Bugünlerin sorunu "ruh"un yitip gitmiş olması. Kelimeleri bile bir araya getirmeye gelmiyor. Kurulan cümleler, geçtim güzel kokuyu, kötü dahi kokmuyor. Şu son üç cümleyi oku, nefeslen, bir daha oku: sıfır koku.
Renk desen: nafile bir renk bu ortaya çıkan. Rengin nafilesi olur mu deme. Bak şu son altı cümleye. Uzaktan bir tabloyu izler gibi izle. Ruhuna hitap eden bir renk yakalayabildin mi? ...
Hal böyle (sessizlik) olunca, hangi kelimeyi alıp hangi cümleye nereden başlasam sonu hep küfürle bitiyor.
İyisi, susmak.
Geçmişin ayak izlerinde bir adam...Uzun...uzak... Geleceğe bakan gözler; puslu, buzlu, yalnız... Ve bir günlük...
Thursday, October 24, 2019
Monday, October 21, 2019
Kartpostal
Sevgili Dostum,
Denizin mavi yeşil kokusu martıların çığlıklarıyla taşınırken balkona, sessizce durup şehri seyrediyor, etrafımdakileri dinliyorum: tam karşı yakadaki korudan, sahildeki parkın hemen üstünde tepelere doğru uzanan mezarlıktan, yaşamın getirdiklerinden ve renklerinden bahsediyorlar. Bir tablo bu, bir boğazdan bir diğerine gerilen tuvale çizilmiş.
Soruyorum kendi kendime, ben neresindeyim ressamı meçhul bu tablonun? Ben hangi fırça darbesiyim?
Biraz daha kulak kesiliyorum şehrin fısıldadıklarına: tüm sesler yabancı tınlıyor, iş başındaki uğultu orkestrası tam bir ahenkle çalmaya devam ediyor.
Biraz daha yaklaşıyorum tabloya: tüm çehreler bulanık ama durgun, tüm gözler boş ve yabancı.
Sonra bir adım geri çekiliyor, uzaktan bakıyorum, empresyonist bir tablo beliriyor gözlerimin önünde. Birden fark ediyorum ki yabancısıyım ben bu şehrin.
Bir sanat galerisinin önünden geçerken içeri girmiş, şehrin tablosu dikkatimi çekmiş, onu seyre dalmışım. Bakan göz olmuşum hiçbir zaman parçası olmadığım, olamayacağım bu tabloya...
Uzun lafın kısası bu şehir, bakıp durduğum bu tablonun, eve dönmeden önce arkasına iki satır karalayıp postaya vereceğim bir kartpostal kopyası, sanat galerisinin hatıralıklar bölümünden satın aldığım.
Denizden esen tuzlu, ılık kokuyu ciğerlerime çekiyor ve balkondan içeri giriyorum.
Yarın dönüyorum, sana kart atarım.
Denizin mavi yeşil kokusu martıların çığlıklarıyla taşınırken balkona, sessizce durup şehri seyrediyor, etrafımdakileri dinliyorum: tam karşı yakadaki korudan, sahildeki parkın hemen üstünde tepelere doğru uzanan mezarlıktan, yaşamın getirdiklerinden ve renklerinden bahsediyorlar. Bir tablo bu, bir boğazdan bir diğerine gerilen tuvale çizilmiş.
Soruyorum kendi kendime, ben neresindeyim ressamı meçhul bu tablonun? Ben hangi fırça darbesiyim?
Biraz daha kulak kesiliyorum şehrin fısıldadıklarına: tüm sesler yabancı tınlıyor, iş başındaki uğultu orkestrası tam bir ahenkle çalmaya devam ediyor.
Biraz daha yaklaşıyorum tabloya: tüm çehreler bulanık ama durgun, tüm gözler boş ve yabancı.
Sonra bir adım geri çekiliyor, uzaktan bakıyorum, empresyonist bir tablo beliriyor gözlerimin önünde. Birden fark ediyorum ki yabancısıyım ben bu şehrin.
Bir sanat galerisinin önünden geçerken içeri girmiş, şehrin tablosu dikkatimi çekmiş, onu seyre dalmışım. Bakan göz olmuşum hiçbir zaman parçası olmadığım, olamayacağım bu tabloya...
Uzun lafın kısası bu şehir, bakıp durduğum bu tablonun, eve dönmeden önce arkasına iki satır karalayıp postaya vereceğim bir kartpostal kopyası, sanat galerisinin hatıralıklar bölümünden satın aldığım.
Denizden esen tuzlu, ılık kokuyu ciğerlerime çekiyor ve balkondan içeri giriyorum.
Yarın dönüyorum, sana kart atarım.
Friday, October 18, 2019
Cevap Alamadığım Mektuplar /2
Kadim Dostum,
Kal sağlıcakla.
A.
Neden ben de bir Kafka ya da bir Buzatti olamıyorum? Onların ruhundan taşan kelimeler benim de kalemimden fışkırmıyor? Dile gelemeyişin temelinde yatan kısırlığın, tembelliğin altında yatan ne?
Sessizliğimin derinliklerinde, benliğimin alt katmanlarında akan nehrin suları yüzeye ulaşsın istiyorum, zira bu kimsesiz akış bir tür kısır döngü ve beni çoğalmaktan alıkoyuyor. Uzun gecelerin uykusuz sabahlarında hep aynı ben'e uyanmak yaşamı boşa harcamak değilse nedir?
Süre giden yaşamım kendinin farkına varmadan, kendini çoğaltmadan, yaşama değer katmadan bir sona varacaksa eğer bu karın ağrısı da neyin nesi?
Sorular sel olup akarken, cevaplar tam yanı başımdaymış, ama ben onları neden göremiyormuşum gibi geliyor? Yoksa cevaplanacak sorular yok da ben mi garip bir sanrı görüyorum?
Kalem, kağıdın üzerinde kayıp giderken bir kağıda bir kendime bakıyorum, sonra her şeyi yırtıp atmak istiyorum. Soruları bir yana bırakıp akıp gitmek istiyorum, kendimi salamıyorum. Neden dersin?
Ben gölgelerde süzülürken sen yeni doğan güne ışıl ışıl gözlerle mi bakıyorsun? Nasıl oluyor da aynı hava aynı su bu kadar farklı etki ediyor aynı ananın farklı çocuklarına?
Biliyorsun, kelimeler değil benim aradığım, o nedenle sus, yorma kendini...
Kal sağlıcakla.
A.
Cevap Alamadığım Mektuplar /1
Sevgili Dost,
Sevgiyle
A.
Biliyorum, bu mektup hiç eline ulaşamayacak. Bu senin var olup olmamanla ilgili değil. Belki sen etten ve kemikten bir vücuda sahipsin ve orada bir yerlerdesin. Sorun bende. Ben, sana inanmıyorum, daha doğrusu inancım kalmayan şeyleri, cevabını bulamadığım soruları, soruları cevaplayacak kimse bulamadığım için kaleme alıyorum. Bakarsın gün gelir bunları postaya veririm. Ama bil ki cevap beklemiyorum.
Şimdi ilk sorum şu: umudun izini kaybettiğim bu çıkmaz sokağa ne zaman daldım. Hayatın güzellikleri hemen yanı başımda iken neden kendimi onlara uzanamayacak kadar güçsüz hissediyorum. Tek atımlık bu hayat kurşununu nasıl oluyor da bu kadar fütursuzca havaya sıkıyorum ve yine de kendime hakim olamıyorum? Kontrolü ne zaman kaybettim?
Dur, hemen kağıdı kalemi eline alma. Önce bir düşün. Kendin bana akıl verecek halde misin? Eğer birlikte batacaksak bu derin ve umutsuz karanlığa, hiç gelme peşimden. Ilk satırlarda da yazdım, ben bir cevap beklemiyorum. Benim sorularım tek yönlü uçak bileti gibi. Gidiyorum, dönmeyeceğim...
Kadim Dostum,
Iflah olmaz, dayaklık bir adamım belki, ama dostun belledin beni bir kere.
Belki görüşürüz, konuşuruz, ama bu sorularımı değil başka şeyler konuşalım olur mu?
Sevgiyle
A.
Tuesday, July 16, 2019
Hayata çıkıyorum...
Tatil ve hayat birbirine çok benzer.
Tatile çıkarken yapılan planlar, planlar, planlar...
Zaman kısıtlı!
Tatilden dönerken yarım kalanlar, beklenmedikler, bir dahakineler...
Hatta bazen yarıda dönmeler.
Hayat?
İşte hayat da bir tatil,
Yarım kalmışlıklar aynı,
Hiç yaşanamamışlıklar aynı,
Beklenmedikler aynı
Yalnızca
Nereden geldiğimiz nereye döndüğümüz meçhul!
Ha, bir de ne zaman döneceğimiz...
Tatile çıkarken yapılan planlar, planlar, planlar...
Zaman kısıtlı!
Tatilden dönerken yarım kalanlar, beklenmedikler, bir dahakineler...
Hatta bazen yarıda dönmeler.
Hayat?
İşte hayat da bir tatil,
Yarım kalmışlıklar aynı,
Hiç yaşanamamışlıklar aynı,
Beklenmedikler aynı
Yalnızca
Nereden geldiğimiz nereye döndüğümüz meçhul!
Ha, bir de ne zaman döneceğimiz...
Wednesday, June 26, 2019
Yangın ve çaresizlik
Bir rüzgar esiyor serinden...
Yüreğim yanıyor ta derinden.
Bir kız çocuğu babasının kollarında ,
Sarılmış umutla ve fakat umut boğulmuş onların yolculuğunda.
Ateş kör olmuş beni dağlıyor,
Tüm dünya boş gözlerle izliyor.
Yüreğim yanıyor ta derinden.
Bir kız çocuğu babasının kollarında ,
Sarılmış umutla ve fakat umut boğulmuş onların yolculuğunda.
Ateş kör olmuş beni dağlıyor,
Tüm dünya boş gözlerle izliyor.
Yabancılar
Bir ben var bir de beni tanımayanlar.
Bir sen var bir de seni tanımayanlar.
Sen, bana beni tanımayan;
Ben sana seni tanımayan.
Biz birbirimize iki yabancı ama farkında olmayan...
Bir sen var bir de seni tanımayanlar.
Sen, bana beni tanımayan;
Ben sana seni tanımayan.
Biz birbirimize iki yabancı ama farkında olmayan...
Monday, June 24, 2019
Uzun bir aradan sonra
Uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlıyorum. Biliyorum zor olacak biliyorum düşe kalka ilerleyeceğim ancak içimden bir şeyler beni zorluyor.
"Yazmak zamana düşünceleri kazımaktır."
Diyorum kendi kendime.
O halde...
Bir fikre gönül vermek ve onun uğruna mücadele yoluna girmek enteresan bir süreci tetikliyor. Yüksek motivasyonun yanı sıra belli alanlarda motivasyonu kaybetmeye de neden oluyor. Uzun süredir kabullenip yanınızda gördüğünüz dostlarınızın neden kendi inandığınız davada yer almadıklarını - ama sözde savunuculuklarını yaptıklarını gördüğünüz halde - sorgulamaya ve diğer gündelik rutinlerindenki can sıkıcılığı görmeye başlıyorsunuz. İşte bu noktada normalleşmekle var olanı düzeni yıkmak arasında bir yerde sıkıştığınızı fark ediyorsunuz.
Var olanı yıkıp yeniden doğumun sancısını yaşama cesaretini göstermek mi yoksa düzeni koruyup doğmak üzere olanı bir kenara koyup, kürtajın buruk tadını yaşamak mı?
Uzun bir aradan sonra yola düştüm tekrar. Yol uzun, hayat kısa, dert çok... Yolun sonu malum, yol muallak, irade bulanık. Ve ben yürüdükçe sona yaklaşıyorum.
Tuesday, March 13, 2018
Tuesday, March 06, 2018
Dosta veda...
En sıkı dostluklar hep sessizliklere saklanmış. Herkes ve herşey sustuğunda onlar konuşuyor ve özleniyorlar.
Sunday, October 12, 2014
Fener
Gecenin yalnızlığını, günün ardından,
üzerime bir yorgan gibi örtüyorum.
Solup giden gündüz siluetleri,
cama vuran yağmur damlaları misali sekiyorlar yalnızlığımdan.
Düşüncelerim hem susuyor hem de içimi ısıtıyorlar.
Onların orada olduğunu ve dile gelmeseler de beni ben yaptıklarını bilmek garip bir huzur salıyor ruhum semalarına.
Evlerin ışıkları gecenin içinde ateş böcekleri misali bir yanıyor bir sönüyor.
Karanlıkta süzülen bana yol gösteriyorlar usulca.
Kendi içlerinde nice dünyalar olsa da bana yalnızca soluk sokak lambaları.
Kendime döndüğüm her akşam olduğu gibi bu akşam da dünyanın bir ucunda fırtınaların içinde dünyanın geri kalanından habersiz, sessiz, sönük ve suskun yanan bir fenerim...
Ta ki ertesi güne kadar, o da gelirse...
Tuesday, August 05, 2014
Mana?
İçimi yarıp dışa çıkarasım geliyor bazen.
Mutlu yüzlerimiz hayatın tadını çıkarıyor, ama dibe dalıp da içine battığımız rezaleti görünce
kah sessiz sessiz ağlıyorum kah ruhumu alıp gidiyorum.
Uzaklar ben gittikçe daha uzağa gidiyor, bana yakın olansa hep karanlığın havasız tadı oluyor.
Mutlu yüzlerimiz hayatın tadını çıkarıyor, ama dibe dalıp da içine battığımız rezaleti görünce
kah sessiz sessiz ağlıyorum kah ruhumu alıp gidiyorum.
Uzaklar ben gittikçe daha uzağa gidiyor, bana yakın olansa hep karanlığın havasız tadı oluyor.
Tuesday, July 15, 2014
Giden ve Gelen // Gece
Parmaklardan dökülen notalar, boş odalardan semalara ve oradan da dar ve yalnız sokaklara götürüyor beni. Adımlar gecenin ıslak sessizliğinde binaların duvarlarında yankılanıyor, sonra da yitip gidiyorlar. Onlarla birlikte ben de parça parça sonsuza dağılıyorum.
Gecenin içinde sarılı beyazlı yanan ışıklar, zaman zaman sıcaklık zaman zamansa buz gibi bir soğukluk hissi veriyor yüreğime. Ilık bir akıntı kapladığımda yüreğimi, göz kapaklarım zamanın ağırlığına direnmiyorlar artık. Ve fakat hemen sonra açıyorum onları, çatlayan bir notayla. Bir ürperme geçiyor zihnimin en derin köşelerinden, diğerlerine sürtünmemeye çalışarak.
Ben burada bu tiyatroyu izlemek için duruken, biliyorum ki gerçekliği kaçırıyorum. Parmaklarım gayri ihtiyari geziniyorken kelimelerin üzerinde, bunun da sıradan bir hikaye olmamasını umuyorum.
Bu notalardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, zira benden gidenler bir başka bende biraz eksik biraz fazla ama yeni bir benle karşıma çıkacak. O zaman ona bakacağım ve geçmişten tanıdık bir yüz gördüğüme yemin edebilmeme rağmen onun kim olduğunu bilemeyeceğim. O artık bir yabancı olacak benim için gecenin içinden notayla gelen!
Kaldırımlar ve gece beni yutuyor,
Yeni güne doğuyorum.
Dünü unutuyorum...
Gecenin içinde sarılı beyazlı yanan ışıklar, zaman zaman sıcaklık zaman zamansa buz gibi bir soğukluk hissi veriyor yüreğime. Ilık bir akıntı kapladığımda yüreğimi, göz kapaklarım zamanın ağırlığına direnmiyorlar artık. Ve fakat hemen sonra açıyorum onları, çatlayan bir notayla. Bir ürperme geçiyor zihnimin en derin köşelerinden, diğerlerine sürtünmemeye çalışarak.
Ben burada bu tiyatroyu izlemek için duruken, biliyorum ki gerçekliği kaçırıyorum. Parmaklarım gayri ihtiyari geziniyorken kelimelerin üzerinde, bunun da sıradan bir hikaye olmamasını umuyorum.
Bu notalardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, zira benden gidenler bir başka bende biraz eksik biraz fazla ama yeni bir benle karşıma çıkacak. O zaman ona bakacağım ve geçmişten tanıdık bir yüz gördüğüme yemin edebilmeme rağmen onun kim olduğunu bilemeyeceğim. O artık bir yabancı olacak benim için gecenin içinden notayla gelen!
Kaldırımlar ve gece beni yutuyor,
Yeni güne doğuyorum.
Dünü unutuyorum...
Tuesday, June 03, 2014
Özgürlük Manifestosu
1. Varlığım ne seninkine ne de bir diğerine bağlıdır.
2. Mutluluğumu paylaşıyor olmam, isteğimdir; ihtiyacım değil.
3. Paylaşmak isteğimdir, ihtiyacım değil.
4. Paylaşmak istememek senin seçimindir, herkes seçimlerinde özgürdür.
5. Senin özgürlüğün benim mutsuzluğum olmadığı sürece, seçimlerine saygı duyarım.
6. Özgürlükler çakıştığında, paylaşmak istiyorsak, ödün vermek iki tarafın da seçimi olmalıdır.
2. Mutluluğumu paylaşıyor olmam, isteğimdir; ihtiyacım değil.
3. Paylaşmak isteğimdir, ihtiyacım değil.
4. Paylaşmak istememek senin seçimindir, herkes seçimlerinde özgürdür.
5. Senin özgürlüğün benim mutsuzluğum olmadığı sürece, seçimlerine saygı duyarım.
6. Özgürlükler çakıştığında, paylaşmak istiyorsak, ödün vermek iki tarafın da seçimi olmalıdır.
Wednesday, May 14, 2014
Kömürün Değil Utancın Karası
Bu ciğer onlar için yanıyor.
Ciğeri yanmayanlar, insanlıktan nasibini almayanlar hiçbir zaman bu acıyı hissedemeyecekler.
Buna kader diyenler, ihmali görmezden gelip, cinayete ortak olanlar olarak kalmaya devam edecekler.
Orada yatan kardeşlerimiz ne savaşa gittiler ne de başkaldırdılar,
Tek mücadele ekmekti...
O ekmeği toprağın altına gömenler ve görmezden gelenler
Ne affedilir ne de insandır!
Kardeşim sen artık rahat uyu.
Bu acı ve utanç artık bizimle.
Bunun yükü bundan böyle bizde.
Ve sen, kendini biliyorsun!
Utanç içinde bil ki kendine ve senin gibilere insan dediğin sürece
ben insan değilim!
Ciğeri yanmayanlar, insanlıktan nasibini almayanlar hiçbir zaman bu acıyı hissedemeyecekler.
Buna kader diyenler, ihmali görmezden gelip, cinayete ortak olanlar olarak kalmaya devam edecekler.
Orada yatan kardeşlerimiz ne savaşa gittiler ne de başkaldırdılar,
Tek mücadele ekmekti...
O ekmeği toprağın altına gömenler ve görmezden gelenler
Ne affedilir ne de insandır!
Kardeşim sen artık rahat uyu.
Bu acı ve utanç artık bizimle.
Bunun yükü bundan böyle bizde.
Ve sen, kendini biliyorsun!
Utanç içinde bil ki kendine ve senin gibilere insan dediğin sürece
ben insan değilim!
Monday, May 12, 2014
Sürü, Tanrı, Ben...
Bu şehir kalabalık, soğuk ve ruhsuz! Bireyi yalnızlaştırıyor. Yalnızlaşan bireyin hezimetleri arttıkça artıyor. Yalnızlık ve süregiden hezimetler zinciri, bir tanrıya yaslanma ya da bir sürüye katılma hissini kuvvetlendiriyor. İlkel olan tekrar canlanıyor ve bireysel başarıların yokluğunun(azlığının) yerini kitlenin başarıları alıyor. Sürünün kazancı, bireyde tezahür ediyormuş hissi yaratıyor. Bu fiktif kazançla gelen geçici mutluluk kısa zamanda daha büyük bir hezeyana ve öfkeye bırakıyor yerini.
...
Sürüden ayrılalı uzun zaman olmuş. Açlık, gözlerinden nefretle fışkırıyor. Aç acına dolandığı diyarlarda önüne çıkan her canlı birer av görünüyor gözüne. Açlığı, yiyeceğe karşı olduğu kadar zafere ve kendini var etmeye karşı! Sürüye katılmayanın bir hiç olduğunun farkında olsa da vazgeçmiyor. Tek başına var olma gururu kendisinin yitip gitmesine, ölmesine sebep olacak olsa dahi bu yoldan yürüyecek.
...
Yalnızlığın yükü omuzlarını çökerttikçe, tanrısız ve sürüsüz kalmış birey, çareyi yakın çevresinde arıyor. Aslında yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor. Kendi kendini var edecekken, diğer bireylerin bilinmez, gri alanlarında kurtuluşu arıyor, ancak sinsi ajanlar akkor gözler, ruhsuz yüzlerle onu uzattığı eli bekliyorlar karanlık köşelerde. Bu akıntıya karşı bir başına ayakta duramazken, kökü çok derinlere gitmeyen dallara sarılmak kısa süreli bir yanılsamadan başka bir işe yaramıyor.
...
Güç, onu çabuk terkediyor. Görüyor ki kaynağı kısır, yolu uzun. Biliyor ki bu nefes bu bedende fazla durmayacak. Çatlaktan akan su misali akıp gidiyor. Dizleri üstüne düştüğünde iradesi hala dimdik ayakta ve durumu kabullenememiş, sürünmeye devam ediyor. Gökyüzünde onun için dönmeye başlayan leş yiyicilerin gölgeleri, sona yaklaştığını haber veriyor. Hata yapmadığına ve seçiminin peşinden, sonuna kadar gitmenin doğru olduğuna, HALA, inanıyor. Ölüm değildi onu korkutan, sürünmekti, acının uzayıp gitmesiydi. Hiç haz alamazken yaşamaktansa, göçüp gitmeyi yeğlerdi, bunun için terk etmişti sürüyü de tanrıyı da...
...
Yaşam öyle ya da böyle devam ediyor, senli ya da sensiz. Sen sürünsen de mutlu olsan da öyle bir kudretle var olmaya devam ediyor ki bir hiç olduğunu anladığında aslında hiçbir şeyin fark etmediğini görüyorsun. O gözler boş bakıyor, o bilinç boşa akıyor, o hayat sona yaklaşıyor.
Kime ne?
Thursday, May 08, 2014
Böyle günler
Böyle günlerde içimi dış; tersimi yüz edesim geliyor.
İlkel beni ortaya çıkarayım, insanlar gerçek benle karşılaştıklarında, yüzlerinde aşina olmadığım bir korkuyla sağa sola kaçışsınlar istiyorum.
O karşı konulmaz öfke, delice bir sırıtmayla birleşsin ve bunca zamandır biriken öfke boşalsın gökyüzünden umarsızca...
Şair demiş ya "Beni bu güzel havalar mahvetti"**
Ona göndermem olsun,
Beni böyle havalar mahvetti,
Böyle havalarda kendimden, değer verdiklerimden geçip öfkeme yenik düştüm.
Böyle havalarda kaçıp gittim uzaklara, bilinmeyen bir tutkunun esiri oldum,
Yaşadığını sana bu zavallılara öfkelendikçe uzaklaştım!
Böyle günlerde çıldırasım geliyor.
------------------------------------
**Orhan Veli
İlkel beni ortaya çıkarayım, insanlar gerçek benle karşılaştıklarında, yüzlerinde aşina olmadığım bir korkuyla sağa sola kaçışsınlar istiyorum.
O karşı konulmaz öfke, delice bir sırıtmayla birleşsin ve bunca zamandır biriken öfke boşalsın gökyüzünden umarsızca...
Şair demiş ya "Beni bu güzel havalar mahvetti"**
Ona göndermem olsun,
Beni böyle havalar mahvetti,
Böyle havalarda kendimden, değer verdiklerimden geçip öfkeme yenik düştüm.
Böyle havalarda kaçıp gittim uzaklara, bilinmeyen bir tutkunun esiri oldum,
Yaşadığını sana bu zavallılara öfkelendikçe uzaklaştım!
Böyle günlerde çıldırasım geliyor.
------------------------------------
**Orhan Veli
Monday, February 24, 2014
Hiç Ülkede Gerçek Bir Paylaşım
(Hiç olmayan bir ülkede, yaşanmamış bir zamanda gerçek bir paylaşım. Sen ve ben)
Uzun Uzak Adamdan:
"Hava soğukça, yağmur damlaları hiç durmadan düşüyorlar, bir saçak altına sığınmışız. Soğuk küçük küçük ısırıyor bizi. Bir tapınağın avlusunda huzuru yağmur altında üşüyerek yaşıyoruz. Konuşmuyoruz, anı paylaşıyoruz. Ağzımızdan çıkan buhar yağmur damlalarına inat göğe yükselip kayboluyor.
Avlunun zeminindeki toprak yavaş yavaş yumuşuyor. Tek katlı uzunlamasına yapının diğer köşesinde iki yaşlı adam Çin satrancı oynuyor. Savaş alanında çarpışan filler, atlar, savaşçılar…
Seni hafifçe dürtüyorum, gözümle adamları işaret ediyorum. Kafanla onaylıyorsun, sen de görmüşsün.
Sonra bırakıyoruz yağmur yağsın…"
Kadim Dostundan:
"İzleyenleri önce umutsuzluğa sonra da deliliğe sürükleyecek bir tiyatro oyunundan kesitlerin yer aldığı bir hayatı yaşayan insanları izlerken varılacak nokta neresidir? O insanlardan biri olduğunu fark etmek mi, yoksa yasak oyuna dair soylenmemesi gereken şeyleri işitip bir daha asla bilmeyecek gibi yapamayacak oluş mu?
Gerçek felaketin aslında ortada gerçekten bir felaket olmadığını fark eden insanlardan korkmaya gerek var mı?
Derin, kirli, karanlık sulardan müteşekkil bir gölün üzerine yerleşmiş atlama taşlarından birinin üstünde bulsan kendini, bir taştan diğerine gecişin her seferinde patikana bir adım daha ekleyecektir. Peki o patikayı belirleyen ne? Taşların birbirine olan mesafesi, komşuluğu da denebilir ilk bakışta. Peki taşlar neden o sekilde dizili?
Sonsuzluğu kıramayacağını fark eden bilincin bir yandan kendini, diğer yandan başkalarını tüketmek dışında bir seçeneği olabilir mi?
Maskesini çıkarmaya çalışırken maske giymediğini fark edeni tedavi etmek söz konusu olabilir mi?
Sarı Kralın neyi gösterdiğini merak ettim uzunca bir süre ama sonra aklıma başka bir şey geldi: Sarı Kral neyi göstermiyor?
Daha fazla dusunmeye ve yazmaya korkuyorum. Bir yandan da o yasak oyunu merak ediyorum."
Uzun Uzak Adamdan:
"Merak, kadim dostum, o adımı çoktan attığının ve bir daha, huzurlular ülkesine, geri dönemeyeceğinin zira köprüleri çoktan yaktığının, bu yaşamda vücut bulmuş halidir.
Artık o gölge seni, beni hep takip edecek; Her karanlık sokakta büyüyerek ve her aydınlık günde bir karanlık köşe bularak. Merak olarak kök salan düşünce, kökler derine yürüdükçe büyüyerek dev bir kaygı çınarına dönüşecek ve neticede aklı selim diyarından bir gemi ayrılacak, dümeni boş, rotası belirsiz.
İçinde yaşadığımız tüm kurak günlere rağmen, olmayan ülkede yağmur altında yürüyüşümüz devam ederken, dağın aşağılarında kamp kuran sis orduları tüm gerçekliği öylesine sessizce yutuyor ki, sana, bana durup kabullenmek kalıyor.
“İzleyenleri önce umutsuzluğa sonra da deliliğe sürükleyecek bir tiyatro oyunu”na gelince. Bizim merakımız bu oyunun ne sonuna ne başına, aslında daha ziyade perde arkasını, yönetmenini ve imgesel olarak kimi betimlediğini merak ediyoruz.
Sarı imparatorun, çay setlerinde, güneşli bir günde, yüzümüzde geleceğe umutla parlayan bir tebessüm eşliğinde benimle yürür müsün?"
Wednesday, January 15, 2014
Alıştığım, sonrası - öncesi
Tuttuğunu bırakmak kolay değildir,
Bırakacağına inandırmaya çalışırken kendini, hep umut edersin, "acaba son bir kere birşeyler değişir de bırakmak zorunda kalmaz mıyım?" diye..
Sonra an gelir, kaçamazsın artık, bırakırsın...
İçinde toprak kaymaları yaşanır, büyük bir boşluk alır
tüm geçmişin,
yaşanmışlıkların,
sahiplenmelerin
yerini.
Kocaman bir boşluk; nefes aldıkça büyük çatlaktan buz gibi bir hava dolar içeri.
Sen Bıraktıktan ve o gittikten sonra sen, sen olmaktan çıkarsın;
boşluk, kendi kendini doldurur zamanla, daha sert bir dolguyla, daha az duygu daha çok öfkeyle.
Sonunda boşluk gider, soğuk söner, ateş harlar seni...
Kor alevin yankısı öfkende parlar!
Gözün kararır, yakarsın, yanarsın...
Bırakacağına inandırmaya çalışırken kendini, hep umut edersin, "acaba son bir kere birşeyler değişir de bırakmak zorunda kalmaz mıyım?" diye..
Sonra an gelir, kaçamazsın artık, bırakırsın...
İçinde toprak kaymaları yaşanır, büyük bir boşluk alır
tüm geçmişin,
yaşanmışlıkların,
sahiplenmelerin
yerini.
Kocaman bir boşluk; nefes aldıkça büyük çatlaktan buz gibi bir hava dolar içeri.
Sen Bıraktıktan ve o gittikten sonra sen, sen olmaktan çıkarsın;
boşluk, kendi kendini doldurur zamanla, daha sert bir dolguyla, daha az duygu daha çok öfkeyle.
Sonunda boşluk gider, soğuk söner, ateş harlar seni...
Kor alevin yankısı öfkende parlar!
Gözün kararır, yakarsın, yanarsın...
Monday, January 13, 2014
"Can"ın ardından...
6:10 uçağı 7:10'da iniş yapıyor rüzgarlı bir Karadeniz sabahına. Hava limanından sonra otobüs yolcuğu iki saat sürüyor. Deniz, dağ, virajlar, hava, su hep aynı. Ne var ki değişen bir şeyler vardı bugün benim için; Bugün burada bulunma sebebim...
Kadim aile dostumuzun, 30'lu yılların ikinci yarısında başlayan hayat yolculuğu dün sona ermiş. Herkes diyor ki hava dün günlük güneşlikti, bugünse fırtına, yağmur yağış. Doğa gidenin ardından öfkeleniyor, göz yaşı döküyor... Onu toprak ananın kollarına yatırıyoruz, daha evvel nice dostlara yaptığımız gibi. Gözlerimden akan yaşlar yağmurlara karışıyor. İçim akıyor her damlayla, anılar benden taşıyor, görüntü buğulanıyor, kalabalık bir anda yok oluyor, alacakaranlıkta anılarımla yapayalnız kalıyorum. Dizlerim güçsüz, nefesim solgun, eriyorum, bitiyorum.
Göz açıp kapama süresinde geçmişe gidiyorum: güneşli bir yaz günü, deniz pırıl pırıl parlıyor.
O, koltuğunun altında günün gazetesi ve benim için kitapçıdan aldığı kitaplarla çıkageliyor, ağır adımlarla. Gözlerinde geleceğe umut saçan bir ışıltı, "ateş adam" diye sesleniyor bana. Hayatın kara kuytularını hep görmüştü, ancak belki de o zamanlar umudu bende görüyordu, bana ve geleceğe inanıyordu. Ya da belki de daha körpecik bir dimanın hayallerini şimdiden kırmak istemiyordu. Kendi mücadelelerinde ulaşamadıkları mutlu sonlara benim ulaşacağımı düşünüyordu belki de. Kitapları ve gazeteleri bana teslim ettikten sonra babamla bir sohbete girişiyorlar yemek hazır olana kadar. Yemek sonrası Türk kahveleri içiliyor, sigaralar tellendiriliyor, karşılıklı gazeteler okunuyor ve sessiz saatler geçiyor. O zamanlar anlamazdım susarak nasıl sohbet edilebildiğini ya da bir şeylerin nasıl paylaşılabildiğini. Sonra sonra anladım ki, sözlerin ötesine geçmiş dostluklarda kelimelere ihtiyaç kalmıyormuş. Akşam üzeri, geldiği gibi giderdi... Gitmesin isterdim, arkasından bakakalırdım. "Gitme" diyemezdim, bilirdim ki desem de durduramazdım. Ve yine bilirdim ki o gitse de varlığı hep bizimleydi, yanımızdaydı.
Aradan geçen yıllarda, önce babam göçüp gitti bu dünyadan, tanıdığım en güçlü adam. Ardından birlikte bakakaldık, ben babasız, o kardeşsiz. Şimdi o da gitti ve ben yapayalnız... Gitmesin isterdim, ama şimdi daha iyi biliyorum ki, bir kere yola çıktıysa durmazdı artık.
Bugün 13 Ocak 2014. Hayat nehri akmaya devam ediyor ve tüm yüce çınarları suyuna katıp götürüyor. O geçiyor ben bakıyorum, her geçen gün özlediklerimin sayısı artıyor.
Yağmur şiddetini artırdı. Kağıdım, purom, gözlerim ıslanıyor. Yine de uzaklarda bir yerlerde umudum tütmeye devam ediyor. Gidenlere selam olsun, gelen günler elbet bizi de alır. O güne kadar bu nehir akar, biz bakar!
Subscribe to:
Posts (Atom)