Tuesday, July 15, 2014

Giden ve Gelen // Gece

Parmaklardan dökülen notalar, boş odalardan semalara ve oradan da dar ve yalnız sokaklara götürüyor beni. Adımlar gecenin ıslak sessizliğinde binaların duvarlarında yankılanıyor, sonra da yitip gidiyorlar. Onlarla birlikte ben de parça parça sonsuza dağılıyorum.

Gecenin içinde sarılı beyazlı yanan ışıklar, zaman zaman sıcaklık zaman zamansa buz gibi bir soğukluk hissi veriyor yüreğime. Ilık bir akıntı kapladığımda yüreğimi, göz kapaklarım zamanın ağırlığına direnmiyorlar artık. Ve fakat hemen sonra açıyorum onları, çatlayan bir notayla. Bir ürperme geçiyor zihnimin en derin köşelerinden, diğerlerine sürtünmemeye çalışarak.

Ben burada bu tiyatroyu izlemek için duruken, biliyorum ki gerçekliği kaçırıyorum. Parmaklarım gayri ihtiyari geziniyorken kelimelerin üzerinde, bunun da sıradan bir hikaye olmamasını umuyorum.

Bu notalardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, zira benden gidenler bir başka bende biraz eksik biraz fazla ama yeni bir benle karşıma çıkacak. O zaman ona bakacağım ve geçmişten tanıdık bir yüz gördüğüme yemin edebilmeme rağmen onun kim olduğunu bilemeyeceğim. O artık bir yabancı olacak benim için gecenin içinden notayla gelen!

Kaldırımlar ve gece beni yutuyor,
Yeni güne doğuyorum.
Dünü unutuyorum...

Tuesday, June 03, 2014

Özgürlük Manifestosu

1. Varlığım ne seninkine ne de bir diğerine bağlıdır.
2. Mutluluğumu paylaşıyor olmam, isteğimdir; ihtiyacım değil.
3. Paylaşmak isteğimdir, ihtiyacım değil.
4. Paylaşmak istememek senin seçimindir, herkes seçimlerinde özgürdür.
5. Senin özgürlüğün benim mutsuzluğum olmadığı sürece, seçimlerine saygı duyarım.
6. Özgürlükler çakıştığında, paylaşmak istiyorsak, ödün vermek iki tarafın da seçimi olmalıdır.

Wednesday, May 14, 2014

Kömürün Değil Utancın Karası

Bu ciğer onlar için yanıyor.
Ciğeri yanmayanlar, insanlıktan nasibini almayanlar hiçbir zaman bu acıyı hissedemeyecekler.
Buna kader diyenler, ihmali görmezden gelip, cinayete ortak olanlar olarak kalmaya devam edecekler.

Orada yatan kardeşlerimiz ne savaşa gittiler ne de başkaldırdılar,
Tek mücadele ekmekti...
O ekmeği toprağın altına gömenler ve görmezden gelenler
Ne affedilir ne de insandır!

Kardeşim sen artık rahat uyu.
Bu acı ve utanç artık bizimle.
Bunun yükü bundan böyle bizde.

Ve sen, kendini biliyorsun!
Utanç içinde bil ki kendine ve senin gibilere insan dediğin sürece
ben insan değilim!

Monday, May 12, 2014

Sürü, Tanrı, Ben...

Bu şehir kalabalık, soğuk ve ruhsuz! Bireyi yalnızlaştırıyor. Yalnızlaşan bireyin hezimetleri arttıkça artıyor. Yalnızlık ve süregiden hezimetler zinciri, bir tanrıya yaslanma ya da bir sürüye katılma hissini kuvvetlendiriyor. İlkel olan tekrar canlanıyor ve bireysel başarıların yokluğunun(azlığının) yerini kitlenin başarıları alıyor. Sürünün kazancı, bireyde tezahür ediyormuş hissi yaratıyor. Bu fiktif kazançla gelen geçici mutluluk kısa zamanda daha büyük bir hezeyana ve öfkeye bırakıyor yerini.
...
Sürüden ayrılalı uzun zaman olmuş. Açlık, gözlerinden nefretle fışkırıyor. Aç acına dolandığı diyarlarda önüne çıkan her canlı birer av görünüyor gözüne. Açlığı, yiyeceğe karşı olduğu kadar zafere ve kendini var etmeye karşı! Sürüye katılmayanın bir hiç olduğunun farkında olsa da vazgeçmiyor. Tek başına var olma gururu kendisinin yitip gitmesine, ölmesine sebep olacak olsa dahi bu yoldan yürüyecek. 
...
Yalnızlığın yükü omuzlarını çökerttikçe, tanrısız ve sürüsüz kalmış birey, çareyi yakın çevresinde arıyor. Aslında yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor. Kendi kendini var edecekken, diğer bireylerin bilinmez, gri alanlarında kurtuluşu arıyor, ancak sinsi ajanlar akkor gözler, ruhsuz yüzlerle onu uzattığı eli bekliyorlar karanlık köşelerde. Bu akıntıya karşı bir başına ayakta duramazken, kökü çok derinlere gitmeyen dallara sarılmak kısa süreli bir yanılsamadan başka bir işe yaramıyor.  
...
Güç, onu çabuk terkediyor. Görüyor ki kaynağı kısır, yolu uzun. Biliyor ki bu nefes bu bedende fazla durmayacak. Çatlaktan akan su misali akıp gidiyor. Dizleri üstüne düştüğünde iradesi hala dimdik ayakta ve durumu kabullenememiş, sürünmeye devam ediyor. Gökyüzünde onun için dönmeye başlayan leş yiyicilerin gölgeleri, sona yaklaştığını haber veriyor. Hata yapmadığına ve seçiminin peşinden, sonuna kadar gitmenin doğru olduğuna, HALA, inanıyor. Ölüm değildi onu korkutan, sürünmekti, acının uzayıp gitmesiydi. Hiç haz alamazken yaşamaktansa, göçüp gitmeyi yeğlerdi, bunun için terk etmişti sürüyü de tanrıyı da... 
...
Yaşam öyle ya da böyle devam ediyor, senli ya da sensiz. Sen sürünsen de mutlu olsan da öyle bir kudretle var olmaya devam ediyor ki bir hiç olduğunu anladığında aslında hiçbir şeyin fark etmediğini görüyorsun. O gözler boş bakıyor, o bilinç boşa akıyor, o hayat sona yaklaşıyor. 

Kime ne?

Thursday, May 08, 2014

Böyle günler

Böyle günlerde içimi dış; tersimi yüz edesim geliyor.
İlkel beni ortaya çıkarayım, insanlar gerçek benle karşılaştıklarında, yüzlerinde aşina olmadığım bir korkuyla sağa sola kaçışsınlar istiyorum.
O karşı konulmaz öfke, delice bir sırıtmayla birleşsin ve bunca zamandır biriken öfke boşalsın gökyüzünden umarsızca...

Şair demiş ya "Beni bu güzel havalar mahvetti"**
Ona göndermem olsun,
Beni böyle havalar mahvetti,
Böyle havalarda kendimden, değer verdiklerimden geçip öfkeme yenik düştüm.
Böyle havalarda kaçıp gittim uzaklara, bilinmeyen bir tutkunun esiri oldum,
Yaşadığını sana bu zavallılara öfkelendikçe uzaklaştım!

Böyle günlerde çıldırasım geliyor.

------------------------------------
**Orhan Veli

Monday, February 24, 2014

Hiç Ülkede Gerçek Bir Paylaşım

(Hiç olmayan bir ülkede, yaşanmamış bir zamanda gerçek bir paylaşım. Sen ve ben)

Uzun Uzak Adamdan: 

"Hava soğukça, yağmur damlaları hiç durmadan düşüyorlar, bir saçak altına sığınmışız. Soğuk küçük küçük ısırıyor bizi. Bir tapınağın avlusunda huzuru yağmur altında üşüyerek yaşıyoruz. Konuşmuyoruz, anı paylaşıyoruz. Ağzımızdan çıkan buhar yağmur damlalarına inat göğe yükselip kayboluyor. 

Avlunun zeminindeki toprak yavaş yavaş yumuşuyor. Tek katlı uzunlamasına yapının diğer köşesinde iki yaşlı adam Çin satrancı oynuyor. Savaş alanında çarpışan filler, atlar, savaşçılar…

Seni hafifçe dürtüyorum, gözümle adamları işaret ediyorum. Kafanla onaylıyorsun, sen de görmüşsün. 

Sonra bırakıyoruz yağmur yağsın…" 

Kadim Dostundan: 

"İzleyenleri önce umutsuzluğa sonra da deliliğe sürükleyecek bir tiyatro oyunundan kesitlerin yer aldığı bir hayatı yaşayan insanları izlerken varılacak nokta neresidir? O insanlardan biri olduğunu fark etmek mi, yoksa yasak oyuna dair soylenmemesi gereken şeyleri işitip bir daha asla bilmeyecek gibi yapamayacak oluş mu?

Gerçek felaketin aslında ortada gerçekten bir felaket olmadığını fark eden insanlardan korkmaya gerek var mı? 

Derin, kirli, karanlık sulardan müteşekkil bir gölün üzerine yerleşmiş atlama taşlarından birinin üstünde bulsan kendini, bir taştan diğerine gecişin her seferinde patikana bir adım daha ekleyecektir. Peki o patikayı belirleyen ne? Taşların birbirine olan mesafesi, komşuluğu da denebilir ilk bakışta. Peki taşlar neden o sekilde dizili? 

Sonsuzluğu kıramayacağını fark eden bilincin bir yandan kendini, diğer yandan başkalarını tüketmek dışında bir seçeneği olabilir mi?

Maskesini çıkarmaya çalışırken maske giymediğini fark edeni tedavi etmek söz konusu olabilir mi?

Sarı Kralın neyi gösterdiğini merak ettim uzunca bir süre ama sonra aklıma başka bir şey geldi: Sarı Kral neyi göstermiyor?

Daha fazla dusunmeye ve yazmaya korkuyorum. Bir yandan da o yasak oyunu merak ediyorum." 

Uzun Uzak Adamdan: 

"Merak, kadim dostum, o adımı çoktan attığının ve bir daha, huzurlular ülkesine, geri dönemeyeceğinin zira köprüleri çoktan yaktığının, bu yaşamda vücut bulmuş halidir. 

Artık o gölge seni, beni hep takip edecek; Her karanlık sokakta büyüyerek ve her aydınlık günde bir karanlık köşe bularak. Merak olarak kök salan düşünce, kökler derine yürüdükçe büyüyerek dev bir kaygı çınarına dönüşecek ve neticede aklı selim diyarından bir gemi ayrılacak, dümeni boş, rotası belirsiz. 

İçinde yaşadığımız tüm kurak günlere rağmen, olmayan ülkede yağmur altında yürüyüşümüz devam ederken, dağın aşağılarında kamp kuran sis orduları tüm gerçekliği öylesine sessizce yutuyor ki, sana, bana durup kabullenmek kalıyor. 

“İzleyenleri önce umutsuzluğa sonra da deliliğe sürükleyecek bir tiyatro oyunu”na gelince. Bizim merakımız bu oyunun ne sonuna ne başına, aslında daha ziyade perde arkasını, yönetmenini ve imgesel olarak kimi betimlediğini merak ediyoruz. 

Sarı imparatorun, çay setlerinde, güneşli bir günde, yüzümüzde geleceğe umutla parlayan bir tebessüm eşliğinde benimle yürür müsün?"

Wednesday, January 15, 2014

Alıştığım, sonrası - öncesi

Tuttuğunu bırakmak kolay değildir,
Bırakacağına inandırmaya çalışırken kendini, hep umut edersin, "acaba son bir kere birşeyler değişir de bırakmak zorunda kalmaz mıyım?" diye..
Sonra an gelir, kaçamazsın artık, bırakırsın...
İçinde toprak kaymaları yaşanır, büyük bir boşluk alır
tüm geçmişin,
yaşanmışlıkların,
sahiplenmelerin
yerini.
Kocaman bir boşluk; nefes aldıkça büyük çatlaktan buz gibi bir hava dolar içeri.
Sen Bıraktıktan ve o gittikten sonra sen, sen olmaktan çıkarsın;
boşluk, kendi kendini doldurur zamanla, daha sert bir dolguyla, daha az duygu daha çok öfkeyle.
Sonunda boşluk gider, soğuk söner, ateş harlar seni...
Kor alevin yankısı öfkende parlar!
Gözün kararır, yakarsın, yanarsın...
 

Monday, January 13, 2014

"Can"ın ardından...

6:10 uçağı 7:10'da iniş yapıyor rüzgarlı bir Karadeniz sabahına. Hava limanından sonra otobüs yolcuğu iki saat sürüyor. Deniz, dağ, virajlar, hava, su hep aynı. Ne var ki değişen bir şeyler vardı bugün benim için; Bugün burada bulunma sebebim...

Kadim aile dostumuzun, 30'lu yılların ikinci yarısında başlayan hayat yolculuğu dün sona ermiş. Herkes diyor ki hava dün günlük güneşlikti, bugünse fırtına, yağmur yağış. Doğa gidenin ardından öfkeleniyor, göz yaşı döküyor... Onu toprak ananın kollarına yatırıyoruz, daha evvel nice dostlara yaptığımız gibi. Gözlerimden akan yaşlar yağmurlara karışıyor. İçim akıyor her damlayla, anılar benden taşıyor, görüntü buğulanıyor, kalabalık bir anda yok oluyor, alacakaranlıkta anılarımla yapayalnız kalıyorum. Dizlerim güçsüz, nefesim solgun, eriyorum, bitiyorum. 

Göz açıp kapama süresinde geçmişe gidiyorum: güneşli bir yaz günü, deniz pırıl pırıl parlıyor.
O, koltuğunun altında günün gazetesi ve benim için kitapçıdan aldığı kitaplarla çıkageliyor, ağır adımlarla. Gözlerinde geleceğe umut saçan bir ışıltı, "ateş adam" diye sesleniyor bana. Hayatın kara kuytularını hep görmüştü, ancak belki de o zamanlar umudu bende görüyordu, bana ve geleceğe inanıyordu. Ya da belki de daha körpecik bir dimanın hayallerini şimdiden kırmak istemiyordu. Kendi mücadelelerinde ulaşamadıkları mutlu sonlara benim ulaşacağımı düşünüyordu belki de. Kitapları ve gazeteleri bana teslim ettikten sonra babamla bir sohbete girişiyorlar yemek hazır olana kadar. Yemek sonrası Türk kahveleri içiliyor, sigaralar tellendiriliyor, karşılıklı gazeteler okunuyor ve sessiz saatler geçiyor. O zamanlar anlamazdım susarak nasıl sohbet edilebildiğini ya da bir şeylerin nasıl paylaşılabildiğini. Sonra sonra anladım ki, sözlerin ötesine geçmiş dostluklarda kelimelere ihtiyaç kalmıyormuş. Akşam üzeri, geldiği gibi giderdi... Gitmesin isterdim, arkasından bakakalırdım. "Gitme" diyemezdim, bilirdim ki desem de durduramazdım. Ve yine bilirdim ki o gitse de varlığı hep bizimleydi, yanımızdaydı.

Aradan geçen yıllarda, önce babam göçüp gitti bu dünyadan, tanıdığım en güçlü adam. Ardından birlikte bakakaldık, ben babasız, o kardeşsiz. Şimdi o da gitti ve ben yapayalnız... Gitmesin isterdim, ama şimdi daha iyi biliyorum ki, bir kere yola çıktıysa durmazdı artık. 

Bugün 13 Ocak 2014. Hayat nehri akmaya devam ediyor ve tüm yüce çınarları suyuna katıp götürüyor. O geçiyor ben bakıyorum, her geçen gün özlediklerimin sayısı artıyor. 

Yağmur şiddetini artırdı. Kağıdım, purom, gözlerim ıslanıyor. Yine de uzaklarda bir yerlerde umudum tütmeye devam ediyor. Gidenlere selam olsun, gelen günler elbet bizi de alır. O güne kadar bu nehir akar, biz bakar! 

Friday, January 03, 2014

geldiği gibi...

...ve bir gün geldiği gibi gitti ...

Ardından bakakaldık,

Esen rüzgarlar kokusunu alıp götürdüler kaygısızca ve biz yalnızca hatıralarımızla kalakaldık…

Gülen gözler, şen kahkahalar, uzun sohbetler, hepsi yerini uzun süren sessizliklere bıraktı.

Rüzgar mı yoksa sessizlik mi sorumlusu bilinmez, ama içimizi bir ürperti aldı.

Geride kalmışlığımızın yalnızlığını, ayrılığın soğuk minik ellerinde hissettik.

soğuk, sessiz, yitik, uzun ve uzak bakakaldık...

Tuesday, December 31, 2013

Yeni Gün

Kral yorgun,
Gece yarısı ile gelecek yeni yılı göremeyecek,
Sırtlanlar sarayı çevirmiş,
Yeni yıl onlar için birşey ifade etmiyor,
Geleceğin teminatları ise korku ateşinin içinde yanıyorlar.
Geriye yıkım, küller ve yanık kokusu kalacak.

Yeni gün doğacak,
Ve olan bitenler umurunda olmayacak.

Mutlu yıllar... gelip geçene...

Giden bir yıl değil, benim.

Beni ben yapanlar, "zaman"ı öğretti bana ve ben öğrendiklerimle hayata seyirci oldum. Baş rol değildi hedef hiçbir zaman, ama yine de bildim ki bu hayat "ben" var oldukça anlamlı. Şimdi 31 Aralık 2013 gününde oturmuşum hayatımın penceresine, izliyorum geçip giden bir yılı daha. Biliyorum ki:

"Giden bir yıl değil, aslında benim."

Gidenler dönmeyecek, ama gelenler olacak. Dışarıda yağmur yağıyor, kasavetli bir hava hayatın üzerine çökmekte. Puro dumanının kokusu duvarlarda hüzünlü bir dansın son figürlerini sergiliyor ve "ben" yalnızca izliyorum. Gelen sonu bekliyorum, umudu geçen yıllardan birinde bırakmıştım, naz yapmış gelmemişti peşimden.
Şimdi "ben", gerçeğin tüm acılığını umutsuzlukla karşılıyorum...

Nem, sessizlik ve odayı ışıtmakla ışıtmamak arası yanan ampul, uzaktan gelen kutlama seslerinin arasında boynu bükük, bana kalanlar. Geçmişin nağmelerine özlem içimi sızlatırken, geleceğin boşluğu sızının üzerine üzerine bastırıyor.

Geçmişi içime çekip, geleceğe üfürüyorum, nefesim tükendikçe görüyorum ki karanlığın çökmesi çok sürmeyecek.

Giden bir yıl değil... bir ömür...

Mutlu Yıllar...

Friday, December 20, 2013

Yol(cu)luk

Ben bir yolcuyum, yol yok yordam yok.
Kafam karışık.
Bu yola gireli onca zaman geçti, geri dönüp bakmıyorum.
Dönemeyeceksem bakmanın,
Bakamayacaksan dönmenin ne lüzumu var, bilmiyorum.

Ama biliyorum ki ne bu hayat adil ne de insanoğlu saf...
Umutlanmak naif, hayıflanmaksa boş bir eylem. 

İmdi,

Bu yolda yürüken boş yere çabalamaktansa, umutlanmadan, hayıflanmadan, sağa sola bakmadan dümdüz geçip gitmek hayatın içinde olmak mı? Iskalamak mı hayatı?

Thursday, October 24, 2013

Nafile

Attığım her adım boşa düşüyor,
Yine de her seferinde düşmediğimi görüyor,
Yeniden bir adım daha diyorum.

Karanlıklarda yürüyorum,

Havada ağır bir koku var...
Küf, yıllanmışlık ciğerlerime doldukça,
Aldığım her nefes daha da ağırlaşıyor.

Karanlıklara yürüyorum...

Umut filizlenmek istiyor, 
Herkes el birliği edip, 
Her defasında kafasını koparıyor...

Karanlıklara kükrüyorum.

 

Tuesday, October 01, 2013

Nefret

İçindeki nefret, kora dönmüş ve gözlerine yansımıştı. İki alev topu şeytani bir gülümsemeyle daha da ürkütücü oluyor, uzun ve kemikli parmakların arasından yükselen puro dumanı semaya yükseldikçe, öfkenin aksak ritmine mistik bir edayla eşlik ediyordu.

Oturduğu koltuk çivili minderden, önündeki masa kızgın çeliktendi. Nefesi duman olmuş, burnundan akıyordu.

Bu öfke, yalandan, riyadan, yalakalıktan doğuyordu. Herkes birbirine lutfediyor, olmayanı olurmuş gibi gösteriyor, yapmadıklarından paye kapıyordu. Kurallar esniyor, sıralar bozuluyor, gölgeler her yeri sarıyor ve yaşam soru işaretlerinin peşi sıra bilinmezliklerle doluyordu.

Boynundan yüreğine sarkan ilmek, her kalp atışında onu boğuyordu. Bu kokuşmuş hayat ve sürüngenimsi insanlar midesini bulandırıyor. Zihin erozyonu önü alınamaz bir kanser gibi her yanı sarıyordu...

Purosundan derin bir nefes çekti ve vermedi... 

Monday, September 02, 2013

Kabulleniş

Bugün, kendimi kaybetmek için hiç bilmediğim, ıssız sokaklara saptım. Ayaklarım nereye giderse (ki aslında hiçbir yere gidesileri yoktu) o tarafa doğru boş boş salındım. Kendimi unuttuğum ender anlardan, her defasında, acıyla kendime geldim. Kısır döngümün umutsuzluğu içerisinde başladığım yere geri geldiğimde ise miskinlik kötü bir koku gibi üzerime yapışmış, göz kapaklarım iyiden iyiye ağırlaşmıştı. 

Benim gemim bu limanlardan ayrılalı öyle uzun zaman olmuş ki ne dönüşümü bekleyen var ne de varışımı. "Kayboluş" bir kabulleniş,

Thursday, August 29, 2013

Ciğer(siz)

Yaşananlar karşısında her nefeste ciğerlerim yanıyor. Akciğerlerimiz keseciklerden oluşuyor ya, o keseciklerin her biri bu ciğersizler yüzünde yanıyor, kül oluyor, yangın yerine dönüyor...

Ormanlar yok ediliyor,
Ağaçlar kesiliyor,
Gencecik fidanlar yakılıyor...

Bu ciğersizler soru sorulmasın, düşünülmesin, düşünülürse ifade edilmesin, edilirse duyulmasın istiyorlar.

Cinnet bir deniz ben yüzmeye doyamıyorum.

Wednesday, July 03, 2013

Mecal

Rüzgar esmez, su akmaz.
Ruhum kurudukça, gözlerimin feri çekildikçe, eriyen bir buz kitlesi misali bitiyorum.
Dünya yerinden oynarken ben parmağımı kımıldatamıyorum.
Haykırmak istiyorum, mecalim yok...
Bu bitiştir, yozlaşmadır, aşınmadır!

Monday, June 10, 2013

Manik depresif

İçinde bulunduğum ruh hali durağandan dengesize kayıyor, müsebbibi ben değilim. Kim mi? Etrafta bir gaz ve toz bulutu görüyor musunuz? İşte size ruh halimin meçhul faili. Aslında fail ortada da sorumluluğu üstlenen  (o yüreğe sahip) kimse yok ortada.

Kelimeler, kifayetsizliklerinden, utançlarından, sessiz çığlıklara dönüşmüş, yerine dibine girmeye çalışıyorlar. Umut hiç olmadığı kadar manik depresif. Bir öne çıkıyor, buradayım diye bağırıyor, bir geri çekilip korku dolu gözlerle karanlık koridorlara çekiliyor.

Anlayış, iletişim, paylaşım insan olmanın gerekleri derken, yanlış bilgilendirme, çarpıtma, aşırı bilgilendirme, eksik bilgilendirme hep insanlığın aleyhine dengeleri alt üst ediyor.

"Güneşin battığı yerde, küçük insanların gölgeleri uzun olur." diyor bir Çin atasözü ve ben hüngür ağlamakla bir yanardağ misali patlamak arası, gözleri kızıl bir canavara dönüşerek sessizlikten uzaklaşıyorum. Yavaş adımlar önce koşar adıma dönüşüyor sonra madde halinden sıyrılıp plazmaya dönüşüyorum...

Geriye acı, huzursuzluk ve açıkta kalan sinir uçları kalıyor.

Yazıklar olsun baskıyı ve zulmü kendine yöntem seçenlere!

Monday, May 27, 2013

Çağrı

Delilik çağırıyor,
Karşılık vermiyorum,
Aklımı yitirmediğimden değil,
Fark etmeyeceğinden.
Bu aklı başında verilmiş bir kararsa,
Neden kendimi burada yabancı hissediyorum?

Friday, May 03, 2013

Algının kapılarında duruken zihinden geçen düşünceler (geldiği gibi)

Bir eseri yaratanla, onu sonradan deneyimleyen 3. kişinin algıları elbette farklıdır. Yaratıcı, kaynağı kendisinde olanı ortaya koyarken, 3. kişi kendisine tamamen yabancı olanı kendi kişisel algılarıyla süslüyor; eserin, aslında kendi görmek, duymak, hissetmek istediklerini verdiğini sanıyor.

Yaratan - yaratılana hangi pencereden bakarsanız bakın sonuç hep benzer özellikler taşıyacak. Örneğin: yazar - okuyucu. besteci - dinleyici, tanrı - insan

Bu üç örneğin ilk ikisinde, ortaya koyan hep içinden çıkarttığı bir düşünceyi somutlaştırırken, ortaya çıkan hep yabancı bir 3.göz tarafından subjektif olarak yorumlanıyor. Üçüncü örnekte durum biraz daha karışık:

Burada yaratan herşeyi yaratmıştır. (ön kabulümüz bu olduğu müddetçe) Yarattıklarından yaşam ayrı bir eser, insan ayrı bir eser değerlendirilirse, insanın yaşamı değerlendirmesi de yine kendi sınırlı çerçevesinden ve elbette yaratıcıdan çok farklı bir pencereden olacaktır. HIrslarına, arzularına göre algıladığı yaşamda, suçu ve cezayı, ölümü ve doğumu hep kendi sınırlılığı içinde yorumlarken, yaratan yarattığını hep kendi dinamiklerinden çıkmış, kaynağından çağlamış bir pınar gibi kabullenip olduğunca kabullenecektir.

Yazar, eserini ortaya koyduğunda, her kelimenin onun için anlamı aslolanken, yazardan kopmuş bağımsız varlığını ilan etmiş eserin her bir okurun dünyasında bulduğu yankı tamamıyla farklı olup, kelimelerin duygu ve durumları ifade etmekteki kaypaklığı ne yazarı ne de okuyucuyu bir daha aynı platformda bir araya getirecektir. Her bir kelimeden fışkıran kontrol edilemez anlamlar, dökülen suyun kabını dolduramayacağı gerçeğinde olduğu gibi, zihinlerde yitip gidecektir.

İngiliz bir müzisyenin ortaya koyduğu bir pop şarkısı, bir Türk dinleyicisinin kulağında anlamsız kelimelerin yanı sıra güzel melodi ve armonisiyle tınlarken, Türkçeye çevrilmiş sözler, o melodiden bağımsız olarak okunduğunda tüm büyüsünü yitirecek ve geriye yalnızca edebi nitelikten yoksun, gelişigüzel bir araya getirilmiş dizeeler kalacaktır. Oysa, özgün dilinde dinlenen bir eser çok daha anlamlı ve çok daha zevke hitap eder olacaktır. Bu örnekte, yukarıda 2 paragrafta saymış olduğumuz örneklere ek olarak, algılayanın özelliklerindeki değişikliklerin de farklılıklara yol açabileceğini görüyoruz.

Bir klasik müzik eseri, klasik müziği doğuran kültürün içinden gelmeyenler için "öğretilmiş güzellik" olmaktan öteye geçemeyecektir. Oysa ki diğerinin genlerine işlenmiş bir algılyıştan söz etmek belki de yanlış olmayacaktır.

Anadilde dinlenmeyen bir şarkı, armoni ve melodisinin ötesinde, eseri ana dilinde dinleyene verdiği heyecanı tadı vermeyecektir.

Ve nihayetinde birey, yaşam karşısında sınırlılığı ve geçiciliğiyle yaşamın tadlarını gelişi güzel hissetmeye çalışırken, bir yolcu olduğu bilincini tam olarak hissedemeden göçüp gidecektir bu diyarlardan.