Monday, June 10, 2013

Manik depresif

İçinde bulunduğum ruh hali durağandan dengesize kayıyor, müsebbibi ben değilim. Kim mi? Etrafta bir gaz ve toz bulutu görüyor musunuz? İşte size ruh halimin meçhul faili. Aslında fail ortada da sorumluluğu üstlenen  (o yüreğe sahip) kimse yok ortada.

Kelimeler, kifayetsizliklerinden, utançlarından, sessiz çığlıklara dönüşmüş, yerine dibine girmeye çalışıyorlar. Umut hiç olmadığı kadar manik depresif. Bir öne çıkıyor, buradayım diye bağırıyor, bir geri çekilip korku dolu gözlerle karanlık koridorlara çekiliyor.

Anlayış, iletişim, paylaşım insan olmanın gerekleri derken, yanlış bilgilendirme, çarpıtma, aşırı bilgilendirme, eksik bilgilendirme hep insanlığın aleyhine dengeleri alt üst ediyor.

"Güneşin battığı yerde, küçük insanların gölgeleri uzun olur." diyor bir Çin atasözü ve ben hüngür ağlamakla bir yanardağ misali patlamak arası, gözleri kızıl bir canavara dönüşerek sessizlikten uzaklaşıyorum. Yavaş adımlar önce koşar adıma dönüşüyor sonra madde halinden sıyrılıp plazmaya dönüşüyorum...

Geriye acı, huzursuzluk ve açıkta kalan sinir uçları kalıyor.

Yazıklar olsun baskıyı ve zulmü kendine yöntem seçenlere!

Monday, May 27, 2013

Çağrı

Delilik çağırıyor,
Karşılık vermiyorum,
Aklımı yitirmediğimden değil,
Fark etmeyeceğinden.
Bu aklı başında verilmiş bir kararsa,
Neden kendimi burada yabancı hissediyorum?

Friday, May 03, 2013

Algının kapılarında duruken zihinden geçen düşünceler (geldiği gibi)

Bir eseri yaratanla, onu sonradan deneyimleyen 3. kişinin algıları elbette farklıdır. Yaratıcı, kaynağı kendisinde olanı ortaya koyarken, 3. kişi kendisine tamamen yabancı olanı kendi kişisel algılarıyla süslüyor; eserin, aslında kendi görmek, duymak, hissetmek istediklerini verdiğini sanıyor.

Yaratan - yaratılana hangi pencereden bakarsanız bakın sonuç hep benzer özellikler taşıyacak. Örneğin: yazar - okuyucu. besteci - dinleyici, tanrı - insan

Bu üç örneğin ilk ikisinde, ortaya koyan hep içinden çıkarttığı bir düşünceyi somutlaştırırken, ortaya çıkan hep yabancı bir 3.göz tarafından subjektif olarak yorumlanıyor. Üçüncü örnekte durum biraz daha karışık:

Burada yaratan herşeyi yaratmıştır. (ön kabulümüz bu olduğu müddetçe) Yarattıklarından yaşam ayrı bir eser, insan ayrı bir eser değerlendirilirse, insanın yaşamı değerlendirmesi de yine kendi sınırlı çerçevesinden ve elbette yaratıcıdan çok farklı bir pencereden olacaktır. HIrslarına, arzularına göre algıladığı yaşamda, suçu ve cezayı, ölümü ve doğumu hep kendi sınırlılığı içinde yorumlarken, yaratan yarattığını hep kendi dinamiklerinden çıkmış, kaynağından çağlamış bir pınar gibi kabullenip olduğunca kabullenecektir.

Yazar, eserini ortaya koyduğunda, her kelimenin onun için anlamı aslolanken, yazardan kopmuş bağımsız varlığını ilan etmiş eserin her bir okurun dünyasında bulduğu yankı tamamıyla farklı olup, kelimelerin duygu ve durumları ifade etmekteki kaypaklığı ne yazarı ne de okuyucuyu bir daha aynı platformda bir araya getirecektir. Her bir kelimeden fışkıran kontrol edilemez anlamlar, dökülen suyun kabını dolduramayacağı gerçeğinde olduğu gibi, zihinlerde yitip gidecektir.

İngiliz bir müzisyenin ortaya koyduğu bir pop şarkısı, bir Türk dinleyicisinin kulağında anlamsız kelimelerin yanı sıra güzel melodi ve armonisiyle tınlarken, Türkçeye çevrilmiş sözler, o melodiden bağımsız olarak okunduğunda tüm büyüsünü yitirecek ve geriye yalnızca edebi nitelikten yoksun, gelişigüzel bir araya getirilmiş dizeeler kalacaktır. Oysa, özgün dilinde dinlenen bir eser çok daha anlamlı ve çok daha zevke hitap eder olacaktır. Bu örnekte, yukarıda 2 paragrafta saymış olduğumuz örneklere ek olarak, algılayanın özelliklerindeki değişikliklerin de farklılıklara yol açabileceğini görüyoruz.

Bir klasik müzik eseri, klasik müziği doğuran kültürün içinden gelmeyenler için "öğretilmiş güzellik" olmaktan öteye geçemeyecektir. Oysa ki diğerinin genlerine işlenmiş bir algılyıştan söz etmek belki de yanlış olmayacaktır.

Anadilde dinlenmeyen bir şarkı, armoni ve melodisinin ötesinde, eseri ana dilinde dinleyene verdiği heyecanı tadı vermeyecektir.

Ve nihayetinde birey, yaşam karşısında sınırlılığı ve geçiciliğiyle yaşamın tadlarını gelişi güzel hissetmeye çalışırken, bir yolcu olduğu bilincini tam olarak hissedemeden göçüp gidecektir bu diyarlardan.

Saturday, April 20, 2013

Monolog


Eğer biri susuyorsa, ya birisini dinliyordur ya da kendisi ile konuşuyordur.
Şayet dinlediği sen değilsen, konuşma;
Kendiyle konuşuyorsa çok önemli olmadıkça rahatsız etme.
Başkasıyla konuştuklarını duyabilir, öğrenebilirsin,
Kendiyle ne konuştuğunu kendi istemedikçe asla bilemez, duyamaz, öğrenemezsin.

Wednesday, April 03, 2013

Ben gideli beri...

Zamanda süzülüyorum geleceğe doğru. Gelip geçen hatıra taneleri, bana sürtündükçe pürüzlerimden arınıyorum. Havada asılı parlak bir cisme evriliyorum yavaş yavaş, tüm çıkıntılarımdan arınarak.

Tutamaklarımı yitiriyorum. Hatıralar dokunmuyor artık, ben yokmuşçasına boşluğa bakarak geçmişte yitip gidiyorlar. (s)imgeler anlamını yitirmiş,
 
Ko(r)kular dayanaklarını. Hiçbirşeyden destek almayan, hiçbir umudu kalmayan "ben"se, tüm askerlerin uğruna savaşıp öldüğü bir toprak parçası üzerinde heybetli ama yalnız yükselen bir zafer anıtı gibi var olmaya devam ediyorum.

Sen! "ben"i arama artık. Zira "ben", beni ben yapanlardan ve sana beni hatırlatan diyarlardan geçip gideli çok oldu. Geride kalan yansımalarsa çoktan beni bilmeyen uzak diyarların sahillerinde karaya vurdu..

Monday, April 01, 2013

Damla damla...

Elimde yüreğimi tutuyorum,
Onu tutan elimi yumruk yapıyorum,
Yumruğumu her geçen gün biraz daha fazla sıkıyorum...

Damla damla süzülen kan değil, yaşam!

Wednesday, February 13, 2013

Yitik...

Gönül pınarım kuru, yüreğim her an darbe almaktan bitkin, enerjimin son damlası akıp gitti... Aklımın bir köşesinde Bukowski puro tellendirip, sövüyor. Kaçmak istiyorum, köşelere bucaklara, deliklere saklanmak, gözden ırak olmak istiyorum. Zira, her adımda sırtıma bir darbe almaktan sıkıldım, yoruldum...

"Değer" her ne ise, her hatayla eriyip gidiyor ve karşılığında ödediğim bedel o kadar ağır oluyor ki, yitip giden yerine hangi "değer"i getirsem/getirsen/getirseler fayda etmiyor. Her hatayla bir parçam yanıyor, kopuyor, eriyor, sönüyor.

Öfkem, zihnimin mahzenlerine zincirlenmiş bir canavar. O canavar, o kadar çok kırbaçlandı ki artık onu zapteden bünye temelinden sarsılmaya, parçalara ayrılmaya başladı. O ortaya çıktığında, ödenecek bedelin hiç bir önemi kalmayacak çünkü artık "ben" ben olmayacağım. Belki ona dönüşeceğim, belki de ondan geriye kalmış bir enkaz olacağım.

HIzlı hızlı nefes alıp veriyorum, sesim titriyor, başım ağrıyor. Ağlamak fikrini, kan kızılı, ateş kurusu bir öfke boğuyor. Gözümden fışkıran göz yaşı değil, kıvılcım.  

Güneş boğuluyor... Gün karanlığa gömülüyor.

Tek umudum karanlığın beni örtmesi,
İpeksi dokunuşlarla avutması,
Sonra beni benden alıp, öfkeme çalması!
Tekrar gün doğduğunda ateşten dövülmüş çelik bir iradeyle yeryüzüne salması...

Monday, February 11, 2013

Saçılmak

Herşey tetiğe uygulanacak bir anlık baskıya bakıyor.
Beyin dışa açılacak ve hayat perdesini kapatacak.
Ağızdaki çeliğin kurşuni tadı ve kanın ılık daveti...
Sonra...?
Sonrasını hayatta kalanlar düşündün...

Friday, January 11, 2013

Karanlık Gün...

İntihar etmek her zaman kafana kurşun sıkmakla, boynuna ilmek geçirmekle olmuyor;bazen uçurumu görüp kılını kıpırdatmamak da bir intihar... İşte böyle anlarda, seçim yapmamak da seçimlerin en acısı olabiliyor. Gelen sonu görerek seçimi kabulleniş, ölmeden ölmek ve gömülmeyi bekleyen canlı bir cenaze olmak demek.  

Ama, hayır! Bu seçimsizliği yüceltmezden evvel iyi tahlil etmek gerek: bu kabulleniş yıkılmaz bir iradenin soylu teslimiyeti mi yoksa basiretsiz bir diz çöküş mü?

Farklılık "son"da! O gün, geçmişe baktığında içinde birşeyler "kaybolmuşluk" hissisyle titreşirse bil ki basiretsizliğin esaretidir diz üstü çöktüren. Ölüm sana uzanırken, kabullenişi hatırlayıp, kararına hala saygı duyuyorsan, o zaman ebedi istirahatgahına huzurla götürülürsün.

Peki bu romantik tablo bir kenara bırakıldığında: kim bir seçimin peşinden, bükülmeden, hasar almadan, pişmanlık duymadan gideceği iddiasını ortaya atabilecek kadar burnu büyük ve aptal olabilir? Bükülmeyen kırılır, dönmeyen çakılır... 

Karanlık bir gün doğuyor... güneş boğuluyor.

Tuesday, December 25, 2012

Ölmeden

Ormanın derinliklerinde cesedi çoktan çürümeye başlamış yiğit bir savaşçı yatıyor. Yiğitliği yaşayan birçok savaşçıdan üstün, liderliği hükmeden birçok hükümdardan ileri... Ne ki, orada yatan ne yüce hakanlıkların hükümdarı ne de bozkırlarda at süren kanlı canlı yiğitler. Orada yatan bir garip ceset, çürümeye mahkum...

Diyeceğim o ki, içindeki cevher dışa akmadıkça, ne kadar değerli olursa olsun, bu hayatta yitip gitmeye mahkumsun kuytu bir orman köşesinde...

Ölmeden gömül, Rahat uyu!

Wednesday, December 05, 2012

Az ondan az bundan

Bundan sonra boş ilerle uğraşacağım,
mesela sadece nefes alıp camdan dışarı bakacağım ki sorun olmasın, masraf az olsun.
Az hava az fikir alacağım evrenden.
Bitkiden hallice insandan sessizce yaşayacağım.
Aklımı peynire katık edip, hörgüçten yiyerek tükenip gideceğim.
Azla yetinenin aklına şaşıp, benimkinin hep çok olduğunu düşünerek biteceğim.
Peşimden gelmeyin.

Friday, November 23, 2012

Orada Bir Yerde

Tam tamlar çalıyor,
Uzaktan bir köpek uluması duyuluyor,
Medeniyetin parmağı kör gözüme sokuluyor.
Yüreğim daha uzak diyarların hasretiyle burkuluyor, 
Gece sızıp gidiyor...

Jazz melodileri açık pencereden içeri dökülüyor,
Bir arabanın korna sesi müziğin ırzına geçmek için notaları takip ediyor,
Kızıl saçlı çingene kadının gırtlağından türlü sesler yükseliyor,
Yüreğim sırtından vuruluyor,
Gün oracıkta ölüyor...

Wednesday, November 14, 2012

Çıkmaz



Düşünceler sorulara evriliyor,
Sorularsa çıkmaz sokaklara dönüşen cevaplara!
Tek çözüm kesip atmaktaysa,
Ne soruya gerek var ne cevaba....

Monday, November 05, 2012

Durum


Durup bir bakacağım geçen zamana,
Akıntıyla akmayacağım bir süre daha...

Wednesday, October 17, 2012

Düşüş

Düşüncelerimin karanlık uçurumuna yuvarlanıyorum,
Kararsız ellerin tehditkar ağırlığı önce yüreğimin, sonra nefesimin üstüne çöküyor,
Hızlanıyorum boşluğa ve umutsuzluğa,
Bir zamanın kibiri tünelin ucundaki solgun ışık gibi uzaklaşıyor,
Düşüş mutlak, son muallak...

Monday, October 01, 2012

Derin


İnsan ruhunun bilinmeyen derinliklerinde yüzüyorum,
Karşıma ne zaman ne çıkacağını bilmeden.
Karanlık tüm yoğunluğuyla benliğime sarılmış,
Çığlıklar onun siyahlığında boğulmuş,
Gözler hep arıyor, cevaplar hep kayıp...

Benden taşıyor, kendime bakıyorum:
Gördüğüm manzara hep aynı sessizlik,
Kum saatinin taneleri gibi akıp gidiyorum,
Dur diyen ben, çok uzaklara gideli çok uzun zaman olmuş.
Kulaklar hep dinliyor, sesler hep kayıp...

Ben uzun uzak adam,
Derinlere daldıkça dalıyorum,
Gün ışığına umudum yok,
Karanlık kabulüm.

Friday, August 03, 2012

Algıların Penceresinden


Kendi kendime düşündüğüm günlerden biriydi.
"İnsan kendini algılamak için değil, dış dünyayı algılamak için var olmuş." Deyiverdim kendi kendime.
Gözler, kendini görmez de hep dışa bakar,
Kulaklar, hep başkalarını duyar,
Ses, hep dışarıdan gelir, kendi sesini bir başkası gibi duymaz kişi hiçbir zaman!
Algılar hep dışa dönük, düşüncelerse hep içten gelir, algıların yönlendirmesiyle.
Bu dışa açılan algıların kaçta kaçı gerçekten ama gerçekten kendi sesiyle yoğrulmuş, kaçına "ben"i tanıyan bir duruş eklenmiş?
Sonra kendi kendime düşünmedim...

Sunday, July 29, 2012

Pencereler

Evimden dış dünyaya açılan 3 pencere var: Evin pencereleri, televizyon ve internet. Evin pencereleri yalnızca sokağı ve dışarıdaki binaların izin verdiği mesafeyi görmeye elveriyor. Televizyon, kullandığınız alıcının yayınına izin verdiği televizyon kanallarının uygun gördüğü dış dünyayı gözler önüne seriyor. İnternet diğer ikisine göre daha geniş bir görüş açısına sahip. Şayet yeteri kadar araştırırsanız, belli sınırların ötesine geçip farklı dış dünya görüşleri yakalayabilirsiniz. Burada da karşınıza binalar yerine devlet politikaları dikiliyor. Düzenleyici kurumlar belli noktaları tutarak, dış dünya görüşünüzün belli bir noktaya uzamasına izin vermiyorlar. Sonuç olarak, dış dünya evimdeki pencerelerin bana gösterdiğinden çok daha fazlası. Dışarı çıkıp görmeli, deneyimlemeli, ancak burada da sorunlar var...


İngiltere 2012 Olimpiyatlarını izlerken, farklı yaşantıların öykülerinde kendimi kaybediyorum bazen ve kendi pencerelerimden içeri geri geldiğimde, yaşadığım bu şehrin kanser gibi benliğimi her taraftan kuşatmış; sümüksü uyuşukluğunu her yanıma bulaştırmış olması beni çileden çıkarıyor. Ruhum sıkılıyor, nefesim daralıyor. "Kaçmak" bir kurtuluş umudu barındırmıyor, savaşmak zaten sonu belli olan bir mücadeleden öteye geçmiyor düşüncelerde. O halde kaybedilmiş bir yaşamda çaba göstermenin itici unsurlarını nerede bulacağım? Hangi unsurlar bana evimdeki pencerelerin ötesinde yaşam ve umut vaadedecek de ben adımımı sokağa atıp, posterlerden fırlamış görüntüler gibi gök yüzüne umutla bakacağım?

İçine doğduğumuz bu dünyada, vizyonumuzu oluşturan pencerelerin ötesine geçip, pencerenin gösterdiği dünyanın çekirdeğinde, yaşam enerjisini bulabilmek bir mucize gibi görünse de, nefes almak her zaman için insanoğlunun en değerli varlığı ve aynı zamanda hayatta kalma güdüsü gibi görünüyor. O zaman pencereleri açalım da içeri biraz hava girsin...

Wednesday, July 25, 2012

Geçmişin Kırıntıları


Kitaplığımdayım; etrafıma bakıyorum... kitaplarım raflardan bana bakıyorlar, her birinden süzülen binlerce evren ve en az bir o kadar hayat bana doğru uzayıp geliyor. Bunların bir kısmı aşina geliyor, bir kısmı ise tamamen yabancı.

Geleceğimizi şekillendiren "şey"lerin içerisinde geçmişin tozlu raflarında unutulmuş onlarca yaşanmışlık saklı. Saklı diyorum çünkü geçmişe gidip unutulmuş sayfaları karıştırmadıkça ve gelecekte geçmişin yitik parçalarının karşılığını bulmadıkça, bizi biz yapanların neler olduğunu anlamak mümkün değil.

Raflara göz gezdiriyorum. Mesela: Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı - Nabokov. Bu kitabı aldığımı ve okduğumu hatırlıyorum, ancak bu kitap bana ne kattı... hayatımı ne şekilde değiştirdi, hatırlayamıyorum. Elimi uzatıp, alıyorum. 09 Kasım 2008 tarihini not düşmüşüm kapağa. Tüyaptan almışım Nabokov'un bu kitabını. Her kitapta yaptığım gibi mutlaka en son sayfaya notlarımı almışımdır; Çeviriyorum arkayı. ... Hiç not yok. Şaşırtıcı. Sonra sayfaları çevirirken hatırlıyor gibi oluyorum. İntihar edecek olan ve hayatı üzerine bahse giren bir adamın öyküsü olabilir miydi bu? Hayır, o kitap bu kitap değildi. Birkaç sayfa karıştırıyorum ve sonuç kocaman bir "boşluk". Bu kitabın satırları arasında tam 4 senedir yitik bir ben dolaştığı kesin ve bu gece ben onu bulamıyorum. Bu kitabı yerine koyuyorum.Şimdi rafları taramaya devam. Hatırlamadığım başka bir kitabın satırlarına dalmak istiyorum. Bu gece ben, uzun uzak adam, kendimi hangi satırlarda bulmuş ve yitirmişim onu görmek istiyorum.
...
Geri geldim raflardan, ağlamak istiyorum: O kadar çok yabancı var ki bana "beni tanımadın mı?" gözleriyle bakan. Ben, bu beni oluştururken, o kadar çok tüketmişim ve sessizce ve unutarak uzaklaşmışım ki... Birkaç kitabı açacağım şimdi. Korkarak, çekinerek...

Shan Sa - Tienanmen'de İsyan - 01 Şubat 2007 tarihinde almışım ve hiç not değişmeksizin 19 Şubat 2007 tarihinde bitirmişim okumayı. 5 Koca yıldan sonra beni ben yapan ne var bende bu kitaptan? Cevabım yine bir sessizlik olacak. Beni sorgulasanız da işkence de yapsanız bilemeyeceğim. Belki aklıma Tienanmen meydanında yaşanan katliam geldiğinde biraz hatırlar gibi olacağım, başkaldırı ruhum ayağa kalktığında belki de kırıntılarını bulacağım, 19 Şubat 2007 tarihinin kalıntılarının...

Sırada başka bir yazar başka bir kitap var: Ha Jin - Çözülme Bu kitabı tartıştığımızı hatırlıyorum. Ha Jin severim, basit dili içerisinde sıradan hayatların sistemle dertlerini acı acı sıralar satırlarında. 07 Mart 2005 tarihinde almışım bu kitabı. Son sayfayı çeviriyorum. Notlar almışım. İşte kendime ait bir takım izler buluyorum sonunda. Şimdi bakalım: sayfa 62: "iyi de sen herkes değilsin" Bu paragrafın devamını okumaya gerek dahi yok aslında. Ha Jin burada annemin babamın yerine geçip bana bir şeyler söylemiş. Ve devamında söyledikleriyle benim yapı taşlarımdan birini dikmiş. Sayfaları çevirdikçe aslında içimde bir umut ışığı parıldıyor. Kendimi buluyorum. Düşüncelerimi var eden temelleri yakalıyorum.

Sayfa 142: "Çin'de entelektüel mi var? Çok saçma! Üniversite eğitimi görmüş herkese entelektüel deyip çıkıyoruz. İŞin aslı başka. Beşeri bilimlerle uğraşanlar memurdur; pozitif bilimler takımı da sadece teknisyendir, o kadar! Söyle bakayım, gerçekten bağımsız düşünebilen, özgün düşünce üreten, gerçekleri dile getirmekten çekinmeyen aydınımız kim? Ben böyle birini tanımıyorum. Biz hepimiz dili tutuk, devletin eline bakan, giderek yozlaşan bir amele takımıyız, hepsi bu."

İşte bu paragrafla dizlerimin üstüne çöküyorum, ellerimi iki yana açarak göğe sesleniyorum: "Yaratıcı kaynağım burada!!!" Beni şekillendiren düşünceler buradan fışkırıyor, bu beni ben yapan sonsuz kaynaktan bir yalnızca bir tanesi. Aslında Ha jin entelektüellerden bahsederken aklıma Edward Said geliyor. Onun tanımlamaları, yorumlamaları...

Neyse gece yolculuğuma devam ediyorum: Andrew Jolly - Seni İçime Gömdüm...06 Şubat 2005... Sayfalar bomboş ve yine yardım çığlığıma cevap veren yok. O halde Daryush Shayegan'a geçiyorum: Yaralı Bilinç (Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni)! Kapağı açmadan duraksıyorum. Genel olarak bir fikrim var. Bu kitabın saldığı sondanın bilincimin ne kadar derinlerine indiği konusunda en ufak bir fikrim var mı? Hayır... O halde size aklımda geçen 3 şeyi hızlıca sayayım: Meşhur Pidenin çay pideleri, orkestra ve sıcak... (İnsan zihni gerçekten akıl almaz bir yapıya sahip) 23 Kasım 2006'da almışım bu kitabı. Arka sayfa dolup taşmış, notlar almış yürümüş. Bakalım neler çıkacak diyorum ve ilk notlarımı açıyorum. Sayfa 13'teki girizgah paragrafı ile büyüleniyorum. Orkestra yine coşuyor:

"Daha açık olabilmek için burada biraz konu dışına çıkacağım. Bu çatlağın kenarları arasında cendereye alınmış olan ve çelişki dolu ikili bir büyülenmeye karşı mücadele veren bir "ben" olduğunu farz edelim: Bu "Ben" hala kolektif hafıza halesine bağlı olan bir dünyadaki büyülü görüntü ile, bundan aşağı kalmayan yeni ve tuhaf olanın çekici görüntüsüne karşı mücadele etmektedir. Bu farazi "ben", hem etkisine maruz kaldığı radikal değişim karşısında; hem de atıfta bulunduğu evren, eli kulağında bir yok oluşun yıkıntılarını her tarafa saçarak dünya sahnesinden azar azar çekildiği için daha da can yakan bir nostalji karşısında, kendini ilkin yabancılaşmış hissedecektir."

Gözlerim yaşarıyor, zihnim bulanıyor, aklımın ardalanında "Aysel Teyze" ve Bratislawa Radyo Orkestrası var. Radyo orkestrasını bir nebze alıyorum da Aysel Teyzeyi bilemedim. Çıldırıyor olabilir miyim?

Bir sayfa daha çeviriyorum: Shayegan demiş ki: "Şeyler, gerçeklik algılarımın evriminden çok daha hızlı değişmişlerdir." Ve ben sayfanın kenarına not almışım: "Sarhoşluk" Hafif bir tebessüm hatta sırıtma dudaklarımda gezinirken gayri ihtiyari seçilmiş sıradaki kitaba bakıyorum: Ömer Hayyam! (Hem de Sabahattin Eyüboğlu Türkçesiyle) Selam olsun zihnimin ustalarına... Rastgele bir sayfa açacağım derken bir sayfa açıyorum ki içinde eskiden kalma bir kısım gazete parçaları (20 Ekim 1989'dan kalma). Bu bir işaret olsun, bu sayfadaki dörtlükleri alıntılayarak, bu garip gezintiyi sonlandırayım bu gece:

"Bülbül ötmeğe başlayınca bahçemizde;
Bir lale gibi açsın şarap elimizde;
Elde kadeh öldü diyecekler bir gün,
Ko desin cahil herifler, ne umurumuzda"


Sunday, July 22, 2012

Che, Ali, Kemal


Başım ağrıyor...
Bir yanımda Che Guevara bir yanımda Sabahattin Ali, öte yanımda Kemal Tahir. Dudaklarımdan dökülen puro dumanı bir şelale olup akıyor ve şiddetli rüzgarla karıştığında azgın bir denize dönüşüyor. Uzaklardan gelen saksafon sesi ile karışıp, düşüncelerimde lezzetli bir karışıma dönüşüyor. Şef, benim. Malzemeler Che'den, Ali'den, Kemal'den... Buna rağmen o kadar yorgunum ki, bırak ayağa kalkıp üretmeyi/mücadele etmeyi, düşüncelerimi kağıda dökecek kadar bile güçlü hissetmiyorum kendimi. Üretme isteği var fakat benliğim tükenmiş. Peki elimdeki malzemeleri kullanarak bu yemeği yapabilecek miyim?

Bir yemek niçin yapılır? Niçin yenir? Açlığın giderilmesi, haz alınması yoksa paylaşımın artırılması için mi? Ya da tüm koşullar bir arada mı gerçekleşmeli?

Soru işaretleri düşüncelerimdeki lezzetli karışıma baharat oluyor. Durup anın tadını çıkarıyorum...