayı!

Düzende yola çıkanlara öğretilen temel anlayışlardan bir tanesi, karşılaşılan bazı zorluklar karşısında "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı" deme yaklaşımıdır. Gelin görün ki köprünün ucunun ve bucağının belli olmadığı bir düzende ayıya o kadar uzun zaman dayı der hale geliyor ki insanlar, bir müddet sonra ayıyı gerçekten dayı zannetmeye başlıyorlar.
Sonuç:
Ayıyla bayram olmayacağı gerçeği unutulduğu için düzen tarafından, dayı sandıkları ayı vasıtasıyla, bayram günü, köprüde düzülmeleri çok sürmüyor.

Tuesday, June 20, 2006

Gözler...

Geçmişin karanlığına kör, bir çift karanlık göz usulca kapandı bugün.
Yarın?
Geleceğe hasret, bir çift nasırlı el uzandı ufka bugün.
Yarın?
Yarın yok. Yaşanmadı.
Dün yok. Yaşandı gitti.
Bugün, ona da sahip değiliz. Akıp gidiyor.
Ne kaldı bize an'dan gayrı.
Parlayıp sönen kibrit alevi misali geçip gidiyoruz...

Monday, June 12, 2006

İçme suyu şişesi yalnızlığı

Sahibi tarafından terkedilmiş yarım litrelik içme suyu şişesi duvarın üstünde, grubun arkasında, saatlerce, öylece duruverdi. Kimsenin ondan haberi olmadı; Sahibi onu bıraktığı yerde unuttuğunu susadığında hissetti ama artık çok geçti. Uzun uzak adam şişeyi farkettiğinde nedenini bilemez bir şekilde iç dünyasına çekiliverdi hızla. Akşama doğru çökecek olan karanlıkla birlikte gelecek fırtınanın habercisi yoğun hüzün bulutları kaptığı gibi sürüverdi düşüncelerini bu diyarlardan:
Çok uzun sayılamayacak kadar kısa ve kısa sayılmayacak kadar da uzun bir süredir aynı eşle dans ediyordu dans pistinde. Gözü hiçbir zaman kenarda oturan veya ayakta eş arayan eşlerde olmamıştı ta ki bir tanesi kendisine göz kırpana kadar. O noktada düşünce duvarında başgösteren çatlaktan akıvermeye başladı gönül suyu. Gönlü sızdıkça usulca çatlaktan, düşünceleri ihanet dar boğazına yaklaştıkça yaklaştı. Rüyalarında O'nunla dans eder oldu bir süre, terleyerek uyandığında derin bir nefes almak istediyse de başaramadı. Tekrar uyumak istedi ancak dudakları kurumuş, gönül pınarı çekilmiş ve düşünceler ihanet dar boğazında düşman orduları tarafından kıstırılmıştı. Bu noktaya gelişinde elbette kendisine göz kırpan eşin etkisi var idi ancak asıl hata kendisindeydi. Neden iradesine sahip çıkmamış ya da geleceği öngörememiş ve bir başkası ile dans etmek için bu derece aceleci davranmıştı? Kimbilir belki de aceleci davranmamıştı zira bu ana kadar geçen süre ne kısa denebilecek kadar uzun ne de uzun denebilecek kadar kısa idi. Zaman tanrısı yapacağını yapmış ve işte oyununu oynamıştı. Bu düşünceler içinde terlerken uyku diyarına geri döndü tekrar. Yeni eşinin kollarına...
Gündüz düşünden uyandığında içme suyu şişesi öylece duruyordu. İhanet dar boğazına yürüyen düşünce orduları, fırtınanın habercisi yoğun hüzün bulutlarının gölgesinde, uzun uzak adamın gönül sızıntısına aldırmadan yürüyüşlerine devam ettiler. Zira yürüyüş bir kere başladı mı durmak mümkün değildi...

Sunday, June 04, 2006

Göz Açıp Kapayıncaya Kadar...

18 Yılın yükünü 8 dakikada atmak...
ve
18 yılın alışkanlıklarından kurtulmaya çalışmak...

Monday, May 29, 2006

Yarım kalmışlık...ihanet

Günler günleri kovalıyor, seneler geçip gidiyor. gün gelip geriye baktığında "Yarım kalmışlık, türüne ihanet etmişlik hissi", yüreğinde bir sızı bırakıyor Uzun uzak adamın.
Geçmişten bugüne sandığında sakladığı yüzler birer birer akıp geçiyor zaman nehrinde. Derin bir nefes alıp kendini bırakıoyr buz gibi sulara.
Birlikte yola çıktığı yüzler devam edip giderken o kenara almış kendini. Durmuş, bir ateş yakmış, biraz soluklanmış ve sonra tekrar yola koyulmuş arkadan gelenlerle. Bir müddet sonra tekrarlamış aynı döngü kendisini. Sızı o zamanlar hissedilmemiş zira başka düşüncelerle geçiştirilmiş acılar. Oysa durup geriye baktığında şimdi içi sızlıyor tamamlanmamışlık hissiyle. Devam edip gidenler bir yerlere geldiğinde onun gölgesi gerilerde kalmış.
Bu bir seçim...

Sunday, May 21, 2006

Kaybedilen Bir Savaşın Ardından

Uzun uzak imparatorluğun uzak diyarlarından birinde güneş yüce dağların ardında batıp giderken, meydan muharebelerinden biri daha kaybediliyor uzun uzak ordular tarafından. Kendisi savaşa katılamadı ordunun başında. Uzaktan yönetmeye çalıştı ve ancak bu kadar olabildi. Şimdi bükülmez bir iradeyle izliyor her bir askerinin bir bir katledildiğini. Haberlerini alıyor oluk oluk akan kanlarının. İçinde birşeyler göçüp gidiyor sessiz ve derinden. Biliyor ki parça parça ölüyor. Darbe üstüne darbe alsa da Uzun Uzak Adam son zamanlarda, sürünse de çamur ve kan içinde, ağzını açıp da yardım dilenmiyor yıllar önce sırt çevirdiği düşmanlarından.
Güneş batıyor, ordu dağılmak, tükenmek üzere. Bu defa sırtından hançerlenmedi ama bekliyordu böylesi bir yenilgiyi. Zaman uyarmıştı onu evvelden. Ona karşı koyamayacağını bilmeliydi ve biliyordu da. Biliyordu ya yine de sesini çıkarmadı. Sürdü askerlerini ölüme.
Umut güneşi bir kez daha battı uzun uzak imparatorluğun uzak diyarlarındaki yüce dağların ardında, bir savaşın ardından tüten dumanları katran karası karanlıkta boğarak. Geriye sadece geniz yakan acı bir koku kaldı ve Uzun Uzak Adam'ın yüreğinden akan ılık kan nehri...

Sunday, May 14, 2006

"Tahammül" dağının etekleri

...saraylar, ...bahçeler
İlkel bir sahiplenme hissiyle sarfedilen "biz"ler.
Böyle bir çoşku ve böylesine anlamsızca yaklaşımlar iç kaldırmasın da ne yapsın!
Ait değilsin buralara, usulca dön arkanı ve bu sessiz dağın zirvesinde bir yerlerde kaybol...

Wednesday, May 03, 2006

Geçmiş...gelecek...

Uzun uzak uzanıp giden gelecek günlerin gölgesinde yaşanan günlerden bugün, yeniden dansa başlıyor kelimeler havada uçuşan duygularla. Geleceğin gölgesine yerleşen yağmur bulutları teker teker salıyor sessiz damlacıkları yeryüzüne bugünün. Geçmiş yetişmeye çalışıyor kendine yüz vermeyen bugüne aksayan adımlarıyla.
Uzun uzak adam, geleceğin gölgesinde uzanmış tadını çıkarıyor bugünün, yağmurlarla ıslanan çimenlerin üzerinde. Toprak kokusu göğe yükselirken sessizlik yerini yoğun düşüncelere bırakıyor.
Geçmiş düşünceleri oluşturmuş ve hiç var olmamışçasına geride kalmış.
Gelecek düşünceleri oluşturmuş ve zaten hiç varolmamış.
Bugün ise damla damla akıp gidiyor.
Elimizdeki "an" ise düşündükçe yitirdiğimiz bir hazine.
Uzun uzak adam, geleceğin gölgesinde anın tadını çıkardıkça varolduğunu hissederek uzanıyor, yüzünde garip bir tebessümle...

Monday, April 17, 2006

45 -

Bir başka 45lik başladı...
5,5 gitti...
Kaldı 39,5 ve akıyor kumlar tek tek...

Sunday, April 09, 2006

Neredesin?

Öyle bir dev uyuyor ki içimde. Uyandırılsa, dünyaları oynatacak yerinden. Oysa gelen yok umut diyarlarından. Herkes gidiyor bir bir.
Elim her defasında uzandığında telefona, ayrı bir hezeyan oluyor. Öyle bir ağırlık ki bu bendek,i kimse tartamaz onu. Yüreğim her geçen gün daha da ağırlaşıyor ve beni de beraberinde götürüyor.
Vücut sıcaklığı düşüyor devin, taşlaşıyor uykusunda. Gün gelecek birileri uykusunda taşlaşan devin mağarasını müzeye çevirecek. Çocuklar annelerinin elinde tutup getirip parmaklarıyla gösterecekler:
- Bak anne dev diye birşey varmış.
Gerçekten de bir dev var. Çok zaman önce uyanıp çok zaman önce uykuya dalan ve henüz uyandırılmayan. Aslında uykusu da hafiftir ancak mağarası derinlerde olsa gerek ki ne gelen var ne giden.
Bir şafaktan bir şafağa...
Yalnızım,
Üşüyorum,
Ağlamak istiyorum...
Yapamıyorum, uyumak istiyorum ve her geçen gün inancımı bulacağıma olan inancımı yitirerek uykumda ölüyorum bu sahte renkler dünyasının garip hengamesi içinde...
yapayalnızlaşarak mağaramda titreyerek, üşüyerek.
Yalnızım,
Üşüyorum...
Yitiyorum...
Gidiyorum...
Neredesin?

Sunday, April 02, 2006

30

Ve günlerden hiçbirgün, eve geliyorum yorgun, bitap. Hiçbir beklentim yok, kapıyı açıyorum, beni bekleyen hiçbirşey de yok. Yavaş yavaş son yaklaşırken hayat, beklentilerimden uzaklaşmış, çevreme yabancılaşmış ve yalnızlaşmış yarı tanrı şeklinde giriyorum sıcak suyun altına. Tüylerim diken diken oluyor önce, sonra alışıyorum. Duştan çıkıyorum ve artık yazmıyorum...

Monday, March 20, 2006

Gündüz Düşü

Dosyanız iade edildi. 06.06.2666
Dosyanızdaki evrak eskiklikleri nedeniyle dosyanız hayatınız ilişiğinde iade edilmiştir. Lütfen gerekli eksiklikleri tamamlayıp kurumumuz nezdinde yeniden başvuruda bulununuz. Ve unutmayınız ki hayatınız asla ve asla eksik evrakları tamamlamaya yetecek kadar uzun olmayacaktır. Bu nedenle hiç boşuna çabalamayın.
Yağmurla ıslanan bomboş sokaklarda, gözlerimde yaş kalbimde sızı gezinirken asla alışamayacağımı hep bilerek ama sevginle yaşamayı göze alarak dolandım yine yeniden. Unutamadım seni, unutmak istemedim, unutmayacağım da! Yıllar ikimizden de götürürken bu sevgili adamcağız toprak altında yatıyor şimdi. Unutmanın hiç kolay olmadığı ve hüznün daim olduğu bu iki odalı cenaze evinde otururken, araba geliyor. Ayağı kırık adam önde oturuyor. Arkada ise ayağını boylu boyunca uzatmış kadın yeni sevgilisi ile oturuyor. Arkamı dönüp çoktan ağzını yüzünü kıracağım ama tek arzum mutlu olman. mmmmm....
Çok geçmeden akşam yemeği davetine icabet edeceğim, bu devrik cümlenin öznesi olan ben, anlatım bozukluğunun sebebi olan ama kendisi ortada senin. Aslında arkadaşlarımla yiyor olacağım ama hörgüçten mi yiyeceğim çölde 20 yüzyıldır rahat yüzü görmeyen tutankamon misali. Yüce dağlar duman oldu! Belli ki gittiğin yerden kara haber var. Ya kara trene ne demeli? O da zaten boynu bükük saf karanlık kurbanlarından.
Dağlar...dağlar...Ankara, iç anadolu bölgemizin nadide bir ilidir. Öyledir öyle olmasına da hiçbir binası, en yüksek olanı bile deniz görmüyorsa ve ben bunu biliyorsam, sen bunu biliyorsan ve beni tanıyorsan ve o bunu biliyorsa ve bizi tanımıyorsa, ben onun umurunda olmam, sen de onun umurunda olmazsın. Sonuçta ben bir tarafa giderim sen öte tarafa, gözlerinde yaş kalbinde sızı ta ki sızını giderip beni unutana kadar.Zaten o gün daha fazla düşünecek birşeyi kalmaz. O seni tanırsa, ben onu tanırsam ve sen benim umurumda olmazsan.........
Dosyanın kabul edildiğini görmek kimin umurunda zaten! Dosyayı alıp kafalarına fırlatırken, fiktif değerlerin peşinde koşanlara kıçımla gülüyorum, bir taraftan da yüreğimle sarsıla sarsıla ağlıyorum. Bu kadar kör olmak niye diye! Kısır döngüye girmeden çıkalım bu işin işinden.
Başvurumu geri çekiyorum. 06.07.2666

Wednesday, March 08, 2006

FIRTINA!

Uzak gözlerce farkedilmedi başlarda öfke fırtınası.
Gökyüzü açık maviden koyu laciverte dönüşürken sessiz ve derinden, gözler uzak kaldı olan bitene. Sadece seçilmiş bazıları hissetti ta yüreğinin derinliklerinde yaklaşan fırtınayı. Denize on metre mesafede kumsalı kucaklayan çimlerin üzerinde dikiliyor, gözlüyordu. Yüreğinin ritmik atışları, rüzgarın uğultusuyla bir olup uzak diyarlara göç etmeye başlayalı çok olmadı ki geçmişten yankılanan diyaloglar kulaklarında çınladı:
Şehir denen vahşi ormanın göklere yükselen beton ağaçlarından birine yuva yapmıştı medeniyet denen ucubenin, hilkat garibesi çocukları:
Şirketler.
Hücrelerini oluşturan insancıklar ofislerine kapanmış, bazen kavrayamadıkları bazen ucundan yakaladıkları garip hissiyatlar içinde, günde üç öğün yemeklerinin kendilerine bahşedilmesi için garip bir halsizlikle çalışıyorlardı. Kahramanımız uzun uzak adamın parmakları o sabah da klavyenin tuşları ile dans etmeye başlamıştı. O günkü programına şöyle bir göz attı. Göz atarken, düşünceleri uzaklara fırlattı; geri gelene kadar düşünceleri, gözleri anlamsız gezindi ajandanın sayfaları üzerinde.
Ve derken uğursuz telefon her zamanki kayıtsız tonu ile çaldı...çaldı...çaldı...Gök gürültüsü derinden ulaştı kulaklara ilk evvela ve sonra boşaldı sarsılarak tüm haşmetiyle yeryüzüne. Çalan telefonun ahizesini kaldırırken uzun uzak adam, kıstırılmış medeniyet ormanında, hasretle kavuşan yağmur ve yeryüzünün tatlı kokusunu hissetti içinde bir yerlerde:
- Alo?
Karşıdaki ses yabancı bir dünyadan gelircesine o günkü işlere dair konuştu da konuştu...
-hı hı...
Onayladı Uzun uzak adam.
-hı hı...
Sonra bu ses yetinmedi istekleriyle telefonun ucunda, çağırdı onu yanına. Yağmurla yetinmemişti tanrılar, fırtınayı çağırıyorlardı.Usulca kalktı masasından. Yüzyıllar sonra yerinden kımıldayan yüce dağlar misali, dev adımlarla ilerledi kaçınılmaz sona doğru. Odanın kapısından girdi, uzun uzak bakışlarla. Oturmasını söyledi buyurgan ses her zamanki tonla.Oturdu.konuşmaya başladı her zamanki hoşnutsuz sorgulayan tonda. Dakikalar geçti. Fırtına yaklaşıyordu.
Bulutlar ilk yağmuru boşaltmışlardı boşaltmasına ama asıl fırtına geriden geliyordu usul usul. Ses konuşmaya devam etti. Son yağmur damlası uzun uzak adamın yüreğine düşüverdi ansızın. Şimşekler ardı ardına çaktı. Ne yüce ağaçlar kaldı ne altına sığınan zavallı insancıklar. Ardı ardına sarsıldı medeniyet denen ucubenin hilkat garibesi çocukları ve onun içine sığınmaya çalışanlar. Sandalyeyi bir tarafa fırlattı, masanın üzerinden saçılan kağıtlar korku içinde büyüyen göz bebeklerinde yansımasını buldu biraz önce buyuran sesin sahibinde. Korku ateşi, öfke fırtınasının yıldırımıyla alev aldı birden. Küle çevirdi her zamanki hoşnutsuz sesiyle sorgulayan ruhu bir kalemde. Derken çığlıklar sardı dört bir yanı. İnsancıklar koşuşturmaya başladılar. Medeniyet adını verdikleri komik kölelik düzenini bir "DÜZEN" çıkmıştı o fırtına sabahında. Gelmişti öfke fırtınası, yıllardır uyuklayarak geçirilen yaşamları ve salaklık mertebesinde yer tutan saf insacıkları yok ederek;önüne çıkanı şimşek bakışlarla kör ederek! Derken, şaşkınlık getiren öfkenin yıkıcı gücü savurdu uzun uzak adamı vahşi ormanın pencerelerinden dışarı rüzgarda salınan çiçek tohumları misali.
Fırtına geldiği gibi gitti o anda. Ebedi sessizlik aldı fırtına sonrası yerini sahnede. Okyanus sessiz ve durgundu çılgın öfke fırtına sonrası.
Ölümün tebessümü gözlerinden hızla geldi, geçti.

Monday, February 27, 2006

Asla...

Bu asla kazanamayacağımız bir savaş...
Kazanamayacağımız bir savaşta hayatta kaldığımız her günü kar sayarak yaşamaksa tek kazancımız, böylesine kara bir tablo içinde, "bilinç", "farkındalık" neye yarar sorarım size?
Farkında olanlarla olmayanlar arasında hiçbir fark yok, sadece acının neden kaynakladığını anlıyor bazıları, bazılarıysa bilinçsizce debeleniyor. Bizler birşeyleri gördüğümüz iddiasıyla kendimizi avuturken, hiçbir şeyin farkında olmayan sadece düzene "bilinçsizce" uydukları için mutlu mesut yaşıyorlar. Ve ben - biz her geçen gün kaybediyoruz. Biraz daha geriye biraz daha geriye.
Dostum Burçin, dün şakayla karışık "ben de karanlık tarafı seçeceğim kandırıyorlar bizi" dedi. Aslında ne karanlık var ne aydınlık . Herşey alaca, herşey birbirinin içinde. Sadece insanoğlunun zavallı düşünce sistemi bütünü parçalara bölüp anlamlandırmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken siyah beyaz, o ya da bu şekilde çok net ayrımlar yapmaya gidiyor...
Başım ağrıyor...
İçim sıkılıyor...
Geri gidiyoruz.
Bu asla kazanamayacağımız bir savaş...
Etrafınıza bakın ve görün!!!!!

Sunday, February 19, 2006

Savaş

Bugün uzun zamandır var olan ama kendini ilk defa bu kadar yoğun hissettiren bir duygu ile başbaşa kaldı uzun uzak adam.
"SIKIŞMIŞLIK".
Yalnız kalışının ve kendini yık(a)mayan acısının bilmem kaçıncı yılında boğaz köprüsünden geçerken, o uçsuz bucaksız marmara denizinin üstünde oyuncak misali salınan gemileri izlerken, sıkışmışlık hissi gelip oturdu yüreğine ansızın ve davet edilmeyi beklemeksizin. Daha sonra kulağına gelen "ne olur sen de alıp başını gitme" melodileri arasında düşünmeye ve yalnız yolculuğuna devam etmeye koyuldu uzun uzak adam.
Hava alabildiğine taze ve açıktı, gençti(ler), gelecek onundu/onlarındı; gel gör ki çırpınışları içinde "an"ı yitiriyordu(lar). İşte bu: sıkışmışlık ve çaresizlikti. Neden böylesine umutsuz ve çaresiz hissetiğine gelince uzun uzak adamın, cevap her defasında puslu ve derine bakan gözler oluyordu. İşte böyle başlar uzun uzak adamın sıkışmışlık hikayesi.Aslında başladığı kadar hızlı da biter. Başlangıç ve bitiş arasında her zaman "an" kadar kısa biz zaman dilimi vardır. Vardır var olmasına ya, ancak bittikten sonra böyle olduğu anlaşılır. Bitene kadar, mücadele kıyasıya sürer gider. İşte o pazar günü Uzun uzak adam da denizi düşündü sonsuz olan, sıcak duyguları düşündü kendisini terk eden, beklentilerini düşündü acıyı beraberinde getiren, huzuru düşündü beklentilerin gelişiyle geçip giden, benliğini düşündü hep peşinden koştuğu...düşündü, düşündü, düşündü. Otobüs her durakta durarak ilerledi, her durakta başka bir yolcu bindi, indi. Kimilerinin yüzünde tebessüm, kimilerinin yüzünde boşluk kimilerinde endişe. Derken Uzun uzak adamın durağı geldi. Paltosunu, çantasını aldı; düğmeye bastı; düşüncelerini, baharda bir çiçeğin polenlerini gökyüzüne saçması, gibi sonsuzluğa salarak indi otobüsten. Sıkışmışlık hissi sürdü. Sürdü sürmesine de soruları taşıdı beraberinde. Savaş alanında trampetler çaldı. Her bir asker gözlerinde ateş, yüreklerinde öfke, anılarında ve umutlarında huzurun arayışı içinde mertçe dikildi savaşı bekleyerek. Sonra... sonra savaş başladı. Başladığı gibi de bitti. Neden sonra çözümü bulmak için uzun uzak adam yazmak ve paylaşmak istedi. Kaçışın, belki de ve gerçekten de özgürce (özgür kelimesi sırf öznel nedenlerden itici gelmektedir artık uzun uzak adama ancak bu başka bir hikayedir ve sonra anlatılır.) gezmek olmadığını düşündü. Yaşamını temellendiren düşüncelerinde sınırsız olmaktı özgürlük ve bunu yapmak için şehir dışı turları düzenlemek, insanlardan kaçmak gerekmiyordu. Sırf da bu nedenle insanlar arasında yalnızdı, uzun uzaktı. Kendi benliğine yaptığı gezilerde, yüzüne ve fiziksel varlığına atadığı elçi görevini iyi yapıyor ve çevreye gülücükler saçıyordu oysa O çoktan yalnız dehlizlerinin karanlık koridorlarında yitmiş gitmiş oluyordu. Bunu farkeder farketmez ferahladı adımları. Adımları hızlandı, sorularına devam etti, cevaplarının sorularına...
O yürüdükçe çevresindeki kalabalık açıldı, boğulmuşluk hissi yerini serin rüzgarlara, yakıcı güneş sonbahar yağmurunun tatlı dokunuşlarına bıraktı. Çaresizlik: köşe başında şefkat bekleyen, gözleri "sev beni" diye yalvaran çocuktu. Sıkışmışlık: onun yanı başında geceden kalma sarhoşluğunu atmak için sürekli kusan ama artık kusacak birşeyi kalmadığı halde böğüren, böğürdükçe kendinden nefret eden ve ağlamak isteyen; ağladıkça kendinden kaçan orta yaşlarında bir adamdı. Uzun uzak adam yanlarından geçerken gökyüzündeki kara bulutlar saldı gözyaşlarını, yağmurlarla birlikte şefkat dolu elleri uzun uzak adamın kucakladı köşe başındaki çocuğu. El ele yürüdüler "huzur"la. Huzur: önden giden, yol gösteren, öngörü sahibi, cevaplarının sorularını bulmuş bilge adamdı. Onlar yürüyüp gittikçe arkadan yakıcı güneş geldi yeniden. Sıkışmışlık, terlemeye devam etti böğürdükçe, ağladıkça, kendinden kaçmak istedikçe. Kısır döngü boğazına yapıştı, nefes alamadı, ölmek istedi, gıptayla baktı geçip giden zamanın ardından.Uzun uzak adam böylece eve vardı. Elçiyi azat etti. "Savaş bitti" dedi..."En azından şimdilik"...

Saturday, February 11, 2006

İZ BIRAKMADAN...

Dişlerim çürüyor.
Orada, halının üzerinde, öylece uzanmış yatıyorum. Reklamlar başlıyor.
-Krediniz mi bitti? Canınız mı çekti? Hemen alın hiç düşünmeyin.
Düşünüyorum. Yattığım yerden, halının üzerinden, yarı kapalı perdenin kenarından karşıdaki binayı görüyorum. içinde bulunduğum durumdan, 2006 yılında halının üstünde yatan benden, alıp götürüyor beni geçmişe. Bina her ne kadar geçtiğimiz yıllarda yapılmışsa da bana eskileri, daha var olmadığım günleri hayal ettiriyor. Yapım yılını tam olarak bilmemekle birlikte 1970'lerde çekilmiş demek istediğim bir filmin görüntüleri geliyor gözümün önüne ve yardımcı oyunculardan bir tanesinin fiziksel varlığına büründüğümü düşünmeye başlıyorum. Birden bıyıklarım oluşuveriyor sarı sarı, omuzlarım genişliyor, boyum kısalıyor. Sonra ne hissedeceğimi bilemiyorum çünkü aslında hiçbir şey gerçek değil. Hayalden ibaret herşey. Yankılanıyor sözcükler düşün duvarlarıma çarpıp:
- Krediniz mi bitti? Canınız mı çekti? Hemen alın... hiç düşünmeyin.
Olmayan bir paraya dayanan aslında hiç olmayan bir krediyi hiç düşünmeden alarak hayallere dayanan bir dünya kuran zavallı halı insanları, an gelip gerçekle yüzleştiklerinde (aslında hiç paraları olmadığını, paranın güce denk sayıldığı bu dünyada aslında hiç güçleri olmadığını öğrendiklerinde), reklamlardaki o sırıtkan ses acaba çıkıp da:- Hiç üzülmeyin, bu parayı ödemeseniz de olur! Para da neymiş canım. Canınız mı çekti? Devam edin alışverişe biz icra memurunu ve bu zavallı düzeni oyalarız.diyecek mi? Dişlerimin çürüdüğü şu günlerde çürüklerin her an minik minik arttığını hissedip de doktora gitmiyorsam eğer çürüklerin artmasını dolaylı yoldan da olsa istiyorum demek mümkün müdür acaba diye düşünürken ben, halının üstünde, paranın güce denk olduğunu ama asla eşit olmadığını bildiğim bu dünyada halı insanlardan olmadığım için mutluyum.
Nedir halı insan, bu da nereden çıktı diye soracak oluyorum kendi kendime:
- Halı üstünde yatarken hayaller kurup, sonra da kurduğu hayallerin peşine takılarak halı üstünde uzandığını unutarak zaman içinde yitip giden insanlardır halı insanlar. Uyanma günü gelip çattığında, aslolan gerçeklere uyanamayan, uyansa da kendisiyle üzerinde yattıkları halının arasındaki farkın ayırdına varamayan, suratlarındaki garip uyuşmuşluk ve düzülmüşlük hissiyle aynaya baktıklarında gerçekleri sırtlanamayacak kadar korkak insanlardır halı insanlar.
Cevabı dökülüverdi düşün pınarımın dudak çeşmesinden. İz bırakmadan yitip giden onlarca insanın, arayanı soranı yok mu ki? Radyodan kulaklarıma süzülen nağmeler herşeyin bir ilüzyon olduğunu söylüyor. Kelimeler arasında boğuluyor gibi oluyorum. Neden ilüzyon da halüsinasyon değil? Ya da neden denk de eşit değil. Herşey yaşamı daha zor kılmak için mi? Eğer zor olan hayatı kolaylaştırma çabamız olmasa herşey daha mı güzel olurdu? Ya da soruyu şöyle mi sormalı: İşler şimdikinden daha kötü olabilir miydi? Düşünce nehrinde rafting yapmaya başlayalı, takım arkadaşlarımı, küreklerimi,kaskımı ve diğer herşeyimi kaybettim. Geriye azgın nehir, ben ve kayalar kaldı. Çabalıyorum, olan biteni anlamaya çalışırken keskin manevralar yapıyorum, deliliğin dağlarından akıp gelen bu buz gibi su bazen kanımı donduracak gibi oluyor. Sus diyorum düşüncelerime bağıra bağıra. Mideme usuldan bir ağrı giriyor, kafam bulanıyor, deliliğin o soğuk sırıtışı üzerimde gezdirdiği milyonlarca minik elini bulduğu her fırsatta içime içime sokuyor. Donuyorum, deliriyorum, üzülüyorum, çıldırıyorum.Halı insanlardan yardım istemek değil amacım, zaten onlardan yardım istemek için çok geç olduğunu düşünüyorum. Yine de diyorum acaba hala bir umut var mıdır onları uyutan düşman ordusunun acımasız askerlerini alt edebilmek için. Savaş çığlıkları ve silah sesleri hala kulaklarımda:
- Krediniz mi bitti....
- En güzel sizsiniz!!! işte bu nedenle en iyisine layıksınız!
- Ayrıcalıklı olmak mı istiyorsunuz...
- Hayatınızın fırsatı!
- Herşey yarı fiyatına..
- Sadece ve sadece sizin olmalı, size özel olmalı...
Ve sürüp gidiyor bu mesajlar her yerde. Birden uykum gelmeye başlıyor, halının üstünde. Düşüncelerim bulanıklaşıyor. Bir anlamda da keskinleşiyor. Yeni bir soru işareti uyanıveriyor. Her yerden saldırılar devam ediyor. Boynuma bir ağrı giriveriyor.Kulaklarım çınlıyor. Nefesim daralıyor. Hiçbirşeyin gerçek olmadığını anladıkları anda gerçeklerin ağırlığı altında ezilen insanları düşünmeye başlamışken, "gerçek" dediğim ne oluyor ki? Kabul gören herşeyin ötesine geçip bunların gerçek olmadığını iddia ederek, tanrı kararlılığı ve yalnızlığıyla, ne kadar devam edebilirim? Bu kararlılığımı ne kadar sürdürebilirim. Yoksa gerçeklerim gerçek değil mi? İz bırakmadan yitip gidiyorum çıldırarak bu yalnızlık içinde, gerçeğe ilişkin soru(n)larımla sorgulamayan halı insanlar içinde halının üstünde uzanarak.

Saturday, February 04, 2006

Gidiyorum

- Yoruldum, gideceğim buralardan... Bu sefer gidersem tam gideceğim, kimbilir belki de hiç gelmem bu defa.

Vezirin fili öldü, vezir de öldü. Artık onlar toprak altındalar. Yerin dört kat dibinde huzur bulamadıkları bu dünyadan uzak öylesine yatarlarken; ben, Yusuf'un köprüsünden geçtim usulca. Hayatı korkunun gölgesinde geçmiş insanların, bir nebze huzur bulmak ve belki de sevap kazanmak için, korkudan uzak ama başka kaygılara yakın olan diğerlerine yaptırdığı, bu uzak şehrin azgın nehri üzerinde uzanan küçük köprüden geçtim. Şimdi ise bir eve misafir olmak üzere yolculuğuma devam ediyorum. Şehir kara yenik düşeli dört gün geçti. Her dakikası ve saniyesi ile tam dört gün. Giderken, geçerken beni de götürdü ve benimle birçok şeyi de beraberinde.

Bir gece ansızın çıkıveriyorum evden. Adımlarım peşi sıra geliyor sıcaklığım. Önce evi, sonra sokakları terkediyorum bir bir. Sanki kendimden uzaklaşıyorum adım adım. Karanlıkta bir alev parlıyor, bir nefes çekiyor uzun uzak bir siluet ince sarılmış purosundan. Bir nefes daha çekiyor hayattan, bir başkasını salıverdikten hemen iki saniye sonra. Havada asılı kalan kar taneleri misali hafif hissediyor kendisini. Sessiz yağan kara yenik düşen eski bir dostu hatırlıyor şimdi karlar altında kalan. Bir nefes daha çekiyor derinlere derinlere. Ve dalıyor daha derinlere...

Konuk olmak üzere geldiği evin sahipleri kimler, kendisini neler bekliyor ve ne sıfatla konuk oluyor bu eve kendi de bilmiyor. Hoş bilse gelir miydi onu da bilmiyor. Yavaşça soyunmaya başlarken soğuk içine işliyor. Elleri zaten soğuktan pembeleşmeye başlamıştı, şimdi yavaş yavaş açıkta kalan boynu kızarmaya başlıyor ve derken kolları, bacakları ve çırılçıplak kalıveriyor dondurucu soğuğun acımasız eleştirileri karşısında. Biliyor ki artık büzülse de nafile, yine de büzülüyor.
Soğuk ve sıcak: yıllar önce tek yumurta ikizi doğmuşlar, uzun uzak diyarların kara kalpli hükümdarı vermiş emri:

-Ayırın.

Ayrılmışlar bir daha bir araya gelmemecesine. Öyle yetiştirilmişler ki: birbirlerinin isimlerini duydular mı daha da uzaklaşmışlar arkalarına bile bakmadan. Oysa öylesine aynıymış ki mizaçları; ne kadar uzaklaşsalar ne kadar kaçsalar hep aynı yolları kullanmışlar istemeden.

Şimdi o, büzüldükçe titreyerek soğuktan, garip bir sıcaklık hissediyor içinde bir yerlerde. Gözlerini aralıyor, kızıl, kıpkızıl bir çift göz beliriyor, gülümsüyor ona usulca dolgun dudaklar, fısıldıyor derinden:

- Gel.

Gidiyor misafir olacağı eve. O ev ki tüm ışıkları yanıyor, yeni gelenin şerefine. Oysa ondan geriye kalan değiştirdiği kabuk. Bir bere, bir kazak, pantolon, çoraplar, ayak izleri, büzülmüş bir beden soğuktan kıpkızıl. Şiddetli bir kar fırtınası geliveriyor sorgusuz ve aldırış etmeden yerde yatan bedene. Arıyor sanki birşeylerin sıcaklığını. Fakat geldiği hızla, bulamadan gidiyor.

Gitti...kimbilir belki de hiç gelmez bu defa!