Düşüncelerimin karanlık uçurumuna yuvarlanıyorum,
Kararsız ellerin tehditkar ağırlığı önce yüreğimin, sonra nefesimin üstüne çöküyor,
Hızlanıyorum boşluğa ve umutsuzluğa,
Bir zamanın kibiri tünelin ucundaki solgun ışık gibi uzaklaşıyor,
Düşüş mutlak, son muallak...
Geçmişin ayak izlerinde bir adam...Uzun...uzak... Geleceğe bakan gözler; puslu, buzlu, yalnız... Ve bir günlük...
Wednesday, October 17, 2012
Düşüş
Monday, October 01, 2012
Derin
İnsan ruhunun bilinmeyen derinliklerinde yüzüyorum,
Karşıma ne zaman ne çıkacağını bilmeden.
Karanlık tüm yoğunluğuyla benliğime sarılmış,
Çığlıklar onun siyahlığında boğulmuş,
Gözler hep arıyor, cevaplar hep kayıp...
Benden taşıyor, kendime bakıyorum:
Gördüğüm manzara hep aynı sessizlik,
Kum saatinin taneleri gibi akıp gidiyorum,
Dur diyen ben, çok uzaklara gideli çok uzun zaman olmuş.
Kulaklar hep dinliyor, sesler hep kayıp...
Ben uzun uzak adam,
Derinlere daldıkça dalıyorum,
Gün ışığına umudum yok,
Karanlık kabulüm.
Friday, August 03, 2012
Algıların Penceresinden
Kendi kendime düşündüğüm günlerden biriydi.
"İnsan kendini algılamak için değil, dış dünyayı
algılamak için var olmuş." Deyiverdim kendi kendime.
Gözler, kendini görmez de hep dışa bakar,
Kulaklar, hep başkalarını duyar,
Ses, hep dışarıdan gelir, kendi sesini bir başkası gibi
duymaz kişi hiçbir zaman!
Algılar hep dışa dönük, düşüncelerse hep içten gelir,
algıların yönlendirmesiyle.
Bu dışa açılan algıların kaçta kaçı gerçekten ama
gerçekten kendi sesiyle yoğrulmuş, kaçına "ben"i tanıyan bir duruş
eklenmiş?
Sonra kendi kendime düşünmedim...
Sunday, July 29, 2012
Pencereler
Evimden dış dünyaya açılan 3 pencere var: Evin pencereleri, televizyon ve internet. Evin pencereleri yalnızca sokağı ve dışarıdaki binaların izin verdiği mesafeyi görmeye elveriyor. Televizyon, kullandığınız alıcının yayınına izin verdiği televizyon kanallarının uygun gördüğü dış dünyayı gözler önüne seriyor. İnternet diğer ikisine göre daha geniş bir görüş açısına sahip. Şayet yeteri kadar araştırırsanız, belli sınırların ötesine geçip farklı dış dünya görüşleri yakalayabilirsiniz. Burada da karşınıza binalar yerine devlet politikaları dikiliyor. Düzenleyici kurumlar belli noktaları tutarak, dış dünya görüşünüzün belli bir noktaya uzamasına izin vermiyorlar. Sonuç olarak, dış dünya evimdeki pencerelerin bana gösterdiğinden çok daha fazlası. Dışarı çıkıp görmeli, deneyimlemeli, ancak burada da sorunlar var...
İngiltere 2012 Olimpiyatlarını izlerken, farklı yaşantıların öykülerinde kendimi kaybediyorum bazen ve kendi pencerelerimden içeri geri geldiğimde, yaşadığım bu şehrin kanser gibi benliğimi her taraftan kuşatmış; sümüksü uyuşukluğunu her yanıma bulaştırmış olması beni çileden çıkarıyor. Ruhum sıkılıyor, nefesim daralıyor. "Kaçmak" bir kurtuluş umudu barındırmıyor, savaşmak zaten sonu belli olan bir mücadeleden öteye geçmiyor düşüncelerde. O halde kaybedilmiş bir yaşamda çaba göstermenin itici unsurlarını nerede bulacağım? Hangi unsurlar bana evimdeki pencerelerin ötesinde yaşam ve umut vaadedecek de ben adımımı sokağa atıp, posterlerden fırlamış görüntüler gibi gök yüzüne umutla bakacağım?
İçine doğduğumuz bu dünyada, vizyonumuzu oluşturan pencerelerin ötesine geçip, pencerenin gösterdiği dünyanın çekirdeğinde, yaşam enerjisini bulabilmek bir mucize gibi görünse de, nefes almak her zaman için insanoğlunun en değerli varlığı ve aynı zamanda hayatta kalma güdüsü gibi görünüyor. O zaman pencereleri açalım da içeri biraz hava girsin...
İngiltere 2012 Olimpiyatlarını izlerken, farklı yaşantıların öykülerinde kendimi kaybediyorum bazen ve kendi pencerelerimden içeri geri geldiğimde, yaşadığım bu şehrin kanser gibi benliğimi her taraftan kuşatmış; sümüksü uyuşukluğunu her yanıma bulaştırmış olması beni çileden çıkarıyor. Ruhum sıkılıyor, nefesim daralıyor. "Kaçmak" bir kurtuluş umudu barındırmıyor, savaşmak zaten sonu belli olan bir mücadeleden öteye geçmiyor düşüncelerde. O halde kaybedilmiş bir yaşamda çaba göstermenin itici unsurlarını nerede bulacağım? Hangi unsurlar bana evimdeki pencerelerin ötesinde yaşam ve umut vaadedecek de ben adımımı sokağa atıp, posterlerden fırlamış görüntüler gibi gök yüzüne umutla bakacağım?
İçine doğduğumuz bu dünyada, vizyonumuzu oluşturan pencerelerin ötesine geçip, pencerenin gösterdiği dünyanın çekirdeğinde, yaşam enerjisini bulabilmek bir mucize gibi görünse de, nefes almak her zaman için insanoğlunun en değerli varlığı ve aynı zamanda hayatta kalma güdüsü gibi görünüyor. O zaman pencereleri açalım da içeri biraz hava girsin...
Wednesday, July 25, 2012
Geçmişin Kırıntıları
Kitaplığımdayım; etrafıma
bakıyorum... kitaplarım raflardan bana bakıyorlar, her birinden
süzülen binlerce evren ve en az bir o kadar hayat bana doğru
uzayıp geliyor. Bunların bir kısmı aşina geliyor, bir kısmı
ise tamamen yabancı.
Geleceğimizi şekillendiren "şey"lerin
içerisinde geçmişin tozlu raflarında unutulmuş onlarca
yaşanmışlık saklı. Saklı diyorum çünkü geçmişe gidip
unutulmuş sayfaları karıştırmadıkça ve gelecekte geçmişin
yitik parçalarının karşılığını bulmadıkça, bizi biz
yapanların neler olduğunu anlamak mümkün değil.
Raflara göz gezdiriyorum. Mesela:
Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı - Nabokov. Bu kitabı aldığımı
ve okduğumu hatırlıyorum, ancak bu kitap bana ne kattı...
hayatımı ne şekilde değiştirdi, hatırlayamıyorum. Elimi
uzatıp, alıyorum. 09 Kasım 2008 tarihini not düşmüşüm kapağa.
Tüyaptan almışım Nabokov'un bu kitabını. Her kitapta yaptığım
gibi mutlaka en son sayfaya notlarımı almışımdır; Çeviriyorum
arkayı. ... Hiç not yok. Şaşırtıcı. Sonra sayfaları
çevirirken hatırlıyor gibi oluyorum. İntihar edecek olan ve
hayatı üzerine bahse giren bir adamın öyküsü olabilir miydi bu?
Hayır, o kitap bu kitap değildi. Birkaç sayfa karıştırıyorum
ve sonuç kocaman bir "boşluk". Bu kitabın satırları
arasında tam 4 senedir yitik bir ben dolaştığı kesin ve bu gece
ben onu bulamıyorum. Bu kitabı yerine koyuyorum.Şimdi rafları
taramaya devam. Hatırlamadığım başka bir kitabın satırlarına
dalmak istiyorum. Bu gece ben, uzun uzak adam, kendimi hangi
satırlarda bulmuş ve yitirmişim onu görmek istiyorum.
...
Geri geldim raflardan, ağlamak
istiyorum: O kadar çok yabancı var ki bana "beni tanımadın
mı?" gözleriyle bakan. Ben, bu beni oluştururken, o kadar çok
tüketmişim ve sessizce ve unutarak uzaklaşmışım ki... Birkaç
kitabı açacağım şimdi. Korkarak, çekinerek...
Shan Sa - Tienanmen'de İsyan - 01
Şubat 2007 tarihinde almışım ve hiç not değişmeksizin 19 Şubat
2007 tarihinde bitirmişim okumayı. 5 Koca yıldan sonra beni ben
yapan ne var bende bu kitaptan? Cevabım yine bir sessizlik olacak.
Beni sorgulasanız da işkence de yapsanız bilemeyeceğim. Belki
aklıma Tienanmen meydanında yaşanan katliam geldiğinde biraz
hatırlar gibi olacağım, başkaldırı ruhum ayağa kalktığında
belki de kırıntılarını bulacağım, 19 Şubat 2007 tarihinin
kalıntılarının...
Sırada başka bir yazar başka bir
kitap var: Ha Jin - Çözülme Bu kitabı tartıştığımızı
hatırlıyorum. Ha Jin severim, basit dili içerisinde sıradan
hayatların sistemle dertlerini acı acı sıralar satırlarında. 07
Mart 2005 tarihinde almışım bu kitabı. Son sayfayı çeviriyorum.
Notlar almışım. İşte kendime ait bir takım izler buluyorum
sonunda. Şimdi bakalım: sayfa 62: "iyi de sen herkes değilsin"
Bu paragrafın devamını okumaya gerek dahi yok aslında. Ha Jin
burada annemin babamın yerine geçip bana bir şeyler söylemiş. Ve
devamında söyledikleriyle benim yapı taşlarımdan birini dikmiş.
Sayfaları çevirdikçe aslında içimde bir umut ışığı
parıldıyor. Kendimi buluyorum. Düşüncelerimi var eden temelleri
yakalıyorum.
Sayfa 142: "Çin'de entelektüel
mi var? Çok saçma! Üniversite eğitimi görmüş herkese
entelektüel deyip çıkıyoruz. İŞin aslı başka. Beşeri
bilimlerle uğraşanlar memurdur; pozitif bilimler takımı da sadece
teknisyendir, o kadar! Söyle bakayım, gerçekten bağımsız
düşünebilen, özgün düşünce üreten, gerçekleri dile
getirmekten çekinmeyen aydınımız kim? Ben böyle birini
tanımıyorum. Biz hepimiz dili tutuk, devletin eline bakan, giderek
yozlaşan bir amele takımıyız, hepsi bu."
İşte bu paragrafla dizlerimin üstüne
çöküyorum, ellerimi iki yana açarak göğe sesleniyorum:
"Yaratıcı kaynağım burada!!!" Beni şekillendiren
düşünceler buradan fışkırıyor, bu beni ben yapan sonsuz
kaynaktan bir yalnızca bir tanesi. Aslında Ha jin entelektüellerden
bahsederken aklıma Edward Said geliyor. Onun tanımlamaları,
yorumlamaları...
Neyse gece yolculuğuma devam ediyorum:
Andrew Jolly - Seni İçime Gömdüm...06 Şubat 2005... Sayfalar
bomboş ve yine yardım çığlığıma cevap veren yok. O halde
Daryush Shayegan'a geçiyorum: Yaralı Bilinç (Geleneksel
Toplumlarda Kültürel Şizofreni)! Kapağı açmadan duraksıyorum.
Genel olarak bir fikrim var. Bu kitabın saldığı sondanın
bilincimin ne kadar derinlerine indiği konusunda en ufak bir fikrim
var mı? Hayır... O halde size aklımda geçen 3 şeyi hızlıca
sayayım: Meşhur Pidenin çay pideleri, orkestra ve sıcak... (İnsan
zihni gerçekten akıl almaz bir yapıya sahip) 23 Kasım 2006'da
almışım bu kitabı. Arka sayfa dolup taşmış, notlar almış
yürümüş. Bakalım neler çıkacak diyorum ve ilk notlarımı
açıyorum. Sayfa 13'teki girizgah paragrafı ile büyüleniyorum.
Orkestra yine coşuyor:
"Daha açık olabilmek için
burada biraz konu dışına çıkacağım. Bu çatlağın kenarları
arasında cendereye alınmış olan ve çelişki dolu ikili bir
büyülenmeye karşı mücadele veren bir "ben" olduğunu
farz edelim: Bu "Ben" hala kolektif hafıza halesine bağlı
olan bir dünyadaki büyülü görüntü ile, bundan aşağı
kalmayan yeni ve tuhaf olanın çekici görüntüsüne karşı
mücadele etmektedir. Bu farazi "ben", hem etkisine maruz
kaldığı radikal değişim karşısında; hem de atıfta bulunduğu
evren, eli kulağında bir yok oluşun yıkıntılarını her tarafa
saçarak dünya sahnesinden azar azar çekildiği için daha da can
yakan bir nostalji karşısında, kendini ilkin yabancılaşmış
hissedecektir."
Gözlerim yaşarıyor, zihnim
bulanıyor, aklımın ardalanında "Aysel Teyze" ve
Bratislawa Radyo Orkestrası var. Radyo orkestrasını bir nebze
alıyorum da Aysel Teyzeyi bilemedim. Çıldırıyor olabilir miyim?
Bir sayfa daha çeviriyorum: Shayegan
demiş ki: "Şeyler, gerçeklik algılarımın evriminden çok
daha hızlı değişmişlerdir." Ve ben sayfanın kenarına not
almışım: "Sarhoşluk" Hafif bir tebessüm hatta sırıtma
dudaklarımda gezinirken gayri ihtiyari seçilmiş sıradaki kitaba
bakıyorum: Ömer Hayyam! (Hem de Sabahattin Eyüboğlu Türkçesiyle)
Selam olsun zihnimin ustalarına... Rastgele bir sayfa açacağım
derken bir sayfa açıyorum ki içinde eskiden kalma bir kısım
gazete parçaları (20 Ekim 1989'dan kalma). Bu bir işaret olsun, bu
sayfadaki dörtlükleri alıntılayarak, bu garip gezintiyi
sonlandırayım bu gece:
"Bülbül ötmeğe başlayınca
bahçemizde;
Bir lale gibi açsın şarap elimizde;
Elde kadeh öldü diyecekler bir gün,
Ko desin cahil herifler, ne
umurumuzda"
Sunday, July 22, 2012
Che, Ali, Kemal
Başım ağrıyor...
Bir yanımda Che Guevara bir yanımda Sabahattin Ali, öte yanımda Kemal Tahir. Dudaklarımdan dökülen puro dumanı bir şelale olup akıyor ve şiddetli rüzgarla karıştığında azgın bir denize dönüşüyor. Uzaklardan gelen saksafon sesi ile karışıp, düşüncelerimde lezzetli bir karışıma dönüşüyor. Şef, benim. Malzemeler Che'den, Ali'den, Kemal'den... Buna rağmen o kadar yorgunum ki, bırak ayağa kalkıp üretmeyi/mücadele etmeyi, düşüncelerimi kağıda dökecek kadar bile güçlü hissetmiyorum kendimi. Üretme isteği var fakat benliğim tükenmiş. Peki elimdeki malzemeleri kullanarak bu yemeği yapabilecek miyim?
Bir yemek niçin yapılır? Niçin yenir? Açlığın giderilmesi, haz alınması yoksa paylaşımın artırılması için mi? Ya da tüm koşullar bir arada mı gerçekleşmeli?
Soru işaretleri düşüncelerimdeki lezzetli karışıma baharat oluyor. Durup anın tadını çıkarıyorum...
Monday, July 09, 2012
Saygı duruşu
Koca çınarlar ya da gencecik fidanlar,
Zaman er ya da geç hepsini çiğneyip bir kenara ativeriyor,
Peki hala vakit olduğunu düşünürken,
Neden çekildi bu kuyunun suyu,
Neden kurudu bu toprakların bereketi...
Neredesin ey yaratıcı güç,
Sana bu kadar yaklaşmışken, neden bu kadar uzak durmak benden...
Gecen dakikalar önünde saygı duruşundayım.
Monday, May 28, 2012
Çaresizlik
Gördüğüm fotoğraflardaki gülen yüzler hep solgun...
Gelecek hiç gelmeyecek...
Bu bedene sıkışmış "ben", "yarın" iz bırakmadan silinecek...
Bugün korku ve yılgınlık içinde yaşanıyor.
Hayatı emen bu kara deliğin adı "çaresizlik".
O çaresizlik Umudu yeşertmiyor, enerjiyi sömürüyor, ruhu çekilmiş bedenler üretiyor.
Geriye, yaşadığını sanan insan müsveddeleri kalıyor ve ağızlarda yavan bir tat!
Gelecek hiç gelmeyecek...
Bu bedene sıkışmış "ben", "yarın" iz bırakmadan silinecek...
Bugün korku ve yılgınlık içinde yaşanıyor.
Hayatı emen bu kara deliğin adı "çaresizlik".
O çaresizlik Umudu yeşertmiyor, enerjiyi sömürüyor, ruhu çekilmiş bedenler üretiyor.
Geriye, yaşadığını sanan insan müsveddeleri kalıyor ve ağızlarda yavan bir tat!
Sunday, May 13, 2012
Bu sabah...
Karanlık bir sabah, yağmurlu bir güne işaret ediyor,
Tıpkı koyu gözlerin, derin bir geçmişe ayna tuttuğu gibi,
Biri gelecekten haber veriyor, diğeri küf kokulu geçmişi gün yüzüne saçıyor...
Tıpkı koyu gözlerin, derin bir geçmişe ayna tuttuğu gibi,
Biri gelecekten haber veriyor, diğeri küf kokulu geçmişi gün yüzüne saçıyor...
Tuesday, March 27, 2012
Sevgili Ölüm
Ölüm kollarını kavuşturmuş arkamda dikiliyor. "Bu yazı bittiğinde alırım canını." demiş ve sonrasında sessizliğini korumuş. Kararlı ve sert bakışlarda süzüyor beni ve ondan ölümüne korkarak kağıt üstünde kaçan kalemimi.
Kör gardiyan bir yandan kulağıma öte dünyanın türkülerini fısıldarken, ben hayatı düşünüyorum; Anlamsız buluyorum onu. Her geçen gün daha da anlamsızlaştığını, değerini yitirdiğini, daha dogrusu değersizleşttirildiğini düşünüyorum.
İletişimi ele alalım mesela. İletişim insanoğlunun türünü devam ettirirken hem cinsleriyle aynı çizgide olduğunu teyit eder ve anlaşılmayı sağlar ve işte bu nedenle iletişimde yüksek sadakat önem kazanır. Sadakat, düşüncelere, duygulara sadakattir. Şayet sadakatten ödün verirse insanoğlu, iste o zaman kendini ifade etmekten uzaklaşır ve iç dünyasının yansıması tam bir hilkat garibesine dönüşür. Günümüzde iletişim bilinçli olarak, zaman yokluğu/darlığı uydurmacası altında, köreltiliyor, kısırlaştırılıyor, zavallılaştırılıyor.
Kendini ifade edemeyen ancak ifade ettiğini zanneden bireylerin sayısı her geçen gün artıyor. Akıcı, planlanmış ve keskin zeka ürünü ifadelerin yerini, anlamsız bağlarlar, garip kelimeler, duraksamalar ve anlatım bozuklukları alıyor. Daha da kötüsü ifadeler kısaldıkça kısalıyor. Önce kelimeler sınırlanıyor sonra harfler ve iletişimde sadakat ortadan kalkıyor... Geriye bu savaştan arta kalan kolu bacağı kopmuş zavallı insancıklar kalıyor.
Kalemim ölümün varlığını unutmuş gibi yavaşlıyor... Göz ucuyla yokluyorum onu hala orada mı diye.? Keskin gözlerle beni süzüyor, ya da hayır hayır, yazdıklarımı okuyor. Kimbilir belki de bana hak veriyordur. Ne de olsa o da bu dünyaya sık sık gelip gidiyor. Saçmalamaya başlıyorum sanıyorum.
Gecenin saatleri ilerledikçe gündüzün kalabalığı bir bir kendi dünyalarına çekildiler ve ben kendi iç seçimle bir basıma, deliliğin dağlarına doğru yola çıktım.
Susuyorum... Dinliyorum... Uzaktan bir araba geçiyor, bir köpek iki sokak ötede havliyor. Ruhum hızla oraya gidip geliyor. O sırada bir zaman kayması oluyor korkarım. Burnuma bacalardan çıkan duman kokuları geliyor. Yıllar oncesine gidiyorum. Mahalleden gecen bekçinin
düdüğü bir huzur veriyor icime. Sessiz sokaklardan o sorumlu. Hırsızlara göz açtırmıyor biliyorum. Ve sonra kendime geliyorum. Yıllar gecmis, bekçi gorevini yapamamış, hayat benden calabilecegi seyleri bugüne kadar yılmadan usanmadan almış götürmüş. Geriye bakıyorum, ruhum daralıyor. Derin bir nefes alıyorum, canım puro çekiyor. Keşke şöyle kallavi bir purom olsaydı, yarın sabah erken kalkma derdim olmasaydı, derin derin nefesler çekip uzun uzun üfleyerek anın tadını çıkarsam geçişe gitseydim, ama hayır! Purom yok ve yarın sabah erken kalkılacak.
Yapabilecek olduğum şeyler varken bunları yapmaksızın var olanı kabullenmiş olmak, gelinen noktada bir zafer mı yoksa mutlak bir yenilgi mi? Bu soruyu bir insanın kendi kendine sorması neye yarar peki? İş işten geçtikten sonra bazı soruların sorulmasının bir anlamı var mıdır? Hele de geri dönülemeyecek yola girmişsen ve bir daha bu yola girme şansın yoksa o halde ne demeye insanoğlu sorgular ki böyle seyleri? Önüne gelen veya geldiğini düşündüğü fırsatlar son gemiye binmiş ve bir daha dönüşü olmayan yolculuklara çıkmışken ben neyi soruyorum ki kendime o zaman? Sormuyorum! Sorumu geri aldım.
Şimdi sen, ey ölüm !! Soruma cevap ver: "ne istiyorsun benden ve bu masum kalemimden. Bu
kadar mı eğlenceli kalbimi sıkmak ya da kılcal bir damarımı çatlatıp benden kurtulmak, yoksa sen de gorevini mi yapıyorsun? Nasıl kolay mı? Sen de birçoğumuz gibi işini yapmak zorunda oldugun için mı yapıyorsun yoksa mutlu azınlık gibi sevdiği işi yapanlardan mısın? Şayet öyle ise durup bir düşünmek gerekir bence! "Ben ne yapıyorum?" Diye sormalı sorgulamalısın. Aksi takdirde ruhsuz bir katile dönüşürsün ve gün gelip geçmişe dönüp baktığında "ben neden bunca sene böyle bir yapmışım?" diye sorarsın kendine.
Neyse, bak ne diyeceğim, ben şimdi yatıyorum. Uyku ağır bastı. Sen de bu söylediklerimi bir düşün ve düşünürken bana da biraz mühlet ver... o arada ben de düşüneyim. "Ben nerede yanlış
Yaptım..."
Kör gardiyan bir yandan kulağıma öte dünyanın türkülerini fısıldarken, ben hayatı düşünüyorum; Anlamsız buluyorum onu. Her geçen gün daha da anlamsızlaştığını, değerini yitirdiğini, daha dogrusu değersizleşttirildiğini düşünüyorum.
İletişimi ele alalım mesela. İletişim insanoğlunun türünü devam ettirirken hem cinsleriyle aynı çizgide olduğunu teyit eder ve anlaşılmayı sağlar ve işte bu nedenle iletişimde yüksek sadakat önem kazanır. Sadakat, düşüncelere, duygulara sadakattir. Şayet sadakatten ödün verirse insanoğlu, iste o zaman kendini ifade etmekten uzaklaşır ve iç dünyasının yansıması tam bir hilkat garibesine dönüşür. Günümüzde iletişim bilinçli olarak, zaman yokluğu/darlığı uydurmacası altında, köreltiliyor, kısırlaştırılıyor, zavallılaştırılıyor.
Kendini ifade edemeyen ancak ifade ettiğini zanneden bireylerin sayısı her geçen gün artıyor. Akıcı, planlanmış ve keskin zeka ürünü ifadelerin yerini, anlamsız bağlarlar, garip kelimeler, duraksamalar ve anlatım bozuklukları alıyor. Daha da kötüsü ifadeler kısaldıkça kısalıyor. Önce kelimeler sınırlanıyor sonra harfler ve iletişimde sadakat ortadan kalkıyor... Geriye bu savaştan arta kalan kolu bacağı kopmuş zavallı insancıklar kalıyor.
Kalemim ölümün varlığını unutmuş gibi yavaşlıyor... Göz ucuyla yokluyorum onu hala orada mı diye.? Keskin gözlerle beni süzüyor, ya da hayır hayır, yazdıklarımı okuyor. Kimbilir belki de bana hak veriyordur. Ne de olsa o da bu dünyaya sık sık gelip gidiyor. Saçmalamaya başlıyorum sanıyorum.
Gecenin saatleri ilerledikçe gündüzün kalabalığı bir bir kendi dünyalarına çekildiler ve ben kendi iç seçimle bir basıma, deliliğin dağlarına doğru yola çıktım.
Susuyorum... Dinliyorum... Uzaktan bir araba geçiyor, bir köpek iki sokak ötede havliyor. Ruhum hızla oraya gidip geliyor. O sırada bir zaman kayması oluyor korkarım. Burnuma bacalardan çıkan duman kokuları geliyor. Yıllar oncesine gidiyorum. Mahalleden gecen bekçinin
düdüğü bir huzur veriyor icime. Sessiz sokaklardan o sorumlu. Hırsızlara göz açtırmıyor biliyorum. Ve sonra kendime geliyorum. Yıllar gecmis, bekçi gorevini yapamamış, hayat benden calabilecegi seyleri bugüne kadar yılmadan usanmadan almış götürmüş. Geriye bakıyorum, ruhum daralıyor. Derin bir nefes alıyorum, canım puro çekiyor. Keşke şöyle kallavi bir purom olsaydı, yarın sabah erken kalkma derdim olmasaydı, derin derin nefesler çekip uzun uzun üfleyerek anın tadını çıkarsam geçişe gitseydim, ama hayır! Purom yok ve yarın sabah erken kalkılacak.
Yapabilecek olduğum şeyler varken bunları yapmaksızın var olanı kabullenmiş olmak, gelinen noktada bir zafer mı yoksa mutlak bir yenilgi mi? Bu soruyu bir insanın kendi kendine sorması neye yarar peki? İş işten geçtikten sonra bazı soruların sorulmasının bir anlamı var mıdır? Hele de geri dönülemeyecek yola girmişsen ve bir daha bu yola girme şansın yoksa o halde ne demeye insanoğlu sorgular ki böyle seyleri? Önüne gelen veya geldiğini düşündüğü fırsatlar son gemiye binmiş ve bir daha dönüşü olmayan yolculuklara çıkmışken ben neyi soruyorum ki kendime o zaman? Sormuyorum! Sorumu geri aldım.
Şimdi sen, ey ölüm !! Soruma cevap ver: "ne istiyorsun benden ve bu masum kalemimden. Bu
kadar mı eğlenceli kalbimi sıkmak ya da kılcal bir damarımı çatlatıp benden kurtulmak, yoksa sen de gorevini mi yapıyorsun? Nasıl kolay mı? Sen de birçoğumuz gibi işini yapmak zorunda oldugun için mı yapıyorsun yoksa mutlu azınlık gibi sevdiği işi yapanlardan mısın? Şayet öyle ise durup bir düşünmek gerekir bence! "Ben ne yapıyorum?" Diye sormalı sorgulamalısın. Aksi takdirde ruhsuz bir katile dönüşürsün ve gün gelip geçmişe dönüp baktığında "ben neden bunca sene böyle bir yapmışım?" diye sorarsın kendine.
Neyse, bak ne diyeceğim, ben şimdi yatıyorum. Uyku ağır bastı. Sen de bu söylediklerimi bir düşün ve düşünürken bana da biraz mühlet ver... o arada ben de düşüneyim. "Ben nerede yanlış
Yaptım..."
Tuesday, January 31, 2012
Aziz Dost
Ey Ölüm, Can dostum!
Tüm yaşamım boyu bir an bile yalnız bırakmadın beni,
Gün gelip de beni benden alana dek...
Tüm yaşamım boyu bir an bile yalnız bırakmadın beni,
Gün gelip de beni benden alana dek...
Wednesday, January 18, 2012
Yakarış
Üretmek zordur, tüketmek kolay. Tembellik zamanı fütursuzca tüketmektir. Oysa, acı veren, yoran çalışmaktır. Üretmenin mükafatı her zaman tüketmenin sinsice yerleştirdiği tembellik hissinden daha haz verici değildir. Tembellik karşısında aynaya dönüp baktığında tükenip giden birşey varsa o da benliktir.
Karanlık ve rüzgarlı yalnızlık çöllerinde kokuşup küflenen ömür, elinizi kolunuzu bağlıyor ve hayat, suyu çekilmiş, yağmura aç ve neme hasret kurak topraklara dönüyor.
Elini uzat ey ruh... çek kurtar beni bu bataklıktan...
Karanlık ve rüzgarlı yalnızlık çöllerinde kokuşup küflenen ömür, elinizi kolunuzu bağlıyor ve hayat, suyu çekilmiş, yağmura aç ve neme hasret kurak topraklara dönüyor.
Elini uzat ey ruh... çek kurtar beni bu bataklıktan...
Friday, December 30, 2011
+-1
Biri gelir, biri gider...
yıl olur, insan olur,
yıl geçer, insan ölür...
Umut, yol geçen bekçisi,
heybesinden çıkartııklarını gelene geçene sunar,
Ne zaman ki hediyesi reddedilir,
Bilir ki o geçen bir daha geçmeyecek.
Yeni yılda da umudun hediyesini kabul edin.
(U)mutlu seneler
yıl olur, insan olur,
yıl geçer, insan ölür...
Umut, yol geçen bekçisi,
heybesinden çıkartııklarını gelene geçene sunar,
Ne zaman ki hediyesi reddedilir,
Bilir ki o geçen bir daha geçmeyecek.
Yeni yılda da umudun hediyesini kabul edin.
(U)mutlu seneler
Friday, December 23, 2011
Nerede?
Kalemimden kan damlıyor... Deftere yanaştıkça ucu, hüznü ta yüreğime değiyor...
Soğuğun sınır tanımadığı rüzgarlı gecelerden birinde, düzün orta yerindeki barın kapısını hafifce aralıyorum. İçeride sıcak ve tanıdık yüzler görmeyi umuyorum, ama beklentiler yerine dışarıdan da soğuk bir sessizlik ve kimsesizlik karşılıyor beni. Derinden bir ürperme kabarıyor içeriden. O günler çok geçmişte kaldı... Güzel günler her geçen saniye daha da uzak ufuklara yöneliyor. Yoksa bu hayallerin sıcaklığını mı hayal ediyorum? Hayalimde kendi kurduğum tuzaklara düşüp boğuluyor muyum?
Bu gece kalemim yüreğime batıyor, nefesim duman olup bacadan kaçıyor. Ruhum aklımla son dansını yapıyor. Neredesiniz o günler? Neredesiniz beni benden çalanlar?
Sessiz bara arkamı dönüyorum, çölün yalnız yoluna koyuluyorum: fazla söze ne hacet... yolcu yolunda gerek...
Soğuğun sınır tanımadığı rüzgarlı gecelerden birinde, düzün orta yerindeki barın kapısını hafifce aralıyorum. İçeride sıcak ve tanıdık yüzler görmeyi umuyorum, ama beklentiler yerine dışarıdan da soğuk bir sessizlik ve kimsesizlik karşılıyor beni. Derinden bir ürperme kabarıyor içeriden. O günler çok geçmişte kaldı... Güzel günler her geçen saniye daha da uzak ufuklara yöneliyor. Yoksa bu hayallerin sıcaklığını mı hayal ediyorum? Hayalimde kendi kurduğum tuzaklara düşüp boğuluyor muyum?
Bu gece kalemim yüreğime batıyor, nefesim duman olup bacadan kaçıyor. Ruhum aklımla son dansını yapıyor. Neredesiniz o günler? Neredesiniz beni benden çalanlar?
Sessiz bara arkamı dönüyorum, çölün yalnız yoluna koyuluyorum: fazla söze ne hacet... yolcu yolunda gerek...
Friday, December 16, 2011
Tahammül?
Bir insan diğerine neden ve nereye kadar tahammül eder?
Verdiği değere oranla ne kadar yıpranır, bunun hesabını yapar mı?
Bu hesabı yapmasına ve sonuç olumsuz çıkmasına rağmen hala tahammül etmeye devam ediyorsa, sonuçlardan kim sorumludur?
Verdiği değere oranla ne kadar yıpranır, bunun hesabını yapar mı?
Bu hesabı yapmasına ve sonuç olumsuz çıkmasına rağmen hala tahammül etmeye devam ediyorsa, sonuçlardan kim sorumludur?
Monday, November 28, 2011
Yok...
Gücüm yok, elimi kaldırmaya.
İçimden gelmiyor, sövmek dahi
Susmak istiyorum... kendi çığlığımda boğuluyorum...
İçimden gelmiyor, sövmek dahi
Susmak istiyorum... kendi çığlığımda boğuluyorum...
Thursday, November 10, 2011
Gecenin Sahipleri
Gecenin sahipleri var.
Onlar geldiğinde nefes çekilir, kalp atışları azgın davul gümbürtülerine dönüşür. Onların İfadesiz yüzleri, Sessiz çığlıklar altında korkuyu bir battaniye misali gecenin üstüne örter. Battaniyenin altında büzüşen bedenler sabahın ilk ışıkları altında buza keser...
Onlar geldiğinde yaşam gitmiş, ölüm gelmiştir.
Şayet,
Onlar geldiğinde gitmeye hazırsan, onların gözünün içine için titremeden bakabiliyorsan, ölmeden ölmüş, gömülmeden mezara girmişsin demektir.
Ve Unutma!
Bu yediğin yemek son yemeğin,
Aldığın nefes son nefesin olabilir.
Her günün bir gecesi, her gecenin bir sahibi vardır...
Onlar geldiğinde nefes çekilir, kalp atışları azgın davul gümbürtülerine dönüşür. Onların İfadesiz yüzleri, Sessiz çığlıklar altında korkuyu bir battaniye misali gecenin üstüne örter. Battaniyenin altında büzüşen bedenler sabahın ilk ışıkları altında buza keser...
Onlar geldiğinde yaşam gitmiş, ölüm gelmiştir.
Şayet,
Onlar geldiğinde gitmeye hazırsan, onların gözünün içine için titremeden bakabiliyorsan, ölmeden ölmüş, gömülmeden mezara girmişsin demektir.
Ve Unutma!
Bu yediğin yemek son yemeğin,
Aldığın nefes son nefesin olabilir.
Her günün bir gecesi, her gecenin bir sahibi vardır...
Monday, September 26, 2011
Monday, September 05, 2011
Bir Dakika!
Bir dakika durup önündeki 100 yılı düşün...
Bu yüzyılın bitiminde sen de dahil olmak üzere,
Anneannen,
Babaannen,
Dedelerin,
Annen,
Baban,
Kardeşlerin,
Kardeşlerinin doğmuş çocukları,
Önümüzdeki 5 yıl içinde doğacak çocukları,
Ve şu anda hayatta olup da tanıdığın herkes ÖLMÜŞ olacak...
Senden geçmiş zaman kipi ile bahesilecek...
Bir dakika dur ve 100 yıl sonrayı düşün. Yüzyıl sonra 1 dakika vaktin olmayacak.
Bu yüzyılın bitiminde sen de dahil olmak üzere,
Anneannen,
Babaannen,
Dedelerin,
Annen,
Baban,
Kardeşlerin,
Kardeşlerinin doğmuş çocukları,
Önümüzdeki 5 yıl içinde doğacak çocukları,
Ve şu anda hayatta olup da tanıdığın herkes ÖLMÜŞ olacak...
Senden geçmiş zaman kipi ile bahesilecek...
Bir dakika dur ve 100 yıl sonrayı düşün. Yüzyıl sonra 1 dakika vaktin olmayacak.
Monday, August 22, 2011
Kibrit alevi
Bir kibrit alevi kadar yazacağım...
Aynı kelimeler tekrarlanmaktan yıprandılar. Öyle ki artık içsel yolculuğumu anlatmakta kullandığım kelimeler anlamlarının içini doldurmuyorlar. Yerleştikleri boşluklardan birer birer hiçliğe kayıyorlar. Onların yerinde kalan kör gözler ise aciz birer sembolden öteye geçemiyorlar. Boşluğun, işe yaramazlığın, tek düzeliğin, sıradanlığın sembolleri.
"Bir dağ kadar sağlam bir tüy kadar hafif" Bu deyiş zihnimin kör karanlık ve boş kordiorlarında bir sağa bir sola çarpıyor. Kafam kazan olana kadar aynı sözleri duyuyorum. Sözler anlamsızlaşıyor, yer ayağımın altından kayıyor, göçen toprakla ben de daha derinlere doğru emiliyorum. Her yutkunduğumda gırtlağımda düğümlenen göz yaşları yer çekimine karşı daha şiddetle mücadele ediyorlar.
Dipsiz kuyunun derinliklerinde bir yerlerde kör gözlerin bakışları altında, ayağımın altında yeryüzü yokken, sessizlik dansına başlıyorum. Bu öylesine bir dans ki dışarıdan bir dağ kadar sağlam ve kıpırtısız, içten içeyse tüy kadar hafif hissediyorum kendimi. En ufak bir rüzgarda dirençsiz salınımım beni bir diyardan bir diğerine sürüklüyor. Aydınlıkta kalan bakışların tek gördükleri ise yalın, yalnız dikelen bir silüet kendi sessizliği içinde. Bu akşam sessizlik dansının son perdesinde, bir puro daha yakıyorum. Kibritin alevi parlıyor, kıpırtısız yüzümde sahte mimikler oluşturuyor. Puronun ilk dumanı ile azgın bir denizde sallanan geminin güvertesinde, belki de hiçliğe giden bir seferin kaptanı kadar umutsuzca durduğumu hissediyorum. Hava soğuk, ıslak ve delici. Bir nefes daha çekiyorum, rahatlıyorum... İşte ufukta çakan şimşekler beni etkilemez hale geliyor, zaman geçirmez, hissetmez, nasırlamış bir açık deniz kaptanıyım artık. Ey azgın deniz! Sana ve senin önüme bir tehditmişçesine serdiğin gazabına sesleniyorum... sizden korkmuyorum artık. Sessizlik dansı tüm dinginliğiyle devam ediyor, bir nefes daha çekiyorum... enfes!
İçimdeki kor ateşle, beynimdeki dondurucu buzla ve her türlü hisse kalkan olan umutsuzluğumla elimdeki kibriti söndürüp karanlıkla bütünleşiyorum...
Aynı kelimeler tekrarlanmaktan yıprandılar. Öyle ki artık içsel yolculuğumu anlatmakta kullandığım kelimeler anlamlarının içini doldurmuyorlar. Yerleştikleri boşluklardan birer birer hiçliğe kayıyorlar. Onların yerinde kalan kör gözler ise aciz birer sembolden öteye geçemiyorlar. Boşluğun, işe yaramazlığın, tek düzeliğin, sıradanlığın sembolleri.
"Bir dağ kadar sağlam bir tüy kadar hafif" Bu deyiş zihnimin kör karanlık ve boş kordiorlarında bir sağa bir sola çarpıyor. Kafam kazan olana kadar aynı sözleri duyuyorum. Sözler anlamsızlaşıyor, yer ayağımın altından kayıyor, göçen toprakla ben de daha derinlere doğru emiliyorum. Her yutkunduğumda gırtlağımda düğümlenen göz yaşları yer çekimine karşı daha şiddetle mücadele ediyorlar.
Dipsiz kuyunun derinliklerinde bir yerlerde kör gözlerin bakışları altında, ayağımın altında yeryüzü yokken, sessizlik dansına başlıyorum. Bu öylesine bir dans ki dışarıdan bir dağ kadar sağlam ve kıpırtısız, içten içeyse tüy kadar hafif hissediyorum kendimi. En ufak bir rüzgarda dirençsiz salınımım beni bir diyardan bir diğerine sürüklüyor. Aydınlıkta kalan bakışların tek gördükleri ise yalın, yalnız dikelen bir silüet kendi sessizliği içinde. Bu akşam sessizlik dansının son perdesinde, bir puro daha yakıyorum. Kibritin alevi parlıyor, kıpırtısız yüzümde sahte mimikler oluşturuyor. Puronun ilk dumanı ile azgın bir denizde sallanan geminin güvertesinde, belki de hiçliğe giden bir seferin kaptanı kadar umutsuzca durduğumu hissediyorum. Hava soğuk, ıslak ve delici. Bir nefes daha çekiyorum, rahatlıyorum... İşte ufukta çakan şimşekler beni etkilemez hale geliyor, zaman geçirmez, hissetmez, nasırlamış bir açık deniz kaptanıyım artık. Ey azgın deniz! Sana ve senin önüme bir tehditmişçesine serdiğin gazabına sesleniyorum... sizden korkmuyorum artık. Sessizlik dansı tüm dinginliğiyle devam ediyor, bir nefes daha çekiyorum... enfes!
İçimdeki kor ateşle, beynimdeki dondurucu buzla ve her türlü hisse kalkan olan umutsuzluğumla elimdeki kibriti söndürüp karanlıkla bütünleşiyorum...
Subscribe to:
Posts (Atom)