Karanlık bir akşamın değil ama
sıcağın,
düşüncelerin yüreği sıkıştırdığı saatlerde gelip,
ağır ağır ama bakışlarını üzerime sabitleyerek geçiyorlar düşünceler kervanı.
Uzakları görebiliyorum,
hissedebiliyorum.
Vakit daraldıkça,
tükendikçe, uzakları daha yakından görebiliyorum.
Köhnemiş sokakların yalnızlığını duyumsuyorum;
bakıp da görmeyen, tanımayan gözlerin soğukluğunu hissediyorum...
Yazmıyorum,
yazamıyorum...
Geçmişin ayak izlerinde bir adam...Uzun...uzak... Geleceğe bakan gözler; puslu, buzlu, yalnız... Ve bir günlük...
Wednesday, June 13, 2007
Thursday, June 07, 2007
Karanlık çöküyor
Suçsuz ve günahsız: Masum.
Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil: Saf
Çok az kullanılmış veya hiç kullanılmamış olan, özrü olmayan: Temiz
Masum, saf ve temiz; yolları ayrı düşmüş üç küçük kardeş. Masumiyet bilinçli olmak ister, oysa saf olanın blinci var mıdır? Ve eğer bilinci yoksa kirlenmeye, kullanılmaya ve yıpranmaya mahkum değil midir? Masum olan bilinçli uyanık ve dirayetli olmalıdır. Aksi takdirde "saf"ın yürüdüğü daha doğrusu sürüldüğü yollardan geçmek zorunda kalmaz mı? Ve bu yollarda temizliğin işi var mıdır?
Masumiyetimizi korumamız gereken şu günlerde kirlenmeyi göze alarak saflığı terk etmek gerek!
Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil: Saf
Çok az kullanılmış veya hiç kullanılmamış olan, özrü olmayan: Temiz
Masum, saf ve temiz; yolları ayrı düşmüş üç küçük kardeş. Masumiyet bilinçli olmak ister, oysa saf olanın blinci var mıdır? Ve eğer bilinci yoksa kirlenmeye, kullanılmaya ve yıpranmaya mahkum değil midir? Masum olan bilinçli uyanık ve dirayetli olmalıdır. Aksi takdirde "saf"ın yürüdüğü daha doğrusu sürüldüğü yollardan geçmek zorunda kalmaz mı? Ve bu yollarda temizliğin işi var mıdır?
Masumiyetimizi korumamız gereken şu günlerde kirlenmeyi göze alarak saflığı terk etmek gerek!
Tuesday, May 22, 2007
Hanımeli
Zaman yanılsamasını alt eden mucize ilaç: Koku.
Zamanı oracıkta bir başına bırakıp, mekandan bağımsız yolculuklara çıkaran ve düşüncelerin hiç de geçmişte kalmadığını gösteren mucizevi ilaç...
Hanımeli çiçeğinin o muhteşem kokusu kaç yaşama değer...
Kaç bin saatten daha yeğdir o tarif edilemez tat...
Ve sonra yerini yine zamanın samansı tadı alır ve biz esirliğimize tabi devam ederiz yürümeye, arkamızdan umutla bakan hanımelinin tüm sunduklarına rağmen.
Devam etmeyip kalacak olsanız, yerinizi tespit eden zaman koku algılarınızı hissizleştirecek ve sizi tuttuğu gibi kolunuzda sürükleyecektir.
Wednesday, May 02, 2007
Wednesday, April 18, 2007
Kuş
Saat 21:11...
Daha kaç kum tanesi kendinden habersiz yuvarlanıp gidecek bu sonsuz deniz içerisinde. Yüreğim sessiz ve derinden fakat tempolu bir şekilde atıyor. Sıkıntılar çöküyor üstüne zavallının, yalnız ve yetim gördüler, yürüyorlar bir bir utanmaksızın. Dışarda beni bekleyen karanlık sokaklar, derin soğuk sular misalı kıpraşıyor insan kalabalığıyla. İçerde kalmanın amacını sorgulamaktan çok uzak, uzaktan gelen sesleri yorumluyorum ve ışık hızından da hızlı bir şekilde seyahat edip geçmişe geri geliyorum anılarımın sıcak kolları arasında. Dönüşte yıpranmışım, dönmek zor geldiğinden değil, durmak aniden yıpratmış beni. Saçlarım uzun olsaydı eğer dağılırlardı dört bir yana, ağır metal dinleyen bir genç misali. Gitarın sert ritmlerini hissediyorum ya da bas gitarın tok ve sarsıcı titreşimlerini.
Saat 21:17...
Ve o minik kum tanecikleri bana inat ve yer çekimine amade bir bir salıveriyorlar kendilerini bir bir... Seslerini duyar gibi oluyorum, nasıl da eğleniyorlar geçen bana bakıp bakıp!
Ve o minik kum tanecikleri bana inat ve yer çekimine amade bir bir salıveriyorlar kendilerini bir bir... Seslerini duyar gibi oluyorum, nasıl da eğleniyorlar geçen bana bakıp bakıp!
Sunday, April 01, 2007
Araf...
Arafta kör topal, el yordamıyla ilerliyorum.
Yolumu kaybetmedim,
Arafta doğdum.
Arafta büyüdüm,
Arafta yürüyorum.
Bu bir kabus değil.
Seçim söz konusu değil.
Çözüm yok...henüz!
Peki o zaman sorun nerede?
Sorun olduğunu nereden çıkardım?
Yerine oturmayan ne?
Yolumu kaybetmedim,
Arafta doğdum.
Arafta büyüdüm,
Arafta yürüyorum.
Bu bir kabus değil.
Seçim söz konusu değil.
Çözüm yok...henüz!
Peki o zaman sorun nerede?
Sorun olduğunu nereden çıkardım?
Yerine oturmayan ne?
Sunday, March 25, 2007
Sıcak bir hissin peşinde...
Rüzgarla gelen bir titremenin sabahında, tüm vücudumu saran bir sıcaklık hissiyle koyun koyuna uyumak ve belki de iç uyanmamak istiyorum. Bu öylesine bir sıcaklık değil, aynı zamanda şefkat aynı zamanda huzur içermeli...
Zaman denizinde bu manasız çalkantının ıslak ve soğuk yapışkan hissinden bıktım usandım.
Her gelen sabah bir öncekinden daha az çekilir... daha az kabullenilebilir!
Gideceğim... az kaldı!
Monday, March 19, 2007
Wednesday, March 14, 2007
Başka birgün
Yağmur damlaları hücum ediyor evin sıcaklığına, küresel ısınma kışından kalma bir garip ilkbahar gününde.
Bense ayna içinde ayna içinde ayna misali dalıp gitmişim kendi yalnızlık çölümün uçsuz bucak sessizliğine.
Dolap kapağinda asılı duran çocukluk masumiyeti, kokusu algılarımla çılgınca sevişen rutubet ve zaman ordularına direnen çılgın anılar...
Tuzla buz oluyorum aniden vuran farkındalık kriziyle.Tuzun tadı damağımda, buzsa erimiş gitmiş kirli ayakların altında, pis lağım suları arasında...
Bense ayna içinde ayna içinde ayna misali dalıp gitmişim kendi yalnızlık çölümün uçsuz bucak sessizliğine.
Dolap kapağinda asılı duran çocukluk masumiyeti, kokusu algılarımla çılgınca sevişen rutubet ve zaman ordularına direnen çılgın anılar...
Tuzla buz oluyorum aniden vuran farkındalık kriziyle.Tuzun tadı damağımda, buzsa erimiş gitmiş kirli ayakların altında, pis lağım suları arasında...
Friday, February 16, 2007
Ayna...
Aynalar tüm gerçekleri, olduğunca yansıtırlar.
Bakış açısı, o gerçekleri ne biçimde göreceğinizi belirler.
Kendime ayna tutuyorum Barış'ın bakış açısından ve görüyorum*:
"Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız
Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor
Görüyorum dönenceKupkuru bir ağacın dalıyım yapayalnız
Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor
Biliyorum dönenceÇatlamış dudağımda ne bir ses ne bir nefes
Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyorDuyuyorum dönence"
Derin bir nefes... sessizlik ve biliyorum*:
"Duyuyorum, biliyorum, görüyorum, dönence
Dönence, gün dönende dönence
Bir gün gelecek dönence biliyorum"
(*Barış Manço - Dönence)
Monday, February 12, 2007
Bıçak Sırtı
İki günlük dünyada (b)alık hafızası gerek dertsiz yaşamak için.
Seçeneklerin karşında:
Ya lanet olsun böyle hayata
Ya da ne mutlu böyle yaşamaya!
Seçim yapmak zorunda değilsin:
Araf da var cennetle cehennem ortasında,
Sonsuza kadar asılı kalmak ölü ruhlar arasında...
Cefa ve sefa bıçağının sırtında!
Monday, January 29, 2007
Saklı Seçilmişler - 2
Saatlerle sınırladığımız hayatta, uykuya koşup boşalan sokaklarda yalnızlığımıza ağlıyoruz. Oysa hayatı "an"da ve bütün, dolu dolu ve kesintisiz yaşamak gerek. - Bilinmeyen Zamanlar (1)
Geçmişin izlerini yoklarken aldığım haz; geleceğin paylaşımının tadını, puronun lezzetini, sohbetlerin derinliğini şimdiden hissetmemi sağladı. Karanlıkta iki siluet, gece denizinde akıp giderken, yanlarında üçüncü bir kişi, adı anılmaz ama bilinir. Yolumuzda durana acırım bu zavallı sanal dünyada. Bilinmeyen Zamanlar (2)
Akşam yavaşça kanatlarını gererken günün üstüne, zaman adınıverdiğimiz sanal tanrıya bir kez daha bağlılıklarımızı sunarak ve"geçmesi" bir lütufmuş gibi şükranlarımızı ileterek, dört duvarakurduğumuz ofislerimizden oksijen odalarına gitmek üzere ayrılıyoruz.Sanıyor musunuz ki gücünü kontrol edemeyen bir tanrının kendindenvarolduğuna inanayım ben!Yine de kelimelerle ifade edeceksek düşüncelerimizi yukarıdakiparagrafa da saygımdan iki kelime düşer bugünün tanışmalarına vepayına:"iyi akşamlar" Bilinmeyen Zamanlar (3)
Monday, January 01, 2007
Gidis o Gidis
Bu uzak sehirde, evimden (neresi orasi), kendimden (ben kimim) uzakta (hic yakin oldu mu ki) gecmisin izinde yururken buluyorum kendimi, umudun golgesinde.
Icimde biryerlerde gizlenen asik her defasinda saklandigi yerden cikiveriyor ve sevgilinin ozlemiyle cekistiriyor yuregimi...
Ben ilerlemeye calistikca agir geliyor bu uzak sehrin havasi. Nehir (Thames) boyunca yururken hatiralarimin rehberliginde, dans eden isik, tum sessizligiyle golgelere cekilen sevincime taniklik ediyor...
Eve donmek istemiyor ayaklarim, umit etmekten alikoyamiyorum kendimi inceden inceye sizlayan yuregimin derinden gelen cigliklari icinde. Neredesin?
Eve dondum... Postalarimi kontrol ediyorum, bekledigim mektup gelmis mi (Ne bekliyorum ki?!?) diye ve hic gelmeyecegini bilerekten.
Belki de yasanmayan bir hayata imrenmekten yasamakta oldugum hayati kaciriyorum.
Evime donecegim, az kaldi (donmek istemiyorum ki?)
Ben gittim bir kere...
Benim donusum yok artik...
Ne fark eder... Ha Londra ha Istanbul, dondugumde kendimi bulamadiktan sonra!
Friday, December 15, 2006
Çingene Karavanı
Uzaktan gelen tınılar beni hiç bilmediğim mekanlara götürüyor. Bilimadamı dostumu da yanıma almak istiyorum zira bu maceranın ne sonu belli ne de başı. Kime nerede ve nasıl rastlarım orası ayrı bir bilmece. Gitarın telleri titreşmeye devam ediyor ve sonra bir ordunun uygun adım yürüyüşündeki gurur yayılıyor atmosfere. Toz duman alıyor, yürüyor... Gökyüzü hep bir ağızdan söylenen ve zaferleri anlatan bir marşla çınlıyor. Bu ordu durmaz, bu ordu yenilmez. Uygun adım ilerlerken bilimadamı dostumla, kendimizi bir an Parisin arka sokaklarında dolanırken buluyoruz. İşin garip tarafı ne daha önce gitmişliğimiz ne de görmek istemişliğimiz var... Bu durumun boğluğu içinde salınıyoruz. Fuko sarkacı zihnimde bir o yana bir yana sallanıp
duruyor. Soru işaretleri geomterik seri halinde çoğalıyor. Gerilim artıyor, müziğin temposu ile birlikte. Bu işkence tacını giyeli çok olmamış. Neye dönüştüm... Tanıdığım herkes öyle ya da böyle uzaklara gidiyor... İmparatorluğum pisliğin içinde çöküp gidiyor. Yeniden başlayabilir miyim? Dönüşü olmayan bu yolda gerilim artıyor. Bir çıkış yolu bulabilirim. Bulabilir miyim? Fransanın garip sözcüklerine bu güzel bayan sesinden dahi katlanamayacağım. Al götür beni parmaklarım. Bas şu tuşa artık, gidelim buradan. Küçük hatalar dükkanından küçük şarkıların tınısına geri dönüyorum. Saat 14:51. Bu şarkı benim. Sen neredesin? Dostum nereye gitti. Bu bilinçli gündüz düşü neden karmaşaya dönüşüyor? Bu küçük şarkının notaları armonikanın tınısıyla karışıyor. Mezarlığın yanından gökyüzüne yükseliyor. Bulutlarla taşınıyor. Minik yağmur damlacıklarıyla çiğ parça olup oluk oluk akıyor tepemden aşağı! Binip gidiyorum bir çingene karavanına sıkılınca bu kalabalıktan. İstikamet: Romanya... Ne bulduysam buralarda bir çingene gibi dolduruyorum sırtımdaki yüklüğe ve gacır gucur tekerleklerin uyumlu sesleri arasında ilerliyorum. Havada yağmurla ıslanmış pamuklu kumaş kokusu ve karavanın çevreyi ışıtan sarı-turuncu ışığı. Gün batıyor beni de ağır ağır peşinde sürükleyerek! Anlamadığım dilde söylenen türkülere ritm tutuyorum akşamın tavuk karası bakışlarında... Ufak ufak düşünce kırıntıları bırakıyorum geçmişe... gün geldiğinde aynı yoldan döneyim diye... Umarım umutsuzluk kuşu tüm minik parçacıklarımı yiyip bitirmez.
duruyor. Soru işaretleri geomterik seri halinde çoğalıyor. Gerilim artıyor, müziğin temposu ile birlikte. Bu işkence tacını giyeli çok olmamış. Neye dönüştüm... Tanıdığım herkes öyle ya da böyle uzaklara gidiyor... İmparatorluğum pisliğin içinde çöküp gidiyor. Yeniden başlayabilir miyim? Dönüşü olmayan bu yolda gerilim artıyor. Bir çıkış yolu bulabilirim. Bulabilir miyim? Fransanın garip sözcüklerine bu güzel bayan sesinden dahi katlanamayacağım. Al götür beni parmaklarım. Bas şu tuşa artık, gidelim buradan. Küçük hatalar dükkanından küçük şarkıların tınısına geri dönüyorum. Saat 14:51. Bu şarkı benim. Sen neredesin? Dostum nereye gitti. Bu bilinçli gündüz düşü neden karmaşaya dönüşüyor? Bu küçük şarkının notaları armonikanın tınısıyla karışıyor. Mezarlığın yanından gökyüzüne yükseliyor. Bulutlarla taşınıyor. Minik yağmur damlacıklarıyla çiğ parça olup oluk oluk akıyor tepemden aşağı! Binip gidiyorum bir çingene karavanına sıkılınca bu kalabalıktan. İstikamet: Romanya... Ne bulduysam buralarda bir çingene gibi dolduruyorum sırtımdaki yüklüğe ve gacır gucur tekerleklerin uyumlu sesleri arasında ilerliyorum. Havada yağmurla ıslanmış pamuklu kumaş kokusu ve karavanın çevreyi ışıtan sarı-turuncu ışığı. Gün batıyor beni de ağır ağır peşinde sürükleyerek! Anlamadığım dilde söylenen türkülere ritm tutuyorum akşamın tavuk karası bakışlarında... Ufak ufak düşünce kırıntıları bırakıyorum geçmişe... gün geldiğinde aynı yoldan döneyim diye... Umarım umutsuzluk kuşu tüm minik parçacıklarımı yiyip bitirmez.
Gün biter...
Gölgem uzar gider...
Üzülme sevdiğim gün gelir dönerim.
Sunday, November 26, 2006
Gerçek Rüya
Beni sarsıyor,
- Kendine gel!
Kafamı hafifçe kaldırıyorum:
- Ben zaten kendimdeyim ama bu benden geriye kalan!
Diyorum ve kafamı indiriyorum.
Karşımdaki sırıtkan kelle umurumda bile değil.
- Kendine gel!
Kafamı hafifçe kaldırıyorum:
- Ben zaten kendimdeyim ama bu benden geriye kalan!
Diyorum ve kafamı indiriyorum.
Karşımdaki sırıtkan kelle umurumda bile değil.
Monday, November 20, 2006
Gemi
Bir gemi demir alıyor bu limandan uzaklara.
Uzaklar ki artık beklemekten bezgin,
Uzaklar ki uzun uzağa hasret.
O halde bu çöküş burada biter,
Uzakların yeni yükselene hasreti son bulur.
Uzun uzak adam güverteden yalnızlıklara el sallar,
Geminin düdüğü öter,
Sessiz duman salınarak yok olur semada,
Ve O'nun silueti buraları geride bırakarak uzar gider...
Uzaklar ki artık beklemekten bezgin,
Uzaklar ki uzun uzağa hasret.
O halde bu çöküş burada biter,
Uzakların yeni yükselene hasreti son bulur.
Uzun uzak adam güverteden yalnızlıklara el sallar,
Geminin düdüğü öter,
Sessiz duman salınarak yok olur semada,
Ve O'nun silueti buraları geride bırakarak uzar gider...
Tuesday, November 07, 2006
O'nun ve benzerlerinin ardından
Bir adam ölür,
Birilerinin umurunda olmaz,
Birilerinin içi yanar,
Birileri üzülmüş gibi yapar,
Kimileri hiç oralı olmaz,
Kimileri haberdar olmaz,
Ateş düştüğü yeri yakar...
Sırıtkan suratların sahne şovları devam eder,
Seviyesiz espiriler, göz bağcılığı, körlük,
Ağzı açık izleyenlerin sayısı hiç de az değildir,
Sinirden ağzı köpürenlerin sayısı hiç de çok değildir,
Bir adam ölmüş ölmemiş ne fark eder ki?
Ama ateş düştüğü yeri yakar...
Sönene kadar...
Birilerinin umurunda olmaz,
Birilerinin içi yanar,
Birileri üzülmüş gibi yapar,
Kimileri hiç oralı olmaz,
Kimileri haberdar olmaz,
Ateş düştüğü yeri yakar...
Sırıtkan suratların sahne şovları devam eder,
Seviyesiz espiriler, göz bağcılığı, körlük,
Ağzı açık izleyenlerin sayısı hiç de az değildir,
Sinirden ağzı köpürenlerin sayısı hiç de çok değildir,
Bir adam ölmüş ölmemiş ne fark eder ki?
Ama ateş düştüğü yeri yakar...
Sönene kadar...
Sunday, October 29, 2006
Puro Kokusu Yalnızlığı
Uzadıkça uzayan gölgelerin peşi sıra, cebimde donmuş anların yansımaları, puro kokan bir akşamın yalnızlığındayım bu akşam da. Puro kokusu tüm ağırlığıyla hatıraları bastırıyor. Bu gece tüm yalnızlıklar üstüme sinmiş. Müzik tınıları yetişmeye çalışıyor uzaklardan zayıf çığlıklarcasına. Savaş alanlarında terk edilmiş, yenik düşmüş, tüm yarım kalmış cümleler düşüveriyor düşüncelerimin durgun gölüne:
Önce dün gece:
"Geçen gün sana döndü yüreğim yüzünü, usul usul. Yağmurlar boşandı gönlüme. Toprak kokusu..."
Sonra bu hafta:
Boş satırların diyarı...
Ve sonra özlemek ve özlemini duymak TDK'den:
"Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür. Özlemini duymak:Yürekten istemek, arzu etmek."
Şimdiye döndüğümde:
"Elimde yine puro kokusunun yalnızlığı;
Arkam yok, önüme bakmıyorum, Yüzümü saklıyorum.
Ve derken aklıma bir kitabın arka kapağından satırlar geliyor:
"Beni gerçekten tanısaydın, yine de sever miydin?"
Ben kimim?
Ben kendimi tanıyor muyum?
Ben hep ben olmayacak mıyım?
Ve ben, ben olduğum zaman neler olacak?
Ve neden içim yanıyor?
Akşamın ağırlığı bir kez daha çöktüğünde, içimde birşeyler yanıp kül olurken, bir kömür parçası yüreğime düşüyor ve köz oluyor. Birşeylerin kontrolden çıktığını hissediyorum.
Değiştirmeliyim.
Bu yalnızlık çölünün çıldırtıcı çölünden çıkmalıyım ancak bunun için öncelikle birşeyleri değiştirmeliyim. Saflığımı geri kazanmalı, zayıf düşen aslanı canlandırmalıyım. Aksi takdirde sırtlan ordusuna yenik düşeceğim ve kontrolsüz barbar canavarlar ordusunun bilinçsizliğinde bu düzenin ritminde yitip gideceğim. Kendime ayna tutma zamanı geldi. Birşeyleri değiştirme zamanı. Miladı koymalı ancak önce nereden başlayacağımı bulmalıyım. Uzaklardan biryerlerden gelen bir mesaj, yakıyor, uyandırıyor. Aynaya her bakışımda, öfke, çaresizlik, terk edilmişlik, tutsaklık ve sessizlik tarafından kuşatıldığımı hissediyorum. Düşüncelerim öylesine karışmış ki bu kara gölden çıkamıyorum.
Ne yapmalı?
Önce dün gece:
"Geçen gün sana döndü yüreğim yüzünü, usul usul. Yağmurlar boşandı gönlüme. Toprak kokusu..."
Sonra bu hafta:
Boş satırların diyarı...
Ve sonra özlemek ve özlemini duymak TDK'den:
"Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür. Özlemini duymak:Yürekten istemek, arzu etmek."
Şimdiye döndüğümde:
"Elimde yine puro kokusunun yalnızlığı;
Arkam yok, önüme bakmıyorum, Yüzümü saklıyorum.
Ve derken aklıma bir kitabın arka kapağından satırlar geliyor:
"Beni gerçekten tanısaydın, yine de sever miydin?"
Ben kimim?
Ben kendimi tanıyor muyum?
Ben hep ben olmayacak mıyım?
Ve ben, ben olduğum zaman neler olacak?
Ve neden içim yanıyor?
Akşamın ağırlığı bir kez daha çöktüğünde, içimde birşeyler yanıp kül olurken, bir kömür parçası yüreğime düşüyor ve köz oluyor. Birşeylerin kontrolden çıktığını hissediyorum.
Değiştirmeliyim.
Bu yalnızlık çölünün çıldırtıcı çölünden çıkmalıyım ancak bunun için öncelikle birşeyleri değiştirmeliyim. Saflığımı geri kazanmalı, zayıf düşen aslanı canlandırmalıyım. Aksi takdirde sırtlan ordusuna yenik düşeceğim ve kontrolsüz barbar canavarlar ordusunun bilinçsizliğinde bu düzenin ritminde yitip gideceğim. Kendime ayna tutma zamanı geldi. Birşeyleri değiştirme zamanı. Miladı koymalı ancak önce nereden başlayacağımı bulmalıyım. Uzaklardan biryerlerden gelen bir mesaj, yakıyor, uyandırıyor. Aynaya her bakışımda, öfke, çaresizlik, terk edilmişlik, tutsaklık ve sessizlik tarafından kuşatıldığımı hissediyorum. Düşüncelerim öylesine karışmış ki bu kara gölden çıkamıyorum.
Ne yapmalı?
Tuesday, October 17, 2006
Hayal(et) Tren
Geçen günleri yüklenip giderken hayalet tren, Uzun uzak bakıyorum geçip gidenlerin ardından. Bir elimi yanağıma dayamış, yağmurlu bir günde ahşap evin pencerelerinden sokağı izleyen çocuk gibiyim. Biraz hüzün var yazın geçip giden günlerine ve biraz da heyecan açılan okulun getireceklerine. O anda kokular vagonu geçiyor gözümün önünden. Yağmurla ıslanan yün kazaktan yayılan koku, annemin sıcaklığını hatırlatıyor ve babamın gülümsemesini. Oysa tren o kadar hızla uzaklaşıyor ki, bana kalan sadece treni takip eden soğuk rüzgarların ürpertisi.
Üşüyorum.
Zaman zaman Romanyanın dağlarında ya da Taj meydanda; zaman zaman Kızıl topraklardayım ya da Sarıyerden geçiyor trenim.
Hayal ediyorum...
Hayaletim...
Hayal ettim...
Üşüyorum.
Zaman zaman Romanyanın dağlarında ya da Taj meydanda; zaman zaman Kızıl topraklardayım ya da Sarıyerden geçiyor trenim.
Hayal ediyorum...
Hayaletim...
Hayal ettim...
Monday, October 09, 2006
Hatıralar
Hatıralar öylesine güçlüdürler ki;
Mekanın ve dahi zamanın ötesine geçerler.
Etin ve ruhun içine işlerler.
Kendinizi söküp atmadıkça orada öylece dururlar, dururlar, dururlar...
Mekanın ve dahi zamanın ötesine geçerler.
Etin ve ruhun içine işlerler.
Kendinizi söküp atmadıkça orada öylece dururlar, dururlar, dururlar...
Subscribe to:
Posts (Atom)