... . ...... . . .......... . . ................. .... . . . .. .. . . ....... . ....
.... . .. . .. .. . ...... . . .... . .. .. . ... .... ... .. .. .. ... .... ..... .... ....... ..... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . .. .. .. ..... ... .. ... ... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . .. .. .. ...... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ..... . ..... ... .. ..... ... .. ..... ... . ... . ... . ...
..... . ... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... . .. .. . ...... ..... ... .. ....
Geçmişin ayak izlerinde bir adam...Uzun...uzak... Geleceğe bakan gözler; puslu, buzlu, yalnız... Ve bir günlük...
Monday, September 25, 2006
Monday, September 04, 2006
Ne Zaman?
NE ZAMAN DURUR:
Yokuş aşağı yuvalanan bir top? Duvara çarpınca…
Suda batan taş? Dibe vurunca…
İpi kaçmış uçan balon? İç basınç dış basınca baskın gelince…
YA BEN?
Duvarı özledim, dibe hasret…
İçim dışıma ağır geliyor, patlayacağım!
Yokuş aşağı yuvalanan bir top? Duvara çarpınca…
Suda batan taş? Dibe vurunca…
İpi kaçmış uçan balon? İç basınç dış basınca baskın gelince…
YA BEN?
Duvarı özledim, dibe hasret…
İçim dışıma ağır geliyor, patlayacağım!
Friday, September 01, 2006
Varolmayan Diyalog
- Selam
(demedi çünkü içinden gelmiyordu Uzun Uzak Adamın)
- Selam sana da!
(demedi çünkü kendisine selam eden yoktu.)
- Nasılsın?
(demedi çünkü gerek yoktu. Alacağı cevaplar sınırlı veyahut belliydi. “İyiyim”diyecekti besbelli veyahut “Fena değil” sonra da gayrı ihtiyari “Senden ne haber?” diyecekti.)
- Çok dertliyim…
(deyip duraklamadı çünkü soran olmadı. Aslında derdi çoktu paylaşmak istiyordu ama biliyordu ki karşıdaki laf olsun diye soracaktı ya da gerçekten sorsa da kendisini gerçekten anlayamayacaktı.)
- Başımdan ne geçti geçen gün biliyor musun?
(diyemedi çünkü başından hiçbir şey geçmemişti.)
- Neyse madem konuşacak bir şey yok, daha fazla susmanın bir anlamı yok.
(diyecek oldu, gereksiz buldu. Sustu)
Asla gerçekleşmeyen konuşmanın hikayesi böylece başlamadan bitmiş oldu. Uzun uzak adam sessizce yürüdü geçti. Göz göze geldiklerinde sanki birbirlerine bir şeyler anlatmak istediler ancak inançları oydu ki asla ama asla, ne kadar konuşursan konuş derdini gerçekten dinlemek isteyen birilerini bulamazsan ve dinleseler de asla kendilerinden başkasını anlayamazlar.
- …
- …
(demedi çünkü içinden gelmiyordu Uzun Uzak Adamın)
- Selam sana da!
(demedi çünkü kendisine selam eden yoktu.)
- Nasılsın?
(demedi çünkü gerek yoktu. Alacağı cevaplar sınırlı veyahut belliydi. “İyiyim”diyecekti besbelli veyahut “Fena değil” sonra da gayrı ihtiyari “Senden ne haber?” diyecekti.)
- Çok dertliyim…
(deyip duraklamadı çünkü soran olmadı. Aslında derdi çoktu paylaşmak istiyordu ama biliyordu ki karşıdaki laf olsun diye soracaktı ya da gerçekten sorsa da kendisini gerçekten anlayamayacaktı.)
- Başımdan ne geçti geçen gün biliyor musun?
(diyemedi çünkü başından hiçbir şey geçmemişti.)
- Neyse madem konuşacak bir şey yok, daha fazla susmanın bir anlamı yok.
(diyecek oldu, gereksiz buldu. Sustu)
Asla gerçekleşmeyen konuşmanın hikayesi böylece başlamadan bitmiş oldu. Uzun uzak adam sessizce yürüdü geçti. Göz göze geldiklerinde sanki birbirlerine bir şeyler anlatmak istediler ancak inançları oydu ki asla ama asla, ne kadar konuşursan konuş derdini gerçekten dinlemek isteyen birilerini bulamazsan ve dinleseler de asla kendilerinden başkasını anlayamazlar.
- …
- …
Monday, August 14, 2006
Gölgeler Vadisinin Siluetleri
Gölgeler Vadisinde yürüyorum uzun uzak.
Ana yoldan hızla iniyorum sahile doğru bugün - 10.08.2006 tarihinde Istanbul şehrinin Avrupa yakasında. O da ne? Uzun uzak gölgem aynı yokuştan çok ama çok tanıdık bir gölge ile günün başka bir saatinde usul usul tırmanıyor yokuş yukarı yıllar önce. Gülüşmeler puslu bir camın arkasından geliyor; Anlayamıyorum ağızlarından dökülen sözcükleri ama bir bir hatırlıyorum
konuşulanları o yaz akşamında zihnimin kristal berraklığında çünkü o gölgenin sahibi bendim. Geçiyorlar yanımdan, elimi uzatıyorum dokunamıyorum. Artık çok geç... adı üstünde geçmiş. Ancak ne var ki o güne ilişkin sıcaklığı halen hissediyorum benliğimin ta derinliklerinde, ışığın geçmediği, zamanın öldüğü ve karanlığın tek hakim olduğu gölgelerde. Yolculuğumun devamında nihayetinde balık restoranına varıyoruz, o da ne? Geçmişin gölgeleri dans ediyorlar, hem de bu defa geçmişin her gününde farklı yüzlerin yansımalarında. Çoğu gölgede heyecan, beklenti, mutluluk var. Şimdilerde ölü toprağı altında kalmış tüm heyecanlar kıpır kıpır ediyor mezarımın üstünde.
konuşulanları o yaz akşamında zihnimin kristal berraklığında çünkü o gölgenin sahibi bendim. Geçiyorlar yanımdan, elimi uzatıyorum dokunamıyorum. Artık çok geç... adı üstünde geçmiş. Ancak ne var ki o güne ilişkin sıcaklığı halen hissediyorum benliğimin ta derinliklerinde, ışığın geçmediği, zamanın öldüğü ve karanlığın tek hakim olduğu gölgelerde. Yolculuğumun devamında nihayetinde balık restoranına varıyoruz, o da ne? Geçmişin gölgeleri dans ediyorlar, hem de bu defa geçmişin her gününde farklı yüzlerin yansımalarında. Çoğu gölgede heyecan, beklenti, mutluluk var. Şimdilerde ölü toprağı altında kalmış tüm heyecanlar kıpır kıpır ediyor mezarımın üstünde.
- Geçmişte yaşanmaz!
- Yaşamıyorum zaten...
Balıklar geliyor, sohbet akıp gidiyor ve gölgelerim benim etrafımda dolanıp duruyorlar. Kafamı ne zaman o yana çevirsem daha derinlere dalıyorum. Ne zaman bu yana çevirsem günün ağırlığı, geçmişin heyecanlarına hasret inceden incedeye kırıp geçiriyor beni.
Vakit geçiyor, ayrılık vakti geliyor. Dönüş yolundayım şimdi. Işıklı sitenin önünden geçerken kafamı uzatıyorum usulca ve aracın kat ettiği kilometrelerle geride kalan sıcak yuvaya bakıyorum. Işıkları yanıyor şimdinin. Geçmiş karanlığa gömülüyor gülümseyen ama yüzleri görünmeyen tüm gölgelerle ve benimle. Araç hızla uzaklaşıyor, geçmişimi geride bırakıyor, yüreğimi dağlıyor, gece ağlıyor, ben susuyorum. Gök bana ağlıyor, damlalar tüm serinliğiyle yüreğimi soğutmaya çalışıyor.
Ben...
Ben gölgeler vadisinde yürüyorum uzun uzak.
Monday, July 31, 2006
[Ne]Me(ne)[n](m)e[m](n)
- S(ıhh)[a]at(tes)iniz (umarım)[kaç]?
- (Gayet) (i)y[ed]i!
- S(ıhh)[a]at bu geçip gidiyor!
- [A](e)cel(i)[e]miz mi (geldi?)[Vardı?]
- Kim(se) bil(emez)[ir] …
- Gelir misin benimle?
- [A](e)cele [etmeye] gelemem!
- (Gayet) (i)y[ed]i!
- S(ıhh)[a]at bu geçip gidiyor!
- [A](e)cel(i)[e]miz mi (geldi?)[Vardı?]
- Kim(se) bil(emez)[ir] …
- Gelir misin benimle?
- [A](e)cele [etmeye] gelemem!
Tuesday, July 18, 2006
Zamanın Durduğu Yer
Bir çift kara camın ardından, puslu güne yeni açılmış gözler ve derin düşüncelerle bakıyorum.
Zamanın asılı kaldığı yerlerden burası da. Az ilerde altı kişilik bir gruba anlatıyor yedincisi,
parmağıyla bir yerleri işaret ederek:
Zamanın asılı kaldığı yerlerden burası da. Az ilerde altı kişilik bir gruba anlatıyor yedincisi,
parmağıyla bir yerleri işaret ederek:
- Benim zamanımda deniz şuradaydı; Dalgalar şuraya vuruyordu; biz de şurada denize girerdik.
Oradan bir köpek geçiyor usulca hayata umursamadan ve ilk bulduğu gölgeye yığılıyor.
Bir çift kara camın ardından zamanın anlamını yitirdiği mekana bakarken düşüncelerimin
denizinde boğulup gidiyorum...
denizinde boğulup gidiyorum...
Monday, July 10, 2006
Saklı Seçilmişler - 1
Yüzyıllar boyu yağmurlarla ıslanan topraklarda çırılçıplak ve birbaşına kıvrılmışım toprağın üstünde. İçimdeki özgürlük ateşi yalnızlığa sürüklerken beni, umut ışığını eze eze kenara sıkıştırmış ve kuru, cılız dala çevirmiş. Şimdi kafamdaki her bir damar kalp atışlarımla bir genişleyip bir büzülürken yağan yağmura rağmen ben alev alev yanıyorum garip çöl sıcaklarında.
Yitip giderken, ölümün sıcak kumlarında harap bitap yürüyorum, sanrılarda boğulanlara delicesine sırıtarak...
Tuesday, July 04, 2006
Soğuk
Parmak uçları, beden kalesinin uç beylikleri: soğuk;
Ve kalp, beden kalesinin karargahı beyin tarafından komuta edilen: daha da soğuk;
Hala soğuk...
Ve kalp, beden kalesinin karargahı beyin tarafından komuta edilen: daha da soğuk;
Hala soğuk...
Monday, June 26, 2006
(D)ayı!
Düzende yola çıkanlara öğretilen temel anlayışlardan bir tanesi, karşılaşılan bazı zorluklar karşısında "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı" deme yaklaşımıdır. Gelin görün ki köprünün ucunun ve bucağının belli olmadığı bir düzende ayıya o kadar uzun zaman dayı der hale geliyor ki insanlar, bir müddet sonra ayıyı gerçekten dayı zannetmeye başlıyorlar.
Sonuç:
Ayıyla bayram olmayacağı gerçeği unutulduğu için düzen tarafından, dayı sandıkları ayı vasıtasıyla, bayram günü, köprüde düzülmeleri çok sürmüyor.
Tuesday, June 20, 2006
Gözler...
Geçmişin karanlığına kör, bir çift karanlık göz usulca kapandı bugün.
Yarın?
Geleceğe hasret, bir çift nasırlı el uzandı ufka bugün.
Yarın?
Yarın yok. Yaşanmadı.
Dün yok. Yaşandı gitti.
Bugün, ona da sahip değiliz. Akıp gidiyor.
Ne kaldı bize an'dan gayrı.
Parlayıp sönen kibrit alevi misali geçip gidiyoruz...
Monday, June 12, 2006
İçme suyu şişesi yalnızlığı
Sahibi tarafından terkedilmiş yarım litrelik içme suyu şişesi duvarın üstünde, grubun arkasında, saatlerce, öylece duruverdi. Kimsenin ondan haberi olmadı; Sahibi onu bıraktığı yerde unuttuğunu susadığında hissetti ama artık çok geçti. Uzun uzak adam şişeyi farkettiğinde nedenini bilemez bir şekilde iç dünyasına çekiliverdi hızla. Akşama doğru çökecek olan karanlıkla birlikte gelecek fırtınanın habercisi yoğun hüzün bulutları kaptığı gibi sürüverdi düşüncelerini bu diyarlardan:
Çok uzun sayılamayacak kadar kısa ve kısa sayılmayacak kadar da uzun bir süredir aynı eşle dans ediyordu dans pistinde. Gözü hiçbir zaman kenarda oturan veya ayakta eş arayan eşlerde olmamıştı ta ki bir tanesi kendisine göz kırpana kadar. O noktada düşünce duvarında başgösteren çatlaktan akıvermeye başladı gönül suyu. Gönlü sızdıkça usulca çatlaktan, düşünceleri ihanet dar boğazına yaklaştıkça yaklaştı. Rüyalarında O'nunla dans eder oldu bir süre, terleyerek uyandığında derin bir nefes almak istediyse de başaramadı. Tekrar uyumak istedi ancak dudakları kurumuş, gönül pınarı çekilmiş ve düşünceler ihanet dar boğazında düşman orduları tarafından kıstırılmıştı. Bu noktaya gelişinde elbette kendisine göz kırpan eşin etkisi var idi ancak asıl hata kendisindeydi. Neden iradesine sahip çıkmamış ya da geleceği öngörememiş ve bir başkası ile dans etmek için bu derece aceleci davranmıştı? Kimbilir belki de aceleci davranmamıştı zira bu ana kadar geçen süre ne kısa denebilecek kadar uzun ne de uzun denebilecek kadar kısa idi. Zaman tanrısı yapacağını yapmış ve işte oyununu oynamıştı. Bu düşünceler içinde terlerken uyku diyarına geri döndü tekrar. Yeni eşinin kollarına...
Gündüz düşünden uyandığında içme suyu şişesi öylece duruyordu. İhanet dar boğazına yürüyen düşünce orduları, fırtınanın habercisi yoğun hüzün bulutlarının gölgesinde, uzun uzak adamın gönül sızıntısına aldırmadan yürüyüşlerine devam ettiler. Zira yürüyüş bir kere başladı mı durmak mümkün değildi...
Çok uzun sayılamayacak kadar kısa ve kısa sayılmayacak kadar da uzun bir süredir aynı eşle dans ediyordu dans pistinde. Gözü hiçbir zaman kenarda oturan veya ayakta eş arayan eşlerde olmamıştı ta ki bir tanesi kendisine göz kırpana kadar. O noktada düşünce duvarında başgösteren çatlaktan akıvermeye başladı gönül suyu. Gönlü sızdıkça usulca çatlaktan, düşünceleri ihanet dar boğazına yaklaştıkça yaklaştı. Rüyalarında O'nunla dans eder oldu bir süre, terleyerek uyandığında derin bir nefes almak istediyse de başaramadı. Tekrar uyumak istedi ancak dudakları kurumuş, gönül pınarı çekilmiş ve düşünceler ihanet dar boğazında düşman orduları tarafından kıstırılmıştı. Bu noktaya gelişinde elbette kendisine göz kırpan eşin etkisi var idi ancak asıl hata kendisindeydi. Neden iradesine sahip çıkmamış ya da geleceği öngörememiş ve bir başkası ile dans etmek için bu derece aceleci davranmıştı? Kimbilir belki de aceleci davranmamıştı zira bu ana kadar geçen süre ne kısa denebilecek kadar uzun ne de uzun denebilecek kadar kısa idi. Zaman tanrısı yapacağını yapmış ve işte oyununu oynamıştı. Bu düşünceler içinde terlerken uyku diyarına geri döndü tekrar. Yeni eşinin kollarına...
Gündüz düşünden uyandığında içme suyu şişesi öylece duruyordu. İhanet dar boğazına yürüyen düşünce orduları, fırtınanın habercisi yoğun hüzün bulutlarının gölgesinde, uzun uzak adamın gönül sızıntısına aldırmadan yürüyüşlerine devam ettiler. Zira yürüyüş bir kere başladı mı durmak mümkün değildi...
Sunday, June 04, 2006
Göz Açıp Kapayıncaya Kadar...
18 Yılın yükünü 8 dakikada atmak...
ve
18 yılın alışkanlıklarından kurtulmaya çalışmak...
ve
18 yılın alışkanlıklarından kurtulmaya çalışmak...
Monday, May 29, 2006
Yarım kalmışlık...ihanet
Günler günleri kovalıyor, seneler geçip gidiyor. gün gelip geriye baktığında "Yarım kalmışlık, türüne ihanet etmişlik hissi", yüreğinde bir sızı bırakıyor Uzun uzak adamın.
Geçmişten bugüne sandığında sakladığı yüzler birer birer akıp geçiyor zaman nehrinde. Derin bir nefes alıp kendini bırakıoyr buz gibi sulara.
Birlikte yola çıktığı yüzler devam edip giderken o kenara almış kendini. Durmuş, bir ateş yakmış, biraz soluklanmış ve sonra tekrar yola koyulmuş arkadan gelenlerle. Bir müddet sonra tekrarlamış aynı döngü kendisini. Sızı o zamanlar hissedilmemiş zira başka düşüncelerle geçiştirilmiş acılar. Oysa durup geriye baktığında şimdi içi sızlıyor tamamlanmamışlık hissiyle. Devam edip gidenler bir yerlere geldiğinde onun gölgesi gerilerde kalmış.
Bu bir seçim...
Sunday, May 21, 2006
Kaybedilen Bir Savaşın Ardından
Uzun uzak imparatorluğun uzak diyarlarından birinde güneş yüce dağların ardında batıp giderken, meydan muharebelerinden biri daha kaybediliyor uzun uzak ordular tarafından. Kendisi savaşa katılamadı ordunun başında. Uzaktan yönetmeye çalıştı ve ancak bu kadar olabildi. Şimdi bükülmez bir iradeyle izliyor her bir askerinin bir bir katledildiğini. Haberlerini alıyor oluk oluk akan kanlarının. İçinde birşeyler göçüp gidiyor sessiz ve derinden. Biliyor ki parça parça ölüyor. Darbe üstüne darbe alsa da Uzun Uzak Adam son zamanlarda, sürünse de çamur ve kan içinde, ağzını açıp da yardım dilenmiyor yıllar önce sırt çevirdiği düşmanlarından.
Güneş batıyor, ordu dağılmak, tükenmek üzere. Bu defa sırtından hançerlenmedi ama bekliyordu böylesi bir yenilgiyi. Zaman uyarmıştı onu evvelden. Ona karşı koyamayacağını bilmeliydi ve biliyordu da. Biliyordu ya yine de sesini çıkarmadı. Sürdü askerlerini ölüme.
Umut güneşi bir kez daha battı uzun uzak imparatorluğun uzak diyarlarındaki yüce dağların ardında, bir savaşın ardından tüten dumanları katran karası karanlıkta boğarak. Geriye sadece geniz yakan acı bir koku kaldı ve Uzun Uzak Adam'ın yüreğinden akan ılık kan nehri...
Sunday, May 14, 2006
"Tahammül" dağının etekleri
...saraylar, ...bahçeler
İlkel bir sahiplenme hissiyle sarfedilen "biz"ler.
Böyle bir çoşku ve böylesine anlamsızca yaklaşımlar iç kaldırmasın da ne yapsın!
Ait değilsin buralara, usulca dön arkanı ve bu sessiz dağın zirvesinde bir yerlerde kaybol...
İlkel bir sahiplenme hissiyle sarfedilen "biz"ler.
Böyle bir çoşku ve böylesine anlamsızca yaklaşımlar iç kaldırmasın da ne yapsın!
Ait değilsin buralara, usulca dön arkanı ve bu sessiz dağın zirvesinde bir yerlerde kaybol...
Monday, May 08, 2006
Wednesday, May 03, 2006
Geçmiş...gelecek...
Uzun uzak uzanıp giden gelecek günlerin gölgesinde yaşanan günlerden bugün, yeniden dansa başlıyor kelimeler havada uçuşan duygularla. Geleceğin gölgesine yerleşen yağmur bulutları teker teker salıyor sessiz damlacıkları yeryüzüne bugünün. Geçmiş yetişmeye çalışıyor kendine yüz vermeyen bugüne aksayan adımlarıyla.
Uzun uzak adam, geleceğin gölgesinde uzanmış tadını çıkarıyor bugünün, yağmurlarla ıslanan çimenlerin üzerinde. Toprak kokusu göğe yükselirken sessizlik yerini yoğun düşüncelere bırakıyor.
Geçmiş düşünceleri oluşturmuş ve hiç var olmamışçasına geride kalmış.
Gelecek düşünceleri oluşturmuş ve zaten hiç varolmamış.
Bugün ise damla damla akıp gidiyor.
Elimizdeki "an" ise düşündükçe yitirdiğimiz bir hazine.
Uzun uzak adam, geleceğin gölgesinde anın tadını çıkardıkça varolduğunu hissederek uzanıyor, yüzünde garip bir tebessümle...
Monday, April 17, 2006
Sunday, April 09, 2006
Neredesin?
Öyle bir dev uyuyor ki içimde. Uyandırılsa, dünyaları oynatacak yerinden. Oysa gelen yok umut diyarlarından. Herkes gidiyor bir bir.
Elim her defasında uzandığında telefona, ayrı bir hezeyan oluyor. Öyle bir ağırlık ki bu bendek,i kimse tartamaz onu. Yüreğim her geçen gün daha da ağırlaşıyor ve beni de beraberinde götürüyor.
Vücut sıcaklığı düşüyor devin, taşlaşıyor uykusunda. Gün gelecek birileri uykusunda taşlaşan devin mağarasını müzeye çevirecek. Çocuklar annelerinin elinde tutup getirip parmaklarıyla gösterecekler:
- Bak anne dev diye birşey varmış.
Gerçekten de bir dev var. Çok zaman önce uyanıp çok zaman önce uykuya dalan ve henüz uyandırılmayan. Aslında uykusu da hafiftir ancak mağarası derinlerde olsa gerek ki ne gelen var ne giden.
Bir şafaktan bir şafağa...
Yalnızım,
Üşüyorum,
Ağlamak istiyorum...
Yapamıyorum, uyumak istiyorum ve her geçen gün inancımı bulacağıma olan inancımı yitirerek uykumda ölüyorum bu sahte renkler dünyasının garip hengamesi içinde...
yapayalnızlaşarak mağaramda titreyerek, üşüyerek.
Yalnızım,
Yalnızım,
Üşüyorum...
Yitiyorum...
Gidiyorum...
Neredesin?
Sunday, April 02, 2006
30
Ve günlerden hiçbirgün, eve geliyorum yorgun, bitap. Hiçbir beklentim yok, kapıyı açıyorum, beni bekleyen hiçbirşey de yok. Yavaş yavaş son yaklaşırken hayat, beklentilerimden uzaklaşmış, çevreme yabancılaşmış ve yalnızlaşmış yarı tanrı şeklinde giriyorum sıcak suyun altına. Tüylerim diken diken oluyor önce, sonra alışıyorum. Duştan çıkıyorum ve artık yazmıyorum...
Subscribe to:
Posts (Atom)